Yılmadı, yorulmadı, yolundan dönmedi...

Genco Erkal 60. sanat yılını, Dostlar Tiyatrosu da kuruluşunun 50. yılını kutluyor. Erkal, 1969 yılında kurduğu tiyatrosuyla yolculuğuna ilk günkü heyecanıyla devam ediyor. Hep sonra ne yapacağının, toplumu iyiye, güzele ulaştırmanın derdinde... Son seçimler umudunu tazelemiş usta tiyatrocunun: “Tiyatrocu olarak bir şey anlatmaya çalışıyorum yıllardır. Ve hiçbir şeye etkisinin olmadığını düşünüyordum ama şimdi diyorum ki bugün etkisi olmasa da yavaş yavaş insanların içlerinde bir birikim oluşuyor. İnsanlar yavaş yavaş aydınlanmaya, o ışığı görmeye başlayacaklar.”

09 Aralık 2019 Pazartesi, 14:44

Genco Erkal, hayatını tiyatroya, sanatını da topluma adamış bir usta. Sahneye çıkışının 60., lise yıllarına inersek 65. yılını kutluyor. Bazen haftanın altı günü oyun oynuyor! İstanbul’da, Anadolu’da ve yurtdışında sürekli turnede... Asla yorulmuyor. “Benim hayattaki en büyük derdim bundan sonra ne yapacağım? Bir yere kadar geldim, yaptığım şeyler var ama şimdi ne yapacağım? Kendi kendimle yarış halindeyim. Sonu olmayan bir koşu. Kendimi aşmak zorundayım. Kendi kendime hesap vermek zorundayım” diyor. Büyük ustayla 60 yılı, sahneyi, ülke meselelerini, yıllardır sesi olduğu Nazım Hikmet’i konuştuk. Yazarımız Ayşegül Yüksel’in Erkal’ın sanat yaşamının kilometre taşlarını ele aldığı “Güneşin Sofrasında/Genco Erkal’ın Dostlar Tiyatrosu Serüveni” kitabı da Kırmızı Kedi’den yeni çıktı.

 "27 Mayıs’tan sonra kapılar açılınca düşünceler tartışılmaya, yasaklı sanat eserleri ortaya çıkmaya başlayınca asıl meseleyi gördük yani. Nazım ve Brecht’tir benim en çok ufkumu açan, bana doğru yolu gösteren. İnsan bir kere doğru yolu gördükten sonra öyle gidiyor eğer ona inanmışsa ve niçin bağlandığını anlamışsa. Doğru olduğunu da sınamışsan artık o senin yolun oluyor ve seni oradan kimse döndüremez."

- 60 yıl! İnsan hayranlık duyuyor, şaşkınlık yaşıyor, kulağa inanılmaz geliyor...

Bir arkadaşım aslında 60 değil 65 demek lazım dedi. Sahne hayatım lisede Robert Kolej’de başlıyor. Üniversiteli Genç Oyuncular Amatör Topluluğu derken... Muhsin Ertuğrul orada beni görüp çağırıyor, Yıldız Kenter’le sahneye çıkmaya. Sahneden para kazanmaya başlayalı 60 yıl. Bütün bir hayat. Çok büyük şans benim için. Ne olmak istediğimi, bu dünyadaki görevimin, varlığımın ne olacağını o kadar erken yaşta fark etmişim ve kendimi o yola sokmuşum. O yolda belli aşamalar var... Tiyatronun hayatta en çok sevdiğim iş olması çok büyük avantaj benim için. En sevdiğiniz işi yapınca, yaşadığınız bütün zorlukları aşıyorsunuz. Muhalif politik tiyatro yapmak bizim gibi ülkelerde zor... Üç resmi askeri darbenin içinden geçtim, gayri resmi olanları saymıyorum. Çok değişken, sürprizli, çalkantılı bir tarihin içinden geçiyorsunuz. İktidarda olanlara göre çok tehlikeli işler yapıyorsunuz. Bütün o zorluklara, ekonomik sıkıntılara, saldırılara, bombalama var, linç girişimi var ama hepsine insan rahatlıkla göğüs gerebiliyor. Yaptığın işe inanıyorsun bir kere, ona tutkuyla bağlısın, kimsenin seni yıldıramayacağını düşünüyorsun ve bütün saldırılar sana daha çok direnme, isyan etme gücü veriyor. Müthiş bir şey bu. Ben böyle bir hayat yaşadığım için çok mutluyum.

ETRAFTA NE OLUYOR ÖĞRENMEM LAZIM

"Anadolu’nun bir çok yeri kültürel açıdan çöl. Devamlı tiyatro yok, müzik yok, sinema salonu bile yok doğru dürüst. Oralara gittiğimizde bizi kucaklıyorlar, müthiş bir özlem ve coşkuyla seyrediyorlar. Tabii bu sevgi de bizi ayakta tutuyor."

- Tiyatro dışındaki zamanınız nasıl geçiyor?

Hayatta oyun oynayan biri değilim, sahnede oynuyorum. Olduğum gibiyim işte. Herhangi biri gibi... Sahne dışında her zaman bir hazırlık var. O akşam oynanan oyuna değil o hazırlık. Sonra ne yapacağım? Ne olacağım? Hep bir şeyler okuyayım, bir şeyler göreyim... Kendimi besleme ihtiyacı... Klasik müzik, opera, edebiyat, resim... Sanatın her dalıyla çok ilgiliyim. Tiyatroyu hepsinin bütünü olarak görüyorum. Akülerimi yeniden şarj etmek durumundayım ama o istemeden oluyor. Artık bir hayat biçimi olmuş. Uyandığım an etrafta ne oluyor bitiyor, bir kere onu öğrenmem lazım. Gazeteleri, sosyal medyayı takip etmem lazım. Yaptığımız iş de bunu gerektiriyor, her an her şeyden haberdar olmam lazım. Müzik dinlerim özellikle klasik müzik...  Hep bir yerlerden besleniyorum.

