Kapat

Son Haberler

A+ A-

'Tarihin sonu' değil

Protestan jargonla dile getirilen 'dünyayı cennete çevirme' hedefi tersini üretmiş durumda. ABD, hem siyasi hem de ekonomik bir krizi yaşıyor. Yaşananlar 'tarihin sonunun' gelmediğini, bütün dünyanın batılı değerleri kabul etmesinin söz konusu olmadığını ortaya koyuyor.
Yayınlanma tarihi: 6 Ekim 2008 Pazartesi, 14:25

Krizler sonrası 21. yüzyılın ilk çeyreğinde dünyanın yeniden kurulacağı görülüyor. Bu süreçte Çin’in ön plana çıkacağı, enerji kaynaklarını değerlendiren Rusya’nın dikkat çekeceğini anlaşılıyor. Egemenliğini yitirmek istemeyen Batı’nın tavrı tehlikeli olabilir.

“George Bush görevinden ayrıldığında ABD çok daha zayıf ülke haline gelmiş olacak.”

I. Wallerstein

Tarihin Sonu deyimi Fukuyama’ya ait. Ne var ki herkesin kullandığı ‘küresel sistem’ ifadesi ‘tarihin sonu’ düşüncesiyle buluşur. Bunlardan hangisi esas alınırsa alınsın söylenmek istenen şudur: Batılı değerler eşsizdir. Politik ve ekonomik değerler nihai sınırlarına ulaşmıştır. Liberal demokrasinin meşruluğu üzerine dünya çapında dikkate değer bir uzlaşma gerçekleşmiştir. Aynı zamanda modern düşüncenin içinden üretilmiş ideolojiler ve rakip egemenlik biçimleri liberal demokrasiye yenik düşmüşlerdir. ‘Küresel Sistem’ denildiğinde yaklaşık olarak söylenenler bunlardır. Tarihin Sonu, deyimini kullanan Fukuyama ise şöyle der: “Liberal demokrasi, insanlığın ideolojik evriminin son noktasını ve nihai insani hükümet biçimini temsil eder… İnsanlık en derin özlemlerine uygun düşen bir toplum biçimine ulaştığında gelişme sona erer. Büyük sorunlar çözülmüş olduğundan temel ilke ve kurumların değişmesinde daha fazla ilerleme olmayacaktır.” Yani insanlık tarihin sonuna erişmiştir. Bu aşamadan sonra farklı politik ve ekonomik seçeneğin üretilmesi ve uygulanması mümkün değildir.

Oysa şu anda anılan değerlerin ve sistemin öncülüğünü yapan ABD’de hem politik hem de ekonomik kriz yaşanıyor.

Yaşanan krizin nedeni

Tarihin sonunu ilan eden/dünya sistemini müjdeleyen ideoloji dört krizi içeriyor:

• Tarihin Sonu tezinin esası şu önermedir: ‘Batılı değerler felsefi sınırları aşmıştır.” Yani başka bir seçenek düşünmek mümkün değildir. Böyle bir iddia, Batılı değerleri kutsamaktır. Bu aşamadan sonra küresel-sistem ve politik-ekonomik dayanakları sorgulamanın değil, tabi olmanın kutsal esaslarına dönüşmüştür.

• Batı kültürünün ve yaşantı biçiminin dışında farklı kültürlerin ve yaşantı biçimlerinin hiçbir değeri yoktur. Batılı değerlerin dışında kalan bütün kültürler ve yaşantı biçimleri tarihi dışıdır. Bunların küresel sisteme entegre edilmesi zorunludur.

• Tarihin sonunu idrak etmede direnen farklı kültürlere mensup olan toplumlar işgal ve katliam dâhil her türlü müdahaleye layıktırlar. Önleyici tedbir kapsamında ‘boşluk arkında’ yer alan devletler yeniden inşa edilmelidir.

• Bundan sonra dünyada değişim yaşanmayacak, belki dünya yok olacaktır. Bu çıkarım oldukça dolaylı yapılmaktadır. Söylenmek istenen şudur: Seçeneksiz sisteme ve dünya ölçeğinde etkinliğe sahip olan ABD, Tanrı Krallığı’nı kuracaktır. Gerek küresel sistem gerekse diğer ifadeler bu mesiyanik ideolojinin farklı adlandırılmasından ibarettir.

