Adım adım Türkiye

Dizinin adı, Türkiye'nin Kentleri. Heyamola Yayınları'nın başlattığı, daha şimdiden sekiz kitaba ulaşan bir girişimin adı bu. Son yıllarda aydınlar arasında kent olgusu fazlaca ele alınmaya, tartışılmaya başlandı. Kentlerin kuruluşu, geçirdikleri tarihsel, kültürel, siyasal ve ekonomik evreler irdeleniyor, tarihi dokuları koruyacak çözümler üretilmeye çalışılıyor. Yok olmaya yüz tutmuş eski evler, sokaklar, çarşılar, hanlar, hamamlar, kaleler, meydanlar... bir bir gözden geçiriliyor ve yeniden hayata kazandırılıyor. Böylece günümüzle kentin geçmişi arasındaki kopukluğun giderilmesine doğru ciddi adımlar atılıyor.

09 Ekim 2008 Perşembe, 14:30

Heyamola Yayınları, her kenti edebiyatçı bir kadın ve bir erkek yazara, şaire yazdırarak heyecanlandırıcı bir projeye imza atmış. Yayımlanan kitapları bir anımsatalım önce:Eray Canberk ve Rüknü Özkök'ün hazırladığı Ömür Biter İstanbul Bitmez (2. baskı, 2007) kitabı soru yanıt, daha doğrusu söyleşi biçiminde kenti tepeden tırnağa mercek altına alıyor. Kısa zamanda ilgi odağı olan bu ilginç kitap, çelişkilerle yüklü kentin Atın Kapısı'yla Zindan Kapı'sı arasında gidip gelen yaşamına kucak açıyor. Öyle ki, bu kentte, 'karı dırdırından' ölen adamın mezarına da rastlanır 'kocasının ölümü üzerine duyduğu üzüntüden ölen' kadının kabrine de. İstanbul bir tanedir yeryüzünde ve seçkin bir yeri vardır metropoller arasında, hele Avrupa'yla Asya arasındaki köprü haliyle ama 'birçok adı, birçok öyküsü' olduğu da gerçektir. İşte sorularla ilerleyen kitabın içinden ilginç birkaç soru: 'Çatladıkapı neresidir?' Bileniniz var mı? Ya 'Peşkeş Kapısı' nerededir? 'Bekri Mustafa' kimdir ve ne zaman yaşamıştır? Hiç düşündünüz mü 'İstanbul'un orta yeri nerede'dir diye? Biraz daha derinleştirelim gizemli gezimizi ve sorularımızı: 'Camiye giriş ücreti ödenerek dinlenen mevlut, tarikat üyelerinin çile çekmek için girdikleri çilehaneler, sarnıç cadıları, Bizans'ın mahzenleri, Osmanlı'nın sarayları' nerededir bileniniz var mı? Tarih, kültür, sır... nasıl at oynatıyor İstanbul'da? İşte sohbet ederek gelişen ve pek çok bilinmeyen yönüyle bir şehir duruyor karşımızda ömrümüz onu iyice tanıyamadan bitse de. Ama İstanbul bitmiyor biz onu geze geze tam anlayamasak, göremesek de. Farklı yüzyıllar, farklı güzellikler, değişik tarihler, efsaneler ve yaşanmış öykülerle yaşadığı kenti merak edenlere kılavuzluk yapacak, meraklı, sürükleyici, doyurucu ve önünden geçip gittiği tarihin farkına vardırıcı bir kitap Ömür Biter İstanbul Bitmez. İstanbul merak edilmeli de Malatya gözden ırak mı tutulmalı? Olur mu öyle şey? Öykücü, dil ustası Necati Güngör, yaşadıklarından, ailesinden, çocukluğundan, gözlemlerinden, yetiştiği dönemlerden kotarmış Annem Babam Malatya (2005) kitabını. 'Bir kentin yaşamöyküsü'nde geriye dönüp baktığında ardında neler bıraktığını bulmaya çalışıyor yazar. Böylece Malatya'nın 'tepeden tırnağa bütün yaşamının resmini çiziyor' sarsıcı, kavrayıcı bir anlatımla. 'Malatya'nın tarihini, söylencelerini, yemeklerini, çarşılarını, esnafını, satıcılarını, sinemalarını, camilerini, hamamlarını, parklarını, mesirelerini, kayısı bahçelerini, ilginç insanlarını, bayramlarını, sokaklarını, çocuk oyunlarını, mahalle hayatını, evlerin iç yaşamını, mimarisini, zengini yoksuluyla insanların ortak eğilimlerini, zayıflık ve güzelliklerini, değişen yaşamını... yakıcı bir özlem duygusuyla, o yılları bilenlerin burnunun direğini sızlatacak kadar duyarlı' ve öykü tadında ele almış Necati Güngör. Geçmişe özlem değil bu, geçmişe bir yolculuk olsa olsa. Kentin nereden nereye geldiğinin de saptaması elbette kendi yaşamının odağından. Herkesin içinde yaşadığı kente bakışı ve birikimi, gözlemi farklıdır elbette. Ama bir yazarın çocukluğuna, yetişmesine, birikimine, gözlemlerine kaynaklık etmiş bir kentin yıllar sonra yeniden ele alınması ve anılarla örülü ortaya çıkmasına heyecan duyulabilir ancak.