- Aslında sanatsız geçen bir anınız yok...

Eğer yeni bir oyun sahneliyorsak, provalar çok zaman alıyor. Sahne provası en az iki ay ama öncesinde, metnin hazırlanması dramaturjisi, çevirisi… Onlarla da ben ilgileniyorum. Akşamları da oradan oraya, oradan oraya. Eskiden tiyatrolarımız vardı, haftanın bir günü hariç, altı gün orada oyun oynardık. Dekorumuz hazırdı, oynar çıkardık. Şimdi her gece başka bir yerdeyiz. İstanbul içinde devamlı turne hali… Yani insan çok severse yapabilir bu işi, çok emek isteyen bir iş. Ben yılın çok önemli bir bölümünde kendi evimde yatmıyorum. Otel odalarındayız. Yurt içi, yurt dışı. Ama ben tiyatroyla ilgili her şeyi sevdiğim için o da bana hoş geliyor, değişik bir şehirde değişik insanlarla buluşmak, onlara oyun oynamak. Anadolu’nun bir çok yeri kültürel açıdan çöl. Devamlı tiyatro yok, müzik yok, sinema salonu bile yok doğru dürüst. Oralara gittiğimizde bizi kucaklıyorlar, müthiş bir özlem ve coşkuyla seyrediyorlar. Tabii bu sevgi de bizi ayakta tutuyor. Tiyatro seyirciyle olan bir alışveriştir, birlikte bir şeyleri paylaşmaktır. Oralara gitmekten neredeyse daha çok keyif alıyoruz diyebilirim.

HAYATTAKİ EN BÜYÜK DERDİM

"Özellikle üçüncü oyunumuz Rosenbergler Ölmemeli çok ses getirdi. Sonra tiyatro rayına oturdu ama ilk oyununun başarısızlığı hiç unutulmaz. ‘Zamanı değilmiş’ dedik. Nitekim o oyundaki bazı politik göndermeler, 20 yıl sonra çok güncel oldu."

- Peki seyirci sizi hiç hayal kırıklığına uğrattı mı bunca yılda?

Oldu tabii. Bir oyun seçmek zaten başlı başına bir problem. Benim hayattaki en büyük derdim bundan sonra ne yapacağım? Bir yere kadar geldim, yaptığım şeyler var ama şimdi ne yapacağım? Kendi kendimle yarış halindeyim. Sonu olmayan bir koşu. Kendimi aşmak zorundayım. Kendi kendime hesap vermek zorundayım. Çok büyük ümitlerle bağlandığınız bir metin, elinizden gelen her şeyi yapıyorsunuz, bir bakıyorsunuz seyirciyle buluşmuyor. Zaman mı uymuyor? Bu başka sanatlarda da var. Bir ressam mesela parasızlıktan ölüyor, başka insanlar onun resimden dünyanın parasını kazanıyor. O resim hiç olmazsa kalıyor, kitap kalıyor. Zamanı gelince birileri bulur çıkarır. Bizimki öyle değil, bitiyor. Oynadığınız sürece var. Çok hayal kırıklıkları yaşadım.

 -Nasıldı?

Tiyatromuzun 50 yıl önceki ilk oyunu Ha Me Ka Ha Ha Pe (Haysiyetli Milli Kalkınma ve Hak Hukuk Partisi) idi. Oyuna nasıl çalışıyoruz, aylarca. Dekoratörümüz, koreografımız, müzisyenimiz hep beraber çalışıyoruz. Yazarımız da içimizden, yakınımızda biri. Tiyatroyu ne büyük umutlarla kurmuşuz. Herkes ‘Dostlar Tiyatrosu kurulmuş. Tiyatromuzda önemli bir şeyler olacak’ diye bekliyor. Açıyorsunuz kapıları. İlk bir hafta salon tamamen dolu, zaten biletler oyun başlamadan satılmış. Bir hafta sonra kapımızı çalan yok.

 -Sahi mi?

Tabii. Seyirci kaçıyor. Hemen kulaktan kulağa duyulur biliyor musunuz? İstediğiniz kadar ilan verin, gazetelerde söyleşiler yapın. Hiçbir faydası yok. O akşam oyuna gelen seyircinin yaydığı haberdir önemli olan. “Bunda iş yok gitmeyin’ diyor biri birine ve yayılıyor. Bir bakıyorsunuz kimse gelmiyor. Böyle çok şeyler oldu.

 -İlk oyununuzda olmuş hem de...

Belki de iyi oldu, şımarırdık belki (gülüyor)

 -Sonra?

Sonra telafi ettik. Özellikle üçüncü oyunumuz Rosenbergler Ölmemeli çok ses getirdi. Sonra tiyatro rayına oturdu ama ilk oyununun başarısızlığı hiç unutulmaz. ‘Zamanı değilmiş’ dedik. Nitekim o oyundaki bazı politik göndermeler, 20 yıl sonra çok güncel oldu. Demek ki o oyunu o zaman oynasaymışız belki öyle olmayacakmış ama kader. Bazen de biliyorsunuz. Diyorsunuz ki ‘bu oyunu yapmak benim görevim, sanat yaşamımda kilometre taşı.’ Genel seyirci tarafından çok fazla ilgi görmeyeceğini bile bile yapıyorsunuz o oyunu. Beckett oyunları... Dorst’un “Oyuncu”sunun çok tutmayacağını biliyordum mesela. Kendime saygımdan yapmam lazımdı. Nitekim meraklısı o oyunu değerlendirdi, bir yere koydu. Gişede büyük bir başarı kazanmadı.