Yukarıdaki kabuller üzerine ABD, hegemonya oluşturma ve sürdürme yöntemi olarak rızayı değil, baskı ve tehdidi seçmiştir. Bunun sonucu olarak ‘akıl dışı uygulamalar’ devreye girmiş ve militarizm giderek kök salmıştır. Şöyle ki;

• Önleyici saldırı adı altında Pentagon’un muazzam savaş makinesi karşısında savunmasız bir ülke olan Irak işgal edildi. Uydurma kavramlar ve tehditlerle inşa edilen bu savaş hiçbir hukuki temele dayanmıyor. Zaten ‘haydut devlet’ tanımlamasına gerekçe olarak gösterdiği her şey asılsız çıktı. Öbür tarafta Afganistan işgal altında ve her gün insanlar uydurma bir kargaşa içinde yok olup gidiyor. Dünyanın birçok yerinde dolaylı müdahalelerle ‘kadife devrimler’ ve kopuşlar gerçekleştiriyor. Gürcistan, Kosova örneklerinde olduğu gibi…

• Merkez ve Boşluk ayrımına bağlı olarak geliştirdiği ‘devletleri yeniden inşa etme’ politikası ve bir taraftan Çin ve Rusya’nın etrafını çevreleme hareketi, diğer taraftan İslam coğrafyasına dönük olarak açıkça Suriye ve İran’ı yakın hedef göstermesi, bu iki hususa ek olarak Kuzey Kore’yi açık düşman ilan etmesi bütün dünyayı karşısına almasına sebep olmuştur. Ayrıca ‘bağlantısız savaş’ dediği stratejik hamle ile dünyanın birçok yerinde ‘açık toplumları teşvik’ adı altında iç gerilimleri ve çatışmaları oluşturduğu ve tahrik ettiği yolundaki iddialar ve göstergeler ABD’yi saldırgan devlet konumuna düşürmüştür. Bu durum ABD öncülüğünde sürekli bir savaş halinin yaşanacağını göstermektedir. Tek başına bu sebep bile ABD politikasının kriz içinde olduğunu göstermeye yeter.

Savaşla çıkış aramak

• İnsani etkinliğin sürekliliğini sınırlayan ve hatta bittiğini ilan eden küreselleşme ideolojisi: kendi mutlak söylemi içerisinde yönünü kaybettiği için dünya ölçeğinde yaşanan krizleri aşmanın yolunu savaşta görmektedir. Sonuçta ‘demokrasi ve özgürlük götürme misyonu’, topların, paletlerin ve nükleer silahların etiketi altında vahşete dönüşmektedir. Bu durum, ABD’nin demokrasi ve anayasa geleneğini şaibe altına sokmaktadır. Nitekim 20 Eylül 2002 tarihinde ‘ABD Milli Güvenlik Stratejisi’ başlıklı bir resmi belge ilan edildi. West Point’te Bush ‘güvenliğimizi tehdit eden bir rejimi devirmek evrensel hakkımızdır,’ ‘düşmanımızdan önce savaşı düşmana biz götürmeliyiz, planlar dağıtılmalı, tehdit yok edilmelidir’ diyerek topyekûn bir savaş ilan etmiştir.

