Bulutlar tavan, toprak koltuğumuzdu

Sanatın onlarca tanımından biri şudur: Sanat doğaya eklenen bir güzelliktir. Fazıl Say, Kaz Dağları’nın koynunda doğayla sanatı birleştirdi. Bu birleşimden ortaya, ancak yaşanarak hissedilebilecek, tarifsiz bir eser çıktı. Fazıl Say’ın piyanosundan yükselen sesler, çamların ince dikenli yapraklıları arasında dans eden rüzgârlara karıştı.
Yayınlanma tarihi: 19 Ağustos 2019 Pazartesi, 02:42

[Haber görseli]
Sanki Homeros da oradaydı. “Bulutları devşiren Zeus”, “Öküz gözlü Hera”...
Fazıl Say, Çanakkale Belediye Başkanı Ülgür Gökhan’ın siparişiyle bestelediği Troya sonatını seslendirirken kuşlar da geldi dinlemeye.
Kaz Dağları’nın tarihinden bereketine, kesilmeyen çeşmelerinden koyu gölgeli meşelerine kadar herkes oradaydı.
Elbet, “Kaz Dağları can çekişiyor, yetişin” diye haykıran insanlar da...
Hepimiz için bulutlar tavan, toprak koltuğumuzdu...
Önünü arkasını göremediğimiz araç konvoyunda 20 kilometre gıdım gıdım ilerleyerek ulaşabildik Balaban Dağı’na. Fazıl Say’ı dinlemek, sonraki kuşaklara, “O gün Kaz Dağları’ndaydım” demek, doğayı hiçe sayanlara, gözünü dolar bürüyenlere meydan okumak için gelen insanlardan kocaman bir Türkiye haritası yapılabilirdi. O kalabalıkta rastgele tanışıp nereden geldiğini sorduğumuz kişilerin yanıtları şunlardı:
Hatay, Samsun, Antalya, Gaziantep, Aydın, Eskişehir...
İstanbul, Ankara, İzmir elbette çok fazlaydı...
Artvinliler Cerrattepe dayanışmasını anımsatarak gelmişlerdi...
Çanakkale, Tekirdağ, Balıkesir ve Bursalılar ev sahibi konumundaydı.
Ödemiş’ten gelen emekli öğretmen Emel Gültekin, küçük nazarlıklara özel şekiller vermiş. Kaz Dağları’nı korumada emeği geçen herkese vermek istiyordu. Kaz Dağları’nın bozulmaması için yıllardır mücadele eden ziraat mühendisi Hicri Nalbant, örgütlenerek mücadeleye inanıp İda Derneği’ni kuran Metin Ümit Ural, bıkmadan usanmadan gerçekleri anlatıyordu.
Eteğinde konser dinlediğimiz Balaban Dağı, altın madeni talancılarının durdurulmaması halinde ilk aşamada zirvesinden 400 metre yitirecek.

‘BEN DOĞA PROVOKATÖRÜ MİNE...’
Çevre eylemlerinin doğası katılımcılarının renkliliğidir. Fazıl Say’ın konseri de bütün renkleri barındırıyordu. Birini paylaşalım... Müge Keçicioğlu, Sakarya’daki annesini selamlayıp yeniden Su ve Vicdan Nöbeti’ne dönmüş. Onu iktidarın tam ve yarı resmi yayın organları “Alman provokatör” diye yaftalamış. Son derece düzgün Türkçesiyle, “Onların bu yakıştırmasını bozmak istemedim. Kendimi tanıştırayım, ben doğa provokatörü Müge” diyor. Göğsünden beline kadar ağaçların yosunlarını sarmış, saçında defne yaprakları, gözlerinin altında dağlardan topladığı renkli çiçekler, elinde halk arasında Yemen Borusu denilen çiçek demeti...
Müge’yle Balaban Dağı yamacında Atatürk’ün İran Şahı Pehlevi ile çay içtiği yerde karşılaştık. “Kaz Dağları’nı kurtarana dek benim başka bir işim yok” diyor.
Balaban Dağı’nın bulunduğu Kirazlı mevkii Çanakkale Boğaz’ına 40 kilometre. Nereden mi biliyoruz? 1936’da imzalanan Montrö’ye kadar Boğaz’a 40 kilometreden sonra asker bulundurabiliyorduk. O 40 kilometre Kirazlı’ya denk geliyordu. Orada bir birlik konuşlandırılmıştı.
Atatürk’ün de su içtiği bin pınarlı dağlarda çok değil, yarım gün geçiren, azıcık vicdanlı bir kişi buraya fiske vurdurmaz...

KAZ DAĞI MARŞI SÖZSÜZ OLMAZ
Fazıl Say, bir saatlik konserin sonuna doğru kendi bestelediği Kaz Dağları Marşı’nı çaldı. Başında da sözsüz olduğunun altını çizdi.
Bu marş mutlaka söz ister.
Kaz Dağları ana sembol olur, Türkiye’nin öteki güzellikleri, kıyılmakta olan dağlar, ovalar, kirlenen ırmaklar Fazıl Say’ın bestesinde dile gelir... Bakarsınız, çevre salt saldırı anında refleks verilen bir alan olmaktan çıkar, bilince dönüşür...

A+ A-