 BEYOĞLU ARTIK SİYAH-BEYAZ

“Beyoğlu’na kültürel, sanatsal değer katan her şeyi, orayı aydınlatan her şeyi yok ettiler. Onların kafası da bu.Umarım yeni belediye döneminde, Beyoğlu eski güzel günlerine kavuşur, Böyle bir talep var bunu yeni başkanımız biliyor. Onun da gayret göstereceğini biliyoruz.”

-Çocukluğunuzdan bahsedebilir miyiz? Şimdiki haline bakınca Taksim doğumlu olmak nasıl bir his?

Meydanın köşesinde bir apartmanda oturuyorduk. Az ilerdeki Alman Hastanesi’nde doğmuşum. Bütün hayatım Taksim ve Tünel arasında geçti. Uzun yıllar İstiklal Caddesi üzerinde bir apartmanda oturduk. ‘Beyoğlu’na çıkmak’ diye bir şey vardı. Kentin her köşesinden gelinirdi. Edebi kafeler oradaydı. İnsanlar Sait Faik’i, Atilla İlhan’ı, Cemal Süreya’yı o kafelerde görebilirdi. Onlar yeni eserlerini oralarda birbirlerine okurlar, tartışırlardı. Akşamüstü oraya çıktığınız vakit, tiyatro starları  Haldun Dormen, Ayfer Feray, Gülriz Sururi yürüyor... Bir dönersiniz Türkan Şoray, geçiyor, Ahmet Mekin, Kadir İnanır, Ayhan Işık... Öyle bir dünyaydı. Herkes giyinir süslenir tiyatrolara gelirdi. Şimdiki haline bakıyorum da...

 -Ne görüyorsunuz?

Siyah- beyaz. Bu iktidar bu hale getirdi. Çünkü söylediğim o hava bu iktidarı rahatsız ediyor. Cumhuriyet’le kavgalı olduğu için... İçkili lokantaların sandalyelerini içeri attılar, yıktılar, kazdılar... 68 yılından itibaren toplumsal muhalefetin de merkezi oldu Beyoğlu Taksim. O da onları çok rahatsız etti. Gezi olayları rahatsız etti. Bütün bunlar çok rahatsız ettiği için burayı battal edip, kör etmek için ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Fazladan bir de Arap turistleri saldılar diyelim. AKM’yi yıktılar, Emek Sineması’nı yok ettiler. Yani Beyoğlu’nu Beyoğlu yapan her şeye bir çentik. Elhamra kapandı. Muammer Karaca Tiyatrosu’nu tadilat diyerek yok ettiler. Beyoğlu’na kültürel, sanatsal değer katan her şeyi, orayı aydınlatan her şeyi yok ettiler. Onların kafası da bu.Umarım yeni belediye döneminde, Beyoğlu eski güzel günlerine kavuşur, Böyle bir talep var bunu yeni başkanımız biliyor. Onun da gayret göstereceğini biliyoruz.

 -Muammer Karaca tiyatrosu belki sizin oyununuzla açılır. Ne güzel olur...

Bilmiyorum. ‘Kendim için hiçbir şey istemiyorum’ derler ya çok gülerim. ‘Kendim için bir şey istiyorsam namerdim’ demişti bir politikacımız. Kendin için istenir ama hakikaten ‘ben orada oynayayım’ diye düşünmüyorum. Ama istiyorum ki o tiyatro eski güzel günlerine dönsün. Bir özel tiyatrocunun, kendi emeğiyle, kimseden destek almadan, İtalya’dan döner sahnesini getirerek, özenle yaptığı bir salon. Ses Tiyatrosu, ayakta duran en eski tiyatromuzdur. İkinci eski tiyatromuz da Muammer Karaca’dır. Yurt dışına gidince en çok o eski tiyatroları kıskanıyorum. Nasıl özenle bakıyorlar. Kendi kişiliklerini, kimliklerini bozmadan, en ileri teknolojiyle donatıyorlar... Bizim ne güzel tiyatromuz vardı; Tepebaşı Dram Tiyatrosu. Ahşaptı, yandı gitti. Yerine otopark yaptılar. Olamaz bu. Güya bunlar kendilerinin muhafazakar olduklarını iddia ediyorlar ama muhafaza edilmesi gereken şeyleri etmiyorlar, edilmemesi gerekenleri ediyorlar maalesef.

YILDIZ KENTER’İN İSMİ YAŞASIN İSTİYORUM

“Yıldız Kenter’in her biri star olmuş o kadar öğrencisi var ki. İsimlerini saysam ‘aaa o da mı, o da mı’ dersiniz...Öğrencileri Kenter Tiyatrosu’nun her gecesini doldurmalılar. Ben herkesi çağırıyorum. Ben Cuma günleri oynuyorum, diğer günler boş...”

-Çok üzücü gerçekten...

Tabii. Aynı şey Kenter Tiyatrosu için geçerli. Çok değerli bir büyük yıldızı kaybettik. Huzur içindeydi ama tek derdi tiyatrosuydu. Kardeşi ve eşiyle yoktan var ettiler. Yıllarca  borç ödediler. 50 yıl boyunca ne oyunlar oynandı, ne büyük başarılar sağlandı orada. Yıldız hanımdan sonra söndü orası, köhneleşti. Tiyatro oyunlarla yaşar. Her gece seyirci girip çıkmıyorsa o tiyatro küser, çicek gibi solar. Ben çağrı yapıyorum. Kültür Bakanlığı, belediyeler, Kenter’in öğrencileri... Kenter Tiyatrosu’nun restore edilmesi ve tiyatrocuların oraya sahip çıkması için. Biz haftada bir gün orada oynuyoruz geri kalan günler boş. Yıldız Kenter’in her biri star olmuş o kadar öğrencisi var ki. İsimlerini saysam ‘aaa o da mı, o da mı’ dersiniz...Öğrencileri salonun her gecesini doldurmalılar. Ben herkesi çağırıyorum. Ben Cuma günleri oynuyorum. İstiyorum Yıldız Kenter’in ismi yaşasın. Deposunda hazine var tiyatronun. Eski dekorlar, Yıldız Kenter’in kostümleri, aksesuarları, oyunlarının video bantları... Orası yaşayan bir müze-tiyatro olabilir. 