• Adalet ve barış ilkesi yerine propaganda ve çarpıtma, yanıltma sistemi ikame edilmiştir. Bu çerçevede geliştirdiği propaganda, Küresel İletişim Dairesi gibi birimler ve bunların uydurdukları yeni terimler aracılığıyla hedeflenen devletler hakkında imaj oluşturma ve saldırıyı meşrulaştırma hareketi ABD’ye duyulan güveni zedelemiştir. Özellikle Irak’ın nükleer silahlara sahip olduğu iddiasının ABD ve İngiliz İstihbaratı tarafından sahte belgelere dayalı olarak üretildiği ortaya çıkmıştır. 5 Şubat 2003 tarihinde Dışişleri Bakanı Colin Powel’ın BM Güvenlik Konseyi’nde Irak’ta kimyasal, biyolojik ve nükleer silahlar bulunduğuna dair ‘kesinlikle doğru’ olduğunu iddia ettiği belgeler sahte çıkmıştır. Sunumunun inandırıcı olmasını sağlamak için CIA Başkanı George Tanet’i hemen arkasına oturtması ‘propaganda, çarpıtma, yanıltma’ üzerinden işletilen taktiğin geldiği noktayı göstermesi açısından oldukça önemlidir. Böyle bir yöntemin ABD demokrasisine ve ‘daha yaşanılabilir dünya inşa etme’ söylemine katkı sağladığını düşünmek akıl dışı alana çıkmakla eş değerdir.

• Bush iktidarını Hıristiyan kökten dincilerle paylaşmış ve onların ürettikleri kehanetler ve yönlendirmeler sonucu kendisini İsa Mesih sanmıştır. Irak’a saldırıyı Haçlı Seferi olarak tanımlamıştır. Bazen de kendisini imparator olarak adlandırıp ‘hiç kimseye hesap vermek zorunda olmadığını’ açıkça ilan etmiştir. Ne gariptir ki çağın dinsel niteliği muhafazakâr yörüngede kendisini imparator gören liderlere ev sahipliği yapmaktadır.

Savaş makinesini finanse etmek için borç batağına düşen ABD şu anda derin bir ekonomik kriz yaşamaktadır. Bu krizi aşmak için liberal ekonominin bütün kurallarını rafa kaldırmış ve bizzat devlet olarak müdahale etmeye başlamıştır.

• Ölçüsüz güç gösterisinin ve ‘akıl dışı müdahalelerin-açılımların’ sürüklediği ekonomik kriz, tarihin sonunu değil, dünyanın yeni bir tarihi döneme doğru seyrettiğini göstermektedir. Kabul etmemiz gerekiyor ki dünya Çok Kutuplu Sisteme gidiyor. Fakat bu sistem büyük ölçüde benzer kültürlerin veya jeo-politik ortak blokların oluşumu şeklinde gerçekleşecektir. Farklı kutuplar arasındaki mücadele ve rekabet belli devletler değil, devletler topluluklarının oluşturduğu bloklar şeklinde gerçekleşecektir.

Denge değişecek

• 21. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren dünya dengesi değişecektir. Güç dengesini değiştirecek gelişmelerin Batı’nın aleyhine geliştiği gerçeği kendini gösterdikçe Batı, kendi geleceğini kurtarmak için dünyayı tehlikeye götürecek, belki de yok edecek politik-stratejik kurguların ötesine düşen kehanetlere sığınmaktadır. Belki bu sebepten ötürü Batı’nın ürettiği politik pratikler, insanlığın karşı karşıya geldiği sorunları çözmekten daha çok, özel politik stratejilerle planlanan saldırı ve savaş olgularına denk düşmektedir. Öyle ki 21. yüzyılın girişinde Batılı devletlerin bütün strateji geliştiren kurumlarında görev yapan özel nitelikli aktörler savaş üzerinde çalışmakta ve bütün mesailerini batıya rağmen gelişen devletlerin etkinliğini engellemenin yollarını aramaya harcamaktadırlar. Oysa savaş üzerinde çalışmak ve krizi aşmanın yolunu savaşta görmek egemen güç olmanın olmazsa olmaz şartı olan liderlik vasfından yoksunluğu ifade eder. Liderlik vasfını kaybeden bir güçse, her ne kadar araçsal gücü belli süre elinde tutsa da, egemen güç olma özelliğini yitirir.

