Kapat

Son Haberler

A+ A-

'Son tren' ve 'hayat borcu'

Dünyaca ünlü uluslararası jeo-politika uzmanı ve tarihçi, Yahudi kökenli Fransız gazeteci, yazar, düşünür Alexandre Adler, "Bizim Türklere 'Hayat Borcu'muz var." diyor.
Yayınlanma tarihi: 28 Eylül 2008 Pazar, 12:37

Bizim Türklere Hayat Borcumuz var. Hem sadece 2. Dünya Savaşı sırasında kurtardıklarıyla değil. 1492de atalarımızın İspanyadan sürüldüklerinden beri tarihin çok çeşitli dönemlerinde, coğrafyanın çok çeşitli köşelerinde bize sahip çıkmışlar, bizi korumuşlardır...Dünyaca ünlü uluslararası jeo-politika uzmanı ve tarihçi, Yahudi kökenli Fransız gazeteci, yazar, düşünür Alexandre Adler geçen çarşamba akşamı Champs-Elysées Bulvarının en lüks ve saygın köşelerinden, Ledoyen Pavyonunda, yaklaşık 300 kişilik seçkin ve özel bir topluluk önünde yaptığı 15 dakikalık bir konuşmada, kendi kökenlerini ön plana çıkartarak Türklere, Türkiyeye olan şükranını, bir kez daha bu sözlerle dile getiriyordu. Yaş ortalaması 60’ın üstünde olan topluluğun büyük bir kısmı Türkiyeden gelmiş veya Fransada yaşayan Yahudilerden oluşuyordu. Aralarında İsrail ve Avrupanın başka ülkelerinden gelen insanlar, aileler de vardı. Konukların ezici çoğunluğunun bir başka özelliği de Holokost/Yahudi Soykırımından sağ kalan kişiler veya onların yakınları olmalarıydı.

Birazcık geriye gidelim. Eylülün ikinci haftası hiç tanımadığım 3 isimden gazeteci sıfatıyla bir davetiye aldım. Albert Carel öncülüğünde, Arlette Bules ve Claire Romi desteğinde hazırlanmış bu davetiyede şöyle bir açıklama vardı:1944 ilkbaharında Türkiyenin yardımıyla Türkiyeye yollanan Yahudi ailelerin tanıklıklarını sizinle paylaşmak için 24 Eylül saat 17.30da düzenledikleri kokteyle katılmanız bizleri sevindirecektir. Anlatılacaklar, akşama katılacak Türk yönetmenlere bu konuda bir belgesel film hazırlamaları için malzeme oluşturacaktır. O akşam aralarında Türkiyenin Fransa, UNESCO Daimi ve İsrail Büyükelçileri ve İsrailin Fransa Büyükelçisinin de bulunduğu konuklar tarihi denebilecek bir anın heyecanını yaşıyorlardı. Carelin kısa bir girişle açtığı akşamın ilk konuşmasını, iktidar partisi UMP Paris 8. Bölge (Ledoyen Pavyonu da tesadüfen bu bölgede) milletvekili, Nicolas Sarkozynin (eski) iyi arkadaşlarından Pierre Lellouche yaptı. Bu buluşma onu üç açıdan ilgilendiriyormuş. Bölge milletvekili ve 1951 Tunuslu Yahudi kökenli oluşu bir yana, özellikle cumhurbaşkanı tarafından Türkiye ile ilişkileri ısıtmaklagörevlendirilmişmiş. Bu misyonu çerçevesinde geçen mayıs ayında Türkiyeye giden Lelloucheun Türklere olan sevgisiyse yıllardır Fransız basınına bile mal olmuş bir konudur. Lellouche, başından beri Türkiyenin AB üyeliğini ikirciksiz destekleyen nadir sağ siyasetçilerden biri olmuştur.

Paris Büyükelçisi Osman Korutürkün Hayat kurtaran Türk diplomatlara ve 30lu yıllarda İnönü, Bayar gibi devlet adamlarının Türk Yahudileri hakkındaki sözlerine ilişkin kısa hatırlatmasından sonra söz alanlar, Careli de ölümden kurtaran Son Trenlerin canlı tanıkları yaşadıklarını konuklarla paylaştılar. Özellikle de Arlette Bules ve Claire Romi 1944 baharında 7 konvoy trenin Türkiye Cumhuriyeti pasaportu veya kimliği taşıyan çok sayıda Yahudinin 9-10 gün süren heyecanlı yolculuklarda, Almanya dahil tüm Nazi Avrupasını kat ederek İstanbula nasıl vardığını anlattılar. İstanbulu nasıl bir Yeryüzü Cennetiolarak hatırladıklarını aktardılar. Gecenin en dokunaklı iki konuşmacısından biri, Auschwitz Anısı Fonları Derneği - AFMA Marsilya Şubesi sorumlusu, Son Trene 11 yaşında binen Albert Barbouth idi. Fransada, Kurtuluş’, savaşın bitişiyle kutlanır. Benim için Kurtuluştrenden İstanbula indiğim andıdedi. Diğer konuşmacıysa Alexandre Adlerdi. Anne tarafından İstanbullu Yahudi, baba tarafından Alman Yahudiliğini belirtip, kendi ve yakınlarının bugünkü varlığını Türkiyeye borçlu olduğunun, Osmanlı ve Türkiye tarihinden örnekler vererek Yahudilerle Türkler arasındaki yakınlığın altını çizdi. Türkiyenin Ortadoğu, Orta Asya ve Kafkasyada gün geçtikçe somutlanan ağırlığını hatırlattı. Adına ister soykırım deyin, ister demeyin Ermeni sorunu dahil, Türkiyenin bugün kendini iyi ifade edebilmek için Yahudi dostlarının yardımına ihtiyacı olduğunu söyledi. Sözlerini Türkçe Ne mutlu Türküm diyene, diyerek tamamladı.

Son Trenadıyla çekilecek belgeselin yapımcıları o akşam orada bulunan topluluğa ilk topladıkları malzemelerden hazırlanmış, başarılı bir alıntı gösterdiler. İlgili kişileri, devrin tanıklarını Türk yetkililer aracılığıyla kendileriyle temasa geçmeye, yaşadıklarını anlatmaya çağırdılar. Ortaya çok önemli bir belge çıkacağından hiç kuşkumuz yok. Ancak şayet hazırlanacak çalışma bilimsel bir titizlik gösterilmeden, yeterli ve gerçekçi araştırma yapılmadan abartmalı bir tablo çizecek olursa, hedef kitlesi olması gereken dünya kamuoyu ve Avrupalılarnezdinde güvenilirliğini baştan kaybeder.

Sen, ben, bizim oğlan seyredip ağlayacağımız birTürk Schindlerlerimasalı yazmaktan kaçınmalıyız. Türk makamlarının 2. Dünya Savaşı öncesi, sırası ve sonrasında her zamanSütten çıkmış ak kaşıkolmadıklarını ve meraklıların araştıracağı umuduyla Strumave Paritagemilerinin trajik hikâyelerini hatırlatmakla yetinelim. Sonra kim kime Borçluçıkar belli olmaz!

Cumhuriyet İMECESİ