 -Yıldız Kenter’le en son ne zaman görüşmüştünüz?

Kaybettiğimizden bir gün önce ama o beni görecek durumda değildi. Altı ay önce konuşmuştuk en son. Onu en çok heyecanlandırırdı, geçmişteki oyunlarımız, turnelerimiz...  Eski resimler götürürdüm… Söyleşiler götürür okurdum. Güzel anılarını yaşatmaya çalışırdım. Sıra tiyatrosuna geldiği vakit bütün keyfi kaçar, yüzü kararırdı. ‘Ne olacak bu tiyatronun hali’ derdi. Konservatuvar eğitimimdir o benim. Gece gündüz beraberdik üç yıl. Çok turne yaptık... Londra tiyatrolarını izlemeye o alıştırdı beni. Sık sık giderim. Tiyatronun başkentidir Londra. 

 HER GECE İMTİHANA GİRİYORUZ

“Kılı kırk yaran seyircinin önünde sınav vermek zor bir şey, o sınav her gece devam ediyor. İlk gece, ilk hafta, on onbeş yıl mide krampları yaşardım. Krizler, sancılar üç gün önceden başlardı. Acaba bu oyunuma ne diyecekler? Aynen devam ediyor. Zor.”

-Size dönelim yine, 60 yıl önceki heyecanınız hala aynı mı?

Bazı şeyler hiç değişmiyor. Ölüm kalım meselesi bazen. Bir oyunun ilk gecesi, ilk haftası... Herkeste bu var mı bilmiyorum. Tiyatro benim için hayatın kendisi, hayatın yerine geçen bir şey olduğundan, oradaki başarısızlık kaldıramayacağım bir şey. İmtihana giriyoruz, geçecek miyiz sınavı?

 -60 yıl sonra bile oluyor demek ki sınav hissi...

Daha bile fazla. 60 yıl sonra kaybedeceğin daha çok şey var. Toplum seni bir yere koymuş, izleyicinin başkasından beklentisi küçücük ama senden beklentisi kocaman. ‘Bakalım şimdi ne yapacak?’ Eleştirmenler kaşlarını kaldırıp, gelip oturuyorlar karşımıza. Esaslı tiyatro seyircisi senden daha çok şey bekliyor. Kılı kırk yaran seyircinin önünde sınav vermek zor bir şey, o sınav her gece devam ediyor. İlk gece, ilk hafta, on onbeş yıl mide krampları yaşardım. Krizler, sancılar üç gün önceden başlardı. Acaba bu oyunuma ne diyecekler? Aynen devam ediyor. Zor.

 - Psikoloji eğitiminizin etkisi olmuyor mu, kendinizi sakinleştirseniz?

Teşhisi koyabiliyorum ama tedavisi yok.  İlk sahneye çıkarken duyulan heyecan bazen yapıcı olur, itici güç olur. Seni hazırlığından çok daha öteye götürür, uçurur… Bazen de ayak bağı olur. Heyecandan tökezlersin… Ama yarın akşam oynarken düzeltebilirim diye teselli edersin kendini. Sinemada bu yok, bir defa yapıyorsunuz kaydediliyor ve öyle kalıyor daha çok korkarım sinemadan. Tiyatronun güzelliği, oynaya oynaya daha ileri götürebilirsiniz, sinemada bu şansımız yok.

 - Sinemada da hep nokta atışları yaptınız, ödüller aldınız ama..

Ama ben eski filmlerimi seyrettiğimde, 'şimdiki aklım olsa bu sahneyi böyle mi oynardım' diyorum. (Gülüyor) Bir Delinin Hatıra Defteri’ni 54 yıldır oynuyorum ama her gece değişik şeyler deneme şansım var. Beğenmediğimde düzeltme şansımı sonuna kadar kullanırım.

Bir Delinin Hatıra Defteri...

O LAFLARI DİNLESEYDİM YAPAMAZDIM

 “Etrafımdan beni yıldırmak için çok uğraştılar. Sivas ’93 için de yaptılar bunu bana. ‘Bu ne cesaret, saldırırlar, tiyatroyu kapatırlar...’ Ben bu lafları dinleyip yılsaydım yapamayacaktım. İnsan bir şeyi kafasına koyduğu vakit, eğer doğru olduğuna yürekten inanıyorsa, mutlaka yapmalı onu başarır.”

- En en çok sevilen oyununuz mu Bir Delinin Hatıra Defteri?

Galiba o, bir de Nazım oyunları. Geçmişe de bakarsanız doruk noktaları, beni ben yapan Aslan Asker Şvayk, Galileo Galilei, Yalınayak Sokrates, Marx'ın Dönüşü, Sivas '93 gibi büyük, önemli olaylar var sanat hayatımızda ama şöyle bir baktığınızda en sivrilen bir Nazım oyunları çizgisi var bir de Bir Delinin Hatıra Defteri. Arkasından da Brecht oyunları gelir belki.

 - İlk tek kişilik oyun Türkiye’de oynanan… Şimdi olsa o cesareti gösteremezdim demişsiniz.

Provalar sırasında bütün çevrem moralimi bozmuştu. 'Deli misin? Ne yapıyorsun? Böyle oyun olur mu? Çıkıp tek başına ne yapacaksın? Tiyatro böyle bir şey değildir...’ ‘Siz durun bakalım’ dedim.  Çünkü metni ilk okuduğum vakit ‘tamam’ dedim, nasıl yapacağımı gördüm. İşte orada psikoloji eğitimim etkili oldu. Hemen araştırmalara başladım. Ne yapacağımı biliyordum ama yine de büyük bir korku vardı. Etrafımdan beni yıldırmak için çok uğraştılar. Sivas ’93 için de yaptılar bunu bana. ‘Bu ne cesaret, saldırırlar, tiyatroyu kapatırlar...’ Ben bu lafları dinleyip yılsaydım yapamayacaktım. İnsan bir şeyi kafasına koyduğu vakit, eğer doğru olduğuna yürekten inanıyorsa, mutlaka yapmalı onu başarır. Korkmamalı.

 BABAM ÖNCE BU EVDE TİYATROCU OLAMAZSIN DEDİ

- Sahi neden psikoloji eğitimi almıştınız?

Babam ‘bu evde tiyatrocu olamazsın’ dediği için. Aydın bir insandı, deniz subayı idi Fransızca bilirdi, klasik müzik dinlerdi. Annem terziydi, ikisi baş başa vermişler ‘oğlan o işe girmesin’ diye. Çok parlak bir öğrenciydim, kafalarında başka bir şey vardı belki. Babam ‘18’i doldurdun istersen evden gidersin kendi hayatını kurarsın’ dedi ama bende de o cesaret yoktu. İkinci tercihimi sordu. Psikoloji dedim. Tiyatrodan sonra en çok ilgilendiğim konu gerçekten psikolojiydi. Babamın zoruyla okudum ama okuduğuma memnunum bana çok şey kazandırdı. Babam da sonra sonuna kadar tiyatroda beni destekledi.

 -Psikoloji okumak insanlara bakışınızı nasıl etkiledi? 

Kendimi de devamlı tartışan, eleştiren, düzeltmeye çalışan biriyim. Karşımdaki insanlara de o gözle bakıyorum. ‘Niye bu böyle oluyor? Öbür türlü olsa ne kadar güzel olacak...’ 

ÜLKEYE BAKINCA EN KIZDIĞIM ŞEY...

“Ben buna şaşırıyorum. Bir şey söylüyor, iki saat sonra tersini söylüyor. ‘Yahu sen az önce ne dedin’ diye sormuyorlar. Beni en çok şaşırtan buydu bugüne kadar ama gördük ki 17 yılın sonunda, özellikle tekrarlanan seçimlerden sonra, insanların gözündeki o bağ açılmaya başladı, insanlar gerçeği görmeye başladılar.”

- Şu an topluma baktığınızda ne görüyorsunuz?

Çok karanlık. Bu iktidar, -17 yıl mı olmuş-  Cumhuriyet tarihinde başımıza gelen en büyük felakettir diye düşünüyorum. Çünkü Cumhuriyet’in felsefesiyle, temelleriyle ters düşen, onu yok etmeye çalışan bir zihniyet. Rövanş alma duygusuyla geldiler. Cumhuriyetin bütün kazanımları, onlar için silinmesi gereken. Diyorlar ya parantez diye reklam arası falan... Cumhuriyet’i yok etmek için uğraşıyorlar. Bu da toplumsal bir kuraldır neyi ne kadar çok yok etmeye çalışırsanız, onun daha da güçlenmesini sağlarsınız. Nitekim bugüne kadar Cumhuriyet’e ve Atatürk’e fazla bağlı olmayan insanlar sahip çıkmaya başladılar. Beni en çok umutsuzluğa düşüren, en kızdığım şey Cumhurbaşkanı’nın toplumu bıçak gibi ikiye yarması; ‘bizler onlar’ diye. İnsanları birbirine düşman ederek, iktidarını ordan beslemesi en tehlikeli şey. Tamamen ikiye bölünmüş bir toplumuz şu an.

 - Karamsar değilsiniz ama değil mi?

Tutamıyorum kendimi devamlı bir şey yazmak, düşüncelerimi ortaya koymak, isyan etmek istiyorum. Ve maalesef bu 17 yılda, hep yenilgiye uğradık. Her referandumdan, seçimden sonra karalar bağladık. ‘Gene derdimizi anlatamadık’ dedik. Ne yapıp ediyor, en başarısız olduğu zamanları bile o kadar güzel kullanıp, insanların gözünü o kadar bağlıyor ki bu toplumu olmayacak şeylere inandırıyor. Ben buna şaşırıyorum. Bir şey söylüyor, iki saat sonra tersini söylüyor. ‘Yahu sen az önce ne dedin’ diye sormuyorlar. Beni en çok şaşırtan buydu bugüne kadar ama gördük ki 17 yılın sonunda, özellikle tekrarlanan seçimlerden sonra, insanların gözündeki o bağ açılmaya başladı, insanlar gerçeği görmeye başladılar. Demek ki uğraşma, mücadele etme insanlarda bir birikim yaratıyor. Ben tiyatrocu olarak bir şey anlatmaya çalışıyorum yıllardır. Ve hiçbir şeye etkisinin olmadığını düşünüyordum ama şimdi diyorum ki bugün etkisi olmasa da yavaş yavaş insanların içlerinde bir birikim oluşuyor. İnsanlar yavaş yavaş aydınlanmaya, o ışığı görmeye başlayacaklar.

ŞİMDİ ÇOK UMUTLUYUM

 -Şimdi sizi heyecanlandıran bir şeyler yok mu?