 

Gözlem yüklü anlatım

Türkiye haritasının üstünde gezintimize devam ediyoruz ve şimdiki durağımız Sonsuz Aşkım Hatay diyen Burhan Günel'in 'tarih-yaşantı' ve gözlem yüklü anlatımı. Karşımıza coğrafya, tarih ve kozmopolit bir kültür çıkıyor çocukluk, gençlik anılarıyla birlikte. Kentin yazar üzerindeki etkisi, yapıtlarına ince ince sızması ve siyah beyaz fotoğraflarda var olan bir dünyanın kapılarını açmasıyla, sanki bilinmedik bir masala adımımızı atıveriyoruz. Düşte gibi. Yapıtlarını okuduğumuz bir yazarın romanlarındaki mekânların ve kahramanların sırrını da çözüyoruz bir bakıma Sonsuz Aşkım Hatay'da. Kenti biliyorsak bilmediğimiz yönleriyle tanımaya başlıyoruz, bir yazarın gözünden yeniden keşfediyoruz. Bilmiyorsak zaten tüm keşiflere ve yönlendirmelere açığız demek, o zaman da bir rehbere gereksinimiz olacak. İşte onu da bu kitap, Sonsuz Aşkım Hatay sağlayacak.

 

Düşsel bir yolculuk

Ömür biter, ama kitaplar bitmez. Hele Trabzon hiç bitmez; ne tarih, ne kültür, ne de yaşam olarak. Şair Çiğdem Sezer'in kalbi uzun bir süre Trabzon'da atmış. Sonra da kalbinin 'kuzey kapısı' olmuş doğduğu bu kent. Düşsel bir yolculuğu belgelemiş şair: Anılar ve gözlemlerle alıp götürüyor Trabzon'u tanıyan tanımayan herkesi, kendi çocukluğuna ve geçmişinin apaydınlık dünyasına. Kentin sosyal yaşamından geleneklerine, halkından yemek kültüründen iyice sindirilmiş tarihsel belgelere, gezginlere doğru keyifli bir yolculuğun kapısını aralıyor Çiğdem Sezer. 'Elden geldiğince olayları ve sosyal-kültürel yapılanmaları edebi bir kurgu içinde' ele alıyor. 'Sayfalar arasında, doğup büyüdüğü', onu besleyen, 'verdikleri ve mahrum bıraktıkları'yla kimliğinin biçimlenmesinde rol oynayan Trabzon'da 'bir kadın gözüyle ayrıntıları da göz ardı etmeden; zaman zaman bir çocuk, zaman zaman bir yetişkin duyarlılığıyla gezinirken', umarım okur da onunla aynı geziye keyifle katılır. Anılar ve kente ilişkin yazılanlar yol arkadaşı olurlar şaire kentin kalbine girmede. Fotoğraflar ayrıca gizin, düşün, yaşamların, insanların, mekânların... dünyasında ağırlıyor okuru Kalbimin Kuzey Kapısı Trabzon (2007).İrfan Yalçın, deyince ilk aklıma Genelevde Yas (1978) romanı gelir, sonra da Pansiyon Huzur (1975), Ölümün Ağzı (1979), Fareyi Öldürmek (1980), Büyük Soytarı (1983) ve Uzun Bir Yalnızlığın Tarihçesi (1991) gelir. Son romanı Annem, Babam ve Ben'i (1995) edinip okuyamadım bir türlü. Zonguldak doğumlu İrfan Yalçın. Onun için İçimdeki Zonguldak (2008) demiş kitabına. Alt başlık olarak da 'Çiçeği Köklerinde Açan Ağaç'. Geçim kaynağı kömürle yoğrulu kentin alın teri ve sınıf mücadelesi kitaba damgasını vurmuş haklı olarak. Kitabın girişindeki şiir aslında her şeyi anlatıyor, kitabın içeriğini de:'En ağır işçisi Türkiye'min,/ Sisler ve sirenler şehri Zonguldak,/ Yağmurdan yorgun sokaklarında bir akşamüstü,/ Seni arıyorum sanki, kuşlarla giden çocukluğumu/ Ve kömür yüklü trenler geçiyor içimden, hüzünler topluyorum.// Yüz akı Türkiye'min, çiçeği köklerinde açan ağaç,/ Ölümlerden gelip ölümlere giden şehir,/ En derini emeğin, ekmeğin en namuslusu,/ Yağmurdan yorgun sokaklarında bir akşamüstü./ Seni çoğalıyorum içimde, sana saklanıyorum.'İrfan Yalçın, otuz üç bölümde Zonguldak'ın romanını yazmış, şairlerin dizeleriyle besleyerek. Kenti ve kendini iyice yoğurmuş. Bazen kent roman kahramanı olmuş, kimi zaman da kendisi. Anıları, kentteki maden işçilerinin yaşamı ve mücadeleleri, hak arayışları, iş kazaları, siyasal çatışmalar ya da vurdumduymazlıklar... kentin, aslında apak ama kömür tozunun kararttığı, yüzü usta bir yazarın dikkatli, titiz bakışıyla gözler önüne seriliyor hüzünlü, acıtıcı biçimde. Kanayıp duran büyük bir yaranın da iyice farkına varıyoruz İçimdeki Zonguldak'la. Kentin etkileyici fotoğraflarına yazarın fotoğrafları da eklenmiş ve şu selam çıkmış ortaya: 'Yüz elli yıldır karnı didik didik edilen; acılarla ölümlerle yıkanan; anamdan sonra beni ikinci kez doğuran; sosyalizm gibi güzel şehir, Zonguldak, sana binlerce selam olsun! 'Türkiye'nin Kentleri' dizisi, İrfan Yalçın'ın kitabıyla birlikte kapağından iç tasarımına kadar farklı bir görünümle çıkar okurun karşısına. Oturmuş bir dizi olmanın verdiği rahatlık hemen kendini belli ediyor daha sonraki kitaplarda.Sonra benim kitabım Yitik Kent Ankara okurla buluştu haziranın ilk haftasında. 29 yaşımda Berlin'e geldikten sonra uzun süre içimde taşıdığım, özlediğim ve her fırsatta görmek için can attığım Ankara'nın benden giderek uzaklaşmasının öyküsünü yazdım ben de. Ben Ankara doğumlu değilim ama 1956'da kente geldiğimizde, daha doğrusu Konya'dan göçtüğümüzde beş yaşındaydım. Başkent beni eğitti, büyüttü, askere yolladı. Çocukluğum ve fırtınalı üniversite yıllarım, eski Ankara mahalleleri, evleri ve sokakları, sinemalar, komşularımız... içimden çıkmadı hiç. Kavafis'in şiirindeki gibi oldu her şey: Kent hep peşimden geldi durdu Berlin'de. 1980'den beri yaşadığım Berlin'de yeni ülkeler, yeni denizler, yeni sokaklar, yeni mahalleler buldum. Bulmasına buldum da 1956-1980 Ankara'sını unutturamadı bu bana. Çocukluğumun, gençliğimin geçtiği Ankara mahallelerini, sokaklarını, evlerini aradım her gittiğim yerde. Sonra bir de baktım ki giderek iyice sararmış, solmuş bir fotoğrafa dönüşmüş Ankara bende. Farklı bir kent biyografisi oldu sanıyorum Yitik Kent Ankara. Benim için siyasal olarak çoktan yitip gitti Ankara. Türkiye'nin başına türbanı geçiren bir anlayışın varlığıyla benim ne ilişkim, yakınlığım olabilir ki. O açıdan da yitirdim kenti, sonra artık tanıyamadığım ve yakınlık duyamadığım da bir başkent duruyor karşımda. Ama geçmişim, pek çok kişinin geçmişiyle ortaktır, anıklarım ve yazın dünyasına adım atışım da.

 

Anılar tanıklıklar

Kent olgusu bir biçimlenmeyi ve yaşama kültürünü de içeriyor tarihi ve sosyolojik yapısıyla birlikte. Anıların zengin besleyiciliğinin yanında tanıklıklar, fotoğraflar ve belgeler de dizinin kitaplarını farklı kılmaya yetiyor. Görmediğim ve belki de hiçbir zaman gidip tanışma olanağı bulamayacağım, ama merak ettiği kentlerden biri Muğla'ysa öteki de Ordu'dur. Bu iki kent de dizide yer almış.Muğla'da Güz Baharı'nı Tülay Kayar yazmış. Ailesiyle birlikte beş yaşında gelip konmuş eski bir Muğla evine. Muğla'nın yaşamıyla 'sırdaşlığı'nı öne çıkarmış. 'Tahta kapının açıldığı 'hayat', yeni hayatı'dır artık. Başına 'atılan buğday, ceviz gibi yiyeceklere anlam arayıp dururken', beyaz giysisinin 'üzerine bir de çocuk' oturtmuşlar 'gelenektir diye.' Kayınvalidesinin belirlediği 'gelin gezmelerine' gitmiş epeyce. 'Geleneklerin, göreneklerin yaşatılmasındaki bu duyarlık'tan etkilenmiş. Kayınpederiyle yaşadığı kentin gelenekleri üzerine uzun sohbetlere girişmiş. Ondan Muğla'yı öğrenmiş iyice: 'Kahveye mercanköşkü atmayı, ortancaların kışın budandığını, yayla göçlerini, yayla akşamlarını, irimlerin bozulduğunu, kuzulu kapılarda anahtar deliği bulunmadığını...' Sonra da anlatıların dünyasını aramaya başlamış: 'Sokaklardaki Arnavut kaldırımlarını', 'Yayla kahvelerinde yapılan Karagöz gösterilerini, evlerdeki almalıkları, hanları' aramış durmuş. Bunları yazmak için kalemi eline almış. Ortaya 'Sofrasına konan 'yağlı badılcanlı', 'yoğurtlu böberle' mutlu olmayı başarmış Muğlalı' biyografisi çıkarmış ortaya: Muğla evleriyle başlayan Muğla'yı keşif gezisi hanlar, hamamlar, sinemalar, bahçeler, değirmenler, Rum izleri -Saburhane-, 'Muğla Arastası', 'düne bakış', 'sosyal kültür', 'yemek kültürü', 'ramazan'lar, 'hıdırellez'ler, 'yayla kültürü', 'yayla kahveleri', 'Muğla'dan kesitler', dokumacılık, 'Muğla'nın özlü sözleri'...Denize Düşen Dağ: Ordu'ymuş demek. İbrahim Dizman Çanakkaleli ama Karadeniz Teknik Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdikten sonra da kentte kalmış uzun bir süre. Dışardan biri olsa da yazar, 'kentin ruhunu en iyi anlayanlardan biri' olduğuna inanmış. İnanmasa bu ruhu taşıyan kitabı yazabilir miydi? Kentte doğup büyümüş ve içinde yaşadığı mekânları kanıksamış insanların göremedikleri farkına bile varmadıkları güzellikleri tarihi dokuyu içine doya doya çekmiş yıllarca. 'Bir Kente Varmak', orayı keşfetmek ve serüvenin coşkusuna kendini iyice kaptırmak demektir. Kültürel yapı, geçmiş ve bugün arasındaki insan ve kent manzaraları bizi kitabın yazarıyla birlikte 'Kentin Kalbine' doğru alıp götürür. Kentin, tarihin kalbine taht kurmuş altın fotoğrafları da yolumuz bire bir aydınlatır. 'Zamanın Hazinesi'nde ne varsa, ne birikmişse belleğinde işte onu kapmak için yollara düşüyor kente yabancı konuklar. Çünkü 'Bir kenti anlamak için evlerden caddelere, sokaklara akan sesleri ve yüzleri tanımak gerekir.' Zamanla kentler de değişiyor sesiyle, yüzüyle, yaşamıyla, mimarisiyle, kültürüyle, siyasetiyle...

