Kapat

Son Haberler

A+ A-

19. Yüzyılda biyolojinin yükselişi

Yaşam bilimleri 19. yüzyılda önemli bir ilerleme gösterdi. Deneysel fizyolojinin gelişimi, bilimsel embriyolojinin, paleontolojinin, evrimciliğin, sitolojinin (hücrebilimin) ve bakteriyolojinin doğuşu bu yüzyılda oldu. Bu yüzyıl aynı zamanda Paris Doğa Tarihi Müzesi ve Pastör Enstitüsü gibi büyük araştırma kurumlarının da kurulduğu dönemdir. Diğer taraftan, deniz araştırmaları istasyonları gibi daha az bilinen kurumlar, yeni bir dünyanın keşfine, deniz faunası ve florasının saptanmasına ve bunlar aracılığıyla da deneysel bir biyolojinin kurulmasına katkıda bulundu.
Yayınlanma tarihi: 19 Eylül 2008 Cuma, 19:19

Yaklaşık bir dönemleme yaparak diyebiliriz ki, 19. yüzyıl biyoloji asrı, 1793’te başlamış ve 1906’da bitmiştir. 1793 yılı, Paris Doğa Tarihi Müzesi’nin kurulma yasasının çıktığı tarihtir. Bu müzenin kadrosunda yer alan birçok kişi, yaşam bilimlerinin gelişiminde temel bir rol oynamışlardır: Jean-Baptiste Lamarck (1744-1829), Georges Cuvier (1769-1832) ve Etienne Geoffroy Saint-Hilaire (1772-1844). 1906 yılında ise doğa bilimci William Bateson (1861-1926), bir grup biyolog ve bitki yetiştiricisi tarafından geliştirilmiş yeni bir disiplin olarak genetiği başlattı. Genetik 20. yüzyılda yaşam bilimlerinin temeli olacaktır.

1790’lı yıllardan 1820’li yıllara kadar yaşam bilimlerinin geçirdiği en önemli değişim, 18. yüzyıla özgü statik bir bakıştan, 19. yüzyılda benimsenecek olan canlıların dinamiği kavramına geçiş oldu.

18. yüzyıl biyolojicilerinin en büyük sıkıntılarından biri, bitkilerin ve hayvanların sınıflandırılmasıyla ilgiliydi. Bu çağda yaratılmış olan doğa tarihi müzeleri, hem türlerin sınıflandırılmasının, hem de doğal türlerin davranışlarının, fonksiyonlarının, anatomilerinin çok yakından ciddi bir biçimde incelenebilmesinin ortamını oluşturmuşlardır.

Bu çalışmalarla doğa bilimleri gerçek temelleri üzerine kurulmaya başlandı. Bu yeni bilimlerin kurucuları arasında, botanikçi J.-B. Lamarck, 1778’de yayınlanan ünlü Fransız Florası kitabının yazarıdır. Onun özellikle kabuklu hayvanların koleksiyonunun düzenlenmesinde önemli bir rolü oldu. Bu çalışması onu canlılarla ilgili yeni bir düşünme tarzına, transformizm düşüncesine götürdü. Bu düşüncesini, 1809’da, klasik eseri olan Zooloji Felsefesi’nde ortaya koydu.

Lamarck için canlı varlıklar oldukları gibi yaratılmış değillerdi. Onlar formlarında değişim geçirebiliyorlardı. Kendilerini yeni alışkanlıklar edinmeye zorlayan ortamın etkisi altında modifikasyona uğruyorlardı. Ona göre bu adaptasyonlar, kalıtım yoluyla bir sonraki nesle geçen yeni organik yapıların ortaya çıkmasına yol açıyordu. Bu olgu, edinilmiş karakterlerin kalıtımı olarak nitelendirilmektedir.

DARWİN VEYA ÖNCEDEN KESTİRİLEMEYEN EVRİM

Evrim fikri, canlıların çıkış zamanının daha gerilere çekilmesine yol açmıştır. Lamarck canlıların ortaya çıkış tarihi olarak en az 900 milyon yılı öngörüyordu. Lamarck, evrimi oluşturan organik modifikasyonların ayırt edilmesi güç (pek belirsiz) değişikliklerle gerçekleştiğini ileri sürdü. O mikro-evrimin bir formunu savunuyordu. Bu kavram, 1900-1910 yılları arasında Hugo de Vries (1848-1935) ve sonra da Thomas H. Morgan (1866-1945) ile başlayan mutasyonizmde ifadesini bulan ve ansızın gerçekleşen sıçramalar (veya makro-evrim) fikrine karşıt bir kavram niteliğindeydi.

Evrimin materyalist bir vizyonunu oluşturan Lamarkizm, canlı varlıkları kendi dönüşümlerinden sorumlu tutuyordu, çünkü onların adaptasyon eğilimleri, soylarına ait kalıtımlarında kayıtlıydı. Charles Darwin’in (1809-1882) Türlerin Kökeni (1859) adlı kurucu eserinde ortaya koyduğu kavram ise, Lamarck’ın transformizmine, iki kavrama bağlı olan temel modifikasyonlar düşüncesini getiriyordu: Bu iki kavram, rastlantı ve doğal seçilim kavramlarıydı.

Darwin’e göre canlılar rastlantısal bir şekilde mikro varyasyonlar geçiriyordu. Bu varyasyonların kendileri de daha sonra doğal seçilim baskısı altında kalıyordu. Ortama uygun varyasyonları bulunanlar hayatta kalacaktır, buna karşılık aynı ortamda uygun olmayan varyasyonlara sahip olanlar elenecektir. Evrimin ürünü, elenmeden sonra geriye kalan oluyor. Ayrıca Lamarck gibi Darwin de mikro-evrim savunucusu ve sonradan edinilmiş karakterlerin kalıtımsallığını kabul ediyor.