Bizi izlemeye gelen gençler arasında, bıçakla yarılmış iki parçanın karşı tarafında olduğunu anladığım insanların da olması. Demek ki onlarda da bir şeyin doğrusunu arayıp bulma dürtüsü uyanmış. Ben şimdi çok umutluyum. Yeni belediye başkanları bu başarıları iyi kullanabilirlerse, halkın üzerinde olumlu bir etki bırakabilirse yapılan işler, o zaman çok şanslıyız ilerisi için diye düşünüyorum. Seçimlere etkisi olacaktır. 

 -Bir Delinin Hatıra Defteri’nde anlattığınız şeyler geçerli günümüzde. Bıkmadınız mı anlatmaktan?

Hiç bıkmıyorum. O oyunların hepsi bana bugün yazılmış kadar güncel geliyor. Bugünün gözüyle bakarak oynuyorum. Bütün tarih boyunca her toplumu geriye çekmeye çalışan güçler var, ileriye götürmeye çalışan güçler var... 

 -Siz toplumu ileriye götürmeye adadınız sanat hayatınızı.

Özellikle bizim gibi aydınlanma devrimini tamamlamamış, eğitim düzeyi düşük, sanatla kültürle bağlantısı çok iyi olmayan, uygarlık açısından da gelişime ihtiyacı olan toplumlarda, sanatçının görevi aydınlanma hareketinin içinde bulunmak ve insanları ileriye götürecek çalışmalar yapmaktır. Tiyatronun da görevi var. O yüzden politik tiyatro yapıyoruz.

Genco Erkal. Aslan Asker Şvayk oyunundan...

ONLARIN DA DURUMLARINI ANLIYORUM

“Güya ileri demokrasi! Hiçbir muhalefete tahammülü olmayan, bir despot yönetim onları açlığa mahkum ederek, pek çoğuna o zaman söylediklerini yutturdu. Pek çoğu döndü, Saraya bağlılıklarını ifade etmek, oradaki davete katılmak zorunda kaldılar. Bu üzücü bir durum ama bir yandan da çoğu keyfinden yapmadı bunu...”

-Bu dönem susan çok insan var, sizin tercihinizse konuşmak...

Kimseyi çok suçlamak istemiyorum. Sebep arayınca, aile çoluk çocuk, hayatta kalmak, ekmek kavgası neyse… Bu iktidar o açıdan o kadar acımasız ki... Gezi olaylarında desteğini belirten insanların burunlarından fitil fitil getirdiler. Tiyatrolarından attılar, televizyon dünyasında kara listeler, rol vermeyeceksiniz diye. Açlığa mahkum etmek. İnsanların ekmeğiyle uğraşıyor. Nedir yani? Muhalefet olarak sana görüşünü bildiriyor. Güya ileri demokrasi! Hiçbir muhalefete tahammülü olmayan, bir despot yönetim onları açlığa mahkum ederek, pek çoğuna o zaman söylediklerini yutturdu. Pek çoğu döndü, Saraya bağlılıklarını ifade etmek, oradaki davete katılmak zorunda kaldılar. Bu üzücü bir durum ama bir yandan da çoğu keyfinden yapmadı bunu. KHK’lerle atılanları düşün. ‘Barış istiyoruz’ diye bir bildiriye imza attıkları için işlerinden atılan akademisyenler... İçeri atıldılar, pasaportlarına el konuldu, tutuklu gazetecileri düşünün... Böyle bir korku imparatorluğu yaratıldı. İnsanlar  korkup biat edince o kadar da suçlamak içimden gelmiyor. Onların da durumlarını anlıyorum.

 -Psikolog olmak bunu gerektirir çünkü!

Yürekli kişiler var onların zamanla daha da çoğalacağını düşünüyorum.

 YEREL YÖNETİMLER BAŞARILI OLMAK ZORUNDA

-Günümüz insanının varoluş sorunlarını sorsam ne dersiniz?

(Derin bir ahhh) Nerden bakacağınıza bağlı. Ekonomik kriz, dibe vurmuş bir toplum, toplu intiharların konuşulduğu bir döneme geldik. İnsanlar borçlarını ödeyemiyor, çocuklarını okutamıyor, evlerine ekmek götüremiyorlar, kredi kartları kullanılmaz hale gelmiş... Ayakta durmak sorun, varoluş derken hakikaten hayatta kalmak sorun. Kadınlara uygulanan şiddet mesela. Müthiş bir tahammülsüz toplum, ezmek yok etmek isteyen... Şiddet korkunç, televizyon dizilerinden de besleniyor tabii ki. İnsanlara önerilen yaşama biçimi bu. Mafya ilişkilerini özendiriyorlar. ‘Git bir silah al lazım olur’ diyor, ‘benim halkım sokağa çıkar beni savunur’ diyor bir bakıyorsunuz eli silahlı insanlar meydanlara fırlamışlar. Bu sağlıklı bir toplum değil, daha ince varoluş sorunlarına sıra gelmiyor. Çok acil sorunlar var düzeltilmesi gereken.

 -Ya muhalefetin içine düştüğü tartışmalar?

Olacak şey mi karşı tarafın değirmenine su taşımak? Siz birbirinizi yedikçe karşı taraf ‘oh’ diyor bayram ediyor.  Onları da başarısız kılmak için (belediye başkanları) ellerinden geleni yapıyorlar, yapacaklar da. Her şey Saray’a bağlanıyor. Yerel yönetimler her şeyi açıkça ortaya koyarak, başarılı olmak zorunda. Bu seçimlerden sonra  insanlar demek ki 'benim bir oyum işe yarıyormuş' dediler. Bir şeyleri görmeye başladılar.

Yaşamaya Dair oyunundan bir kare... Tülay Günal'la...

NAZIM VE BRECHT’TİR BANA DOĞRU YOLU GÖSTEREN

-Siz hep nasıl bu kadar cesur olabildiniz? Hapse atarlar diye hiç düşündünüz mü?

‘Atarlarsa atarlar’ diye düşündüm. Vakti zamanında gözaltılar, yasaklamalar yaşadım, yıllarca pasaportsuz bıraktılar yurt dışına çıkamadım. İnsanlar o kadar büyük bedeller ödediler ki ben çok hafif geçirdim. Diyorum ki atacaklarsa içeri atsınlar belki bir kitap yazarım orada. (gülüyor) Ne yapabilirler? Öldürecekse de öldürsün bir canım var. Onu da inandığım bir şey uğruna vermiş olurum diyorum, hiç korkmuyorum.

 - Ne kadar büyük bir memleket sevgisi bu?

Beni sahneye ilk çeken şey beğenilme isteğiydi. Herkes beni alkışlayacak, bana hayran olacak.  Sonradan tiyatronun aslında çıkıp kendini göstermek olmadığını anladım.  Başladığım yıllarda her şey yasaktı, 50’li yıllar. Nazım’ın adı bile geçmiyor. Kitapları yok ortada, bir tek dizesini bile bulamazsınız. Marx’tan, Brecht’ten söz edemezdiniz. Yasaklıydı hepsi, kapalıydı bütün kapılar. Beckett, Ionesco oyunları gibi daha sanatsal şeylerle uğraşıyoruz. 27 Mayıs’tan sonra kapılar açılınca düşünceler tartışılmaya, yasaklı sanat eserleri ortaya çıkmaya başlayınca asıl meseleyi gördük yani. Nazım ve Brecht’tir benim en çok ufkumu açan, bana doğru yolu gösteren. İnsan bir kere doğru yolu gördükten sonra öyle gidiyor eğer ona inanmışsa ve niçin bağlandığını anlamışsa. Doğru olduğunu da sınamışsan artık o senin yolun oluyor ve seni oradan kimse döndüremez.

 NAZIM’IN ÖZÜ VE BENİM ÖZÜM BİR ARAYA GELDİ

“ Hep iç içeyiz. Yıllarca o kadar özdeşleştik ki yazdığı her satırı biliyorum… Onları sanki ben yazmışım gibi içimde hissediyorum. Benim özümle onun özü bir araya geldi ve onun sözcüsü oldum gibi geliyor bana.”

 -Nazım’ı keşfettiğinizde o hayatta mıydı?

Hemen hemen öldüğü yıl galiba...İlk Kuvayi Milliye’yi okudum ben. Lisedeyken yurtdışına gittiğini biliyorum. Gazeteler ona küfrediyor ‘vatan haini’ diye. Onun ‘vatan hainiyim’ diye verdiği yanıt, şu an sahnede okurken en çok alkış aldığımız anlar oluyor. ”Vatan dediğiniz sizin paralarınızsa, çıkarlarınızsa, ödeneklerinizse ben vatan hainiyim... ’ Bugüne yazılmış gibi. Seyirciyi en çok etkileyen şiir o oluyor.

- Nazım’ı ilk ne zaman oynamıştınız?

 1975’te... Kerem Gibi oyunu bütünüyle şiirlerden oluşan ilk oyundu. Nazım’ın şiirlerinden benim oluşturduğum bir şiir-tiyatro metni. O zamandan beri hep Nazım’la yaşıyorum. Pek çok değişik oyun ürettim... İnsanlarım, Nazım'a Armağan. Fazıl Say’la Nazım Oratoryosu’nu yaptık. Onu Avusturalya’dan Kanada’ya, New York’a kadar oynadım. Fransızca da oynadım. Bazı şiirlerini Yunanistan’da Yunanca, İspanya’da İspanyolca söyledim. Hep iç içeyiz. Yıllarca o kadar özdeşleştik ki yazdığı her satırı biliyorum… Onları sanki ben yazmışım gibi içimde hissediyorum. Benim özümle onun özü bir araya geldi ve onun sözcüsü oldum gibi geliyor bana. O eskiden kendi şiirlerini okumuş, kaydetmiş şimdi benim görevim onun sesi olmak gibi bir misyon da yüklemişim kendime, onun sesini devam ettiriyorum. 

 AZİZ ABİ GELİRDİ HEYECAN İÇİNDE...

“ ‘Genco utanıyorum en başa benim resmimi koymuşun’ derdi. ‘Aziz abi derdim öbürleri çektiler gittiler bir tek sen varsın. Başımızın tacısınız az bile’ derdim. Çok sevinirdi.”

-Aziz Nesin, sizi çok izlemiş...

O kadar beğenirdi ki eşini dostunu getirirdi. ‘Bunları ben yazdım, seni yüz defa izledim sanki her seferinde ilk defa izliyormuşum gibi gülüyorum. Niye gülüyorum kendi yazdığım şeylere’ derdi. Bir oyunumda, Aziz Nesin, Brecht, Nazım, Haldun Taner var. En sonunda selam verdikten sonra yazarların fotoğraflarını çıkarıyor onlara selam veriyorum. Gelirdi heyecan içinde ‘Genco utanıyorum en başa benim resmimi koymuşun’ derdi. ‘Aziz abi derdim öbürleri çektiler gittiler bir tek sen varsın. Başımızın tacısınız az bile’ derdim. Çok sevinirdi. Makalelerini de sahneye taşıdım. Bir Takım Azizlikler adlı tek kişilik oyunu yaptım. Bu oyunu izleyemeden gitti.

 - Sanatınızı yurt dışında da icra edebilirdiniz...