• Yaşanan ekonomik krizin derinleşmesi durumunda elinde ABD parasını tutan Çin, bu krizden güçlü bir şekilde çıkacaktır. Önemli doğalgaz kaynaklarına rezervlerine sahip olan Rusya ikinci sırada gelecektir. Kaldı ki hem Rusya ve Çin, hem de ABD’nin politikalarına karşı direnen ve nükleer güç olma iradesini ortaya koyan İran atılımlarını kendi kültürlerinin ve politikalarının ürünü olarak görüyorlar. “Serbest pazara geçilerek istikrarlı bir siyasi sistemin benimsenmesi kapitalist ekonomik gelişmenin kaçınılmaz ve gerekli önkoşuludur” görüşü de iflas etmiştir. Çünkü dünya giderek ABD yayılmasına karşı eko-politik direnç oluşturmaya doğru gitmektedir. Bunu fark eden ABD yeni yayınladığı ulusal strateji belgesinde müttefikler oluşturmaktan bahsetmektedir.

• Dünyada yaşanan zengin-fakir gerginliği, servetin tekelleşmesi, politik aktörlerin paranın gücüyle belirlenmesi ve benzeri konular ABD’ye karşı ‘bilinçaltı tepkiyi oluşturmaktadır.” ABD içine düştüğü krizle ‘iç yetersizliğini dışarı vurduğu’ andan itibaren tepki de kendini dışa vurup kurumsallaşacaktır.

• ‘Daha yaşanılabilir dünya inşa etme’ ya da Protestan jargonla ‘dünyayı cennete çevirme misyonu’ tersini üretmiştir. Dünya sistemi adına yapılan ayrımlar, topyekûn ve operasyonel müdahaleler, işkenceler, güven ortamını yıkmıştır. Ekonomik alanda uluslararası bölüşümde derinleşen adaletsizlik ve sömürü ‘tehdit algısını’ hayatın barınaklarına doğru çekmiştir. Dört yıl öncesine göre dünyada zenginlerin daha zenginleştiği, fakirlerin ise daha fakirleştiği ve şiddetin daha arttığı bir dünyada böyle bir algının oluşması kaçınılmazdır. Kaldı ki öteki olarak tanımlanan coğrafya ve kültür belli bir inancı işaretlemekte ve farklı ulusları kapsamaktadır. Belli bir inanca ve bu inancı benimseyen toplumlara aleni savaş ilan eden bir gücün diline doladığı özgürlük projesi yaşantının iç katmanlarında olup bitenden haberdar olan her birey açısından küfür gibi algılanır.

• Şu an ABD ekonomik kriz içinde. Dış basında yer alan bilgilere göre ABD’nin en köklü bankalarından Lehman Brothers iflas etti. Borçlarını ödeyemeyen ve hisse senetleri bir yılda yüzde 80 değer kaybeden Merill Lynch Bankası da Bank of American tarafından 50 milyon dolara satın alınmaktadır. Ülkenin en büyük sigorta şirketi American International Group da krizi aşmak için acil kredi talebinde bulundu. Bu manzara bizzat Bush tarafından ‘ABD ekonomisi tehlikededir’ şeklinde tanımlandı. Yönetimin ekonomiyi kurtarmak için serbest piyasanın bütün kurallarını yıkarak 700 milyar bütçe isteğinde bulundu. Bush, krizi atlatmak için girişimlerini sürdürüyor.

Tam bu noktada I. Wallerstein’in sözünü yeniden hatırlayalım: George Bush görevinden ayrıldığında ABD çok daha zayıf ülke haline gelmiş olacak. ABD’nin iç yetersizliğini dışa vuran bu kriz, dünyanın yeniden kuruluş sürecine girişin tarihi olacaktır.

Kaynaklar:

-JOHNSON, Chalmers, (2004) Amerikan Emperyalizminin Sonbaharı, (Çev: H. Kösebalaban) İst: Küre Yay.

-“Bush’s United States Military Academy Graduation Speech”, Washington Post, (Jun 2002: 2)

-AMIN, Samir, (1993) Kaos İmparatorluğu: Yeni Kapitalist Küreselleşme, (Çev. I. Soner) İst. Kaynak Yay.

-WALLERSTEIN, Immanuel (2003) , Liberalizmden Sonra, (Çev: E. Öz) İst: Metis Yay.

TUSAM Danışmanı Prof. Dr. Nadim Macit

Cumhuriyet İMECESİ

En Çok...

okunanlar

yorumlananlar

beğenilenler