 

Diğer kitaplar....

Çoğu zaman eski aranır hale geliyor bozulan kentlerin gidişatına bakılınca. Nereden nereye geldiğimizi, daha doğrusu gittiğimizi de gösteriyor Türkiye'nin Kentleri dizisinde çıkan bu kitaplar. Yazarların yaşamlarıyla birlikte kentlerin geldikleri konumlar çarpıcı, etkileyici gözlemlerle sergileniyor bu çalışmalarda. Kentin yaşamını, geçmişini, sofralarını, çarşılarını, evlerin, sokaklarını, meydanlarını, sinemalarını, tiyatrolarını, geleneklerini, şiirlere, romanlara, öykülere girişlerini de öğrenmiş oluyoruz.Bu diziden başka hangi kitaplar çıkacak, hangi kentlerle tanışacağız diye sorarsanız, işte yanıtı: Refik Durbaş'ın kaleminden Erzurum, Dinçer Sezgin'in İzmir'i, Lütfiye Aydın'dan Antep, Cengiz Bektaş'tan Denizli, Adil İzci'den Niğde, Hüseyin Avni Cinozoğlu'ndan Safranbolu, Güven Turan'dan Samsun, Ramis Dara'dan Bursa, Haydar Ergülen'den Eskişehir, Hidayet Karakuş'tan Isparta... Adım adım Türkiye'nin kentlerini kucaklıyor şairler, yazarlar... Kocaman bir kent kültürü belgeseli hayata geçirilmeye çalışıyor.

Ömür Biter İstanbul Bitmez, Eray Canberk / Rüknü Özkök, Heyamola Yayınları, 2. basım Mart 2007, 420 sayfa.Annem Babam Malatya, Necati Güngör, Heyamola Yayınları, Ekim 2005, 231 sayfa.Sonsuz Aşkım Hatay, Burhan Günel, Heyamola yayınları, Ekim 2006, 303 sayfa.Kalbimin Kuzey Kapısı Trabzon, Çiğdem Sezer, Heyamola Yayınları, Eylül 2007, 262 sayfa.İçimizdeki Zonguldak, İrfan Yalçın, Heyamola Yayınları, Mayıs 2008, 184 sayfa.Yitik Kent Ankara, Gültekin Emre, Heyamola Yayınları, Mayıs 2008, 430 sayfa.Muğla'da Güz Baharı, Tülay Kayar, Heyamola Yayınları, Mayıs 2008, 239 sayfa.Denize Düşen Dağ: Ordu, İbrahim Dizman, Heyamola Yayınları, Mayıs 2008, 278 sayfa.