Yabancı dilde (Fransızca) oynamaya başladığımda 55 yaşındaydım. Fransa’da oynar oynamaz başka bir tiyatrodan teklif geldi kabul ettik. Başka teklifler de aldım. Üç yılın yarısı burda, yarısı orada idare etmeye çalıştım. Burayı kapatıp oraya gitmek lazımdı, o yaştan sonra kökten kopmak zor geldi. Burada çok daha yararlı olduğumu düşündüm. Buradaki sorumluluğum daha önemli tabii ki. 

 -Devamlı bir tiyatro salonunuzun olmayışı nasıl etkiliyor sizi?

Bu yeni bir dönem. Muammer Karaca bizim devamlı oynadığımız yerdi. Haftada üç günden, iki güne sonra bir güne indirdiler, iktidar rahatsız oldu. Şimdi kapalı. Şimdi eskisinden daha çok oynuyorum ama gezici haldeyiz. İnsanlar da kendi mahallesinde eğlenmeyi terci ediyor. AVM’ler yeni bir kültür oluşturdu. Her şey çok değişiyor. Biz zamana uyuyoruz.

 "Özellikle bizim gibi aydınlanma devrimini tamamlamamış, eğitim düzeyi düşük, sanatla kültürle bağlantısı çok iyi olmayan, uygarlık açısından da gelişime ihtiyacı olan toplumlarda, sanatçının görevi aydınlanma hareketinin içinde bulunmak ve insanları ileriye götürecek çalışmalar yapmaktır. Tiyatronun da görevi var. O yüzden politik tiyatro yapıyoruz."

GEZİ BİR MUCİZE

-Gezi isyanını nasıl değerlendiriyorsunuz bugün?

Apayrı bir heyecan. Yıllar sonra ölgün bir toplumda bir şey fışkırıyor, ne kadar güzel bir çiçek çıkıyor ortaya. Hiç olmayacak bir şeydi, bir mucize. Onu yaşatmayacakları belliydi, Paris Komünü’nü de yaşatmadılar. İktidarlar başkaldırıyı mutlaka bir şekilde bastırırlar. Gezi toplumun içindeki yaratıcı gücün, isyankar ruhun varlığını kanıtladı. O yok olmaz, o insanların içinde her zaman var. Bugün olmadıysa yarın başka yerden, toplumsal muhalefet fışkırır çıkacak yer bulur.

 -Nasıl bir yönetmensiniz peki?

Oyuncusuna özgürlük tanıyan, ondan bir şeyler bekleyen bir yönetmenim. Bazısı her sözcüğe takılır, kukla yönetir gibi..

 -Size böyle bir yönetmen denk geldi mi?

Oldu o yüzden ben kendi kendimi yönetmeyi tercih ediyorum daha çok. En son Mehmet Ulusoy’la çalıştım. Onun bana çok iyi gelen bir tarafı var. Paldır küldür kavga kıyamet çalışır ama insanı öyle bir kamçılar ki sende var olduğunu bilmediğin bir şeyleri bulur çıkarır ortaya. Yönetmenin de marifeti birazcık odur. Son yıllarda küçük kadrolarla çalışmaya alıştım. Arkadaşlık dostluk gelişiyor uzun uzun konuşuyoruz. Niçin yapıyoruz? Bu oyun topluma ne söyleyecek? Oyuncu neyi niçin yapacağını bilmeli.

 -Oyuncu ne ister?

Her oyuncu ayrı bir yöntem ister. Bazı oyuncu kışkırtılmak ister. Bazısı yüreklendirilmek pohpohlanmak ister. Bazı oyuncu hemen girer işin içine, bazı oyuncu söylersin söylersin anlamaz, üç hafta sonra bir bakarsın demlenmiş ve beklediğinden daha güzelini çıkarmış o. 

 SAHNEDE ÜÇ OYUNUMUZ VAR

-Bu yıl sahnede...

Üç oyunumuz var. Bir Delinin Hatıra Defteri, Yaşamaya Dair ve Merhaba. Davet edildiğimizde gidip oynadığımız iki oyunumuz var. Güneşin Sofrasında Nazım ile Brecht ve İnsanlarım adlı tek kişilik Nazım oyunum. Projelerimiz hiç bitmez. Bilmiyorum sonraki oyunumuz ne olacak. Sezona mutlaka yeni bir oyun olacak. Haftada 4-5 kez oynuyoruz, bazen 6!

 -Yorgunluk?

Yorulmuyorum. Oyundan çıkıp, bir saat de yüzüyorum. Yaz kış yüzerim, haftada dört kez. Yediklerime dikkat ediyorum. Yaş ilerledikçe daha çok özen göstermek gerekiyor. En erken saat bir de yatıyordum. Eskiden dörde kadar otururdum şimdi o kadar geç kalmıyorum, pilim erken bitiyor. 

 GENCO’NUN ÖYKÜSÜ

-Şu hayatta en katlanamadığınız şey ne?

Sabahleyin kalktığımda okuduğum bazı haberler! 

 -Siyasette var olmayı hiç düşündünüz mü?

Hayır. Çünkü herkes bildiği işi yapmalı. 

 -Genco ne güzel bir isim...

Tahtakale’de yük taşıyan bir Kürt gencin adı... Kan davalıları çocuğu Ali Paşa Hanı’nda öldürmüş. Annem hamile. Amcam, ‘Abi,  o çocuk vardı ya gözleri sürmeli, aslan gibi delikanlı, bugün gözümüzün önünde onu vurdular’ diye anlatmış babama. Annem de ‘Reşat oğlumuz olursa adını Genco koyalım’ demiş. Benden dolayı çocuklarına Genco ismini verenler çok oldu. 12 Eylül’de Genco ismi yasaklandı. Bir iki arkadaş da ‘senin yüzünden mahkemelere düştük ama çocuğu ismi koyduk’ demişti.