Fakat Darwin’in teorisinde “en büyükler ve kasları en kuvvetli olanlar en elverişli olanlardır” şeklinde bir düşünce yoktur. İnsanın virüslere üstün gelmek zorunda olduğuna dair hiçbir çıkarım bulunmamaktadır, bunu ancak gelecek söyleyebilir.

Böylece Darwin ile evrim düşüncesi öngörülemez olmuştur. Öyle ki, canlı hiçbir durumda kaderinin efendisi olarak düşünülemez. O, doğal seçilimin pasif yüzüdür.

Evrimcilik düşüncesi, Darwin’in düşüncesiyle tamamlanmış değildir. Tam tersine, 19. yüzyılın sonunda, sonradan edinilmiş karakterlerin kalıtımı ilkesinin terk edilmesiyle kesin bir dönüm noktasına gelinmiş oldu. Biyolog August Weismann (1834-1914), 1880 ve 1890’lı yıllarda, cinsel üremeye katılan hücrelerin, vücudu oluşturan hücrelerden bağımsız olduğunu ileri süren bir fikir geliştirdi. Buna göre, bir organizmanın doğuştan sonra edinmiş olduğu bünyesel modifikasyonlar, sonraki kuşaklara geçmiyordu. Mutasyonlar teorisiyle de tamamlanmış olan bu kavram, modern genetiğin kuruluşuna katıldı.

G. Cuvier (1769-1832), fiksist (saptanımcı) düşüncelerine rağmen, biyolojinin gelişimini çevreleyen tartışmalarda büyük bir rol oynadı. Her şeyden önce Lamarck’ın evrimciliğine karşı yöneltmiş olduğu eleştirileri, öncü durumundaki biyologların soyut tartışmalardan araştırmaya yönelmelerine, hipotezleri için en iyi temeli bulmaya ve kanıtlamaya çalışmalarına yol açtı. Cuvier çalışmalarıyla, canlıların oluşumunun ve davranışlarının dinamik bir kavramını hazırladı.

Ona borçlu olduğumuz şeylerden biri de, canlı organizmaların kavranmasında temel bir önem taşıyan, korelasyonlar kanunudur. Cuvier’nin hipotezine göre, bir hayvanın çeşitli organlarının birbirleriyle ilişkisi vardı. Bu nedenle bir hayvanın bir organının varlığından hareket edilerek başka hangi organının olabileceği tahmin edilebilirdi. Cuvier ayrıca, omurgalılar, yumuşakçalar, halkalılar, ışınlılar gibi sınıflandırma dallarını keşfetti. Canlıların evrimi fikrine karşı olan Cuvier, çok ilginç bir biçimde, türlerin evrimi teorisinin temel kaynağı olan paleontoloji bilim dalının da kurucusu oldu. Cuvier için, fosiller, tüm floraları ve faunaları yok eden geçmişin büyük katastroflarının (yıkımlarının) gerçek tanıklarıydı. Onun gözlerinde bu fosillerin aktüel türlerle hiçbir ilişkisi bulunmuyordu. Bu nedenle Cuvier’ye göre canlıların tarihi, sadece birbiri ardına gelen yıkımların tarihiydi. Buna karşılık transformistler için durum farklıydı ve onlara göre fosiller eskinin organik formlarını temsil ediyorlardı, uzun jeolojik dönemler esnasında modifikasyona uğrayarak ve aktüel formları oluşturarak bitiyorlardı. (Böylece aynı objeler temelden zıt iki teze destek olma hizmetini görebiliyordu.)

Tanrı " Temel Madde" yarattı!

Biyolojinin 19. yüzyıldaki ilerlemesine katkıda bulunan bilim insanlarından biri de, Geoffroy Saint-Hilaire’dir. Organik dünyanın birliğini göstererek çağına damgasını vurdu. Teorik planda yaratıcılıkla transformizmin uzlaşmasına dayalı bir tezi savunmuş olmakla birlikte, transformizmin kanıtları üzerindeki sorgulayıcı ve eleştirel tutumu, gelişmeleri hızlandıran bir etki yaratmıştır.

Geoffrey Saint-Hilaire’e göre, tanrı mümkün tüm organikleri içeren bir temel madde (soyut, ideal bir model) yaratmıştı. Tüm canlı oluşumlarındaki nihai sonucu işte bu temel madde belirliyordu. Ona göre tüm canlı organizmalar aynı plan üzerine inşa edilmişlerdi. “Dönüşüme uğramış yaratılmış canlı” fikrinin savunucusu olan Geoffrey Saint-Hilaire, Lamarck’ın ortamın organizmaların yapılışları üzerinde belirleyici bir etkide bulunduğu düşüncesini de paylaşıyordu. Ona göre, ortam değiştiği zaman organlar yeni ortama adapte oluyorlar ve organizmalar formlarında değişiklik yapıyorlar, fakat asla temel planlarını değiştirmiyorlardı.

19. yüzyılda türlerin doğal evrimi fikrinin başarıya ulaşmasında bir başka önemli etken, bitki ve hayvan yetiştiricilerinin yaptıkları suni seçilim çalışmaları oldu. Fakat bu çalışmaların kesin rolü henüz yeterince ortaya çıkarılmamıştır. Onların etkinlikleri, canlı türlerinin, farklı çeşitler vermek için modifikasyon geçirmiş olabilecekleri konusunda somut kanıtlar getirmiştir.

Biyolojinin 19.yy’daki yükselişini, evrimle köprü kuran diğer araştırma ve kişilerle haftaya tamamlayacağız.

Cumhuriyet İMECESİ

En Çok...

okunanlar

yorumlananlar

beğenilenler