Kapat

Son Haberler

A+ A-

Hollywood'un alamet-i farikaları

Kimi çok sevdi, kimi hiç sevemedi. Kimi başardı, kimi unutulup gitti. Şaşaalı bir dünyanın esirleri gibi beyazperdenin, bir imajın, içinde küreselleşip durdular. Hollywood kumarını kendilerince oynadılar. İş olarak gören de oldu, kendini adayan da, ruhunu satan da. Adım attıkları ilk andan itibaren Hollywood’un alamet-i farikaları, ticari markalarıydılar. Masallarında gökten düşen üç elmadan biri çoğunun başına isabet etmedi. Gerçekte nasıl yaşadılar. Huyları, korkuları, zaafları, tuttukları taraflar, yaptıkları seçimler, ödedikleri bedeller neydi? Kamera stop dediği anda orada neler oluyordu? İşte bu derleme size kameraların stop dediği, gerçek yaşamın başladığı o andan seslenecek.
Yayınlanma tarihi: 17 Ekim 2008 Cuma, 08:02

Sinemanın ve evrensel komedinin babası Charlie Chaplin, ününün doruğunda olduğu bir dönemde Amerika’da düzenlenen Charlie Chaplin Benzerleri Yarışması’na kimselere haber vermeden kendisi de girdi ve altıncı oldu. Chaplin sonucu protesto etti ve buna inanamadığını söyledi.

Chaplin tepkilerini saklayan biri asla olmadı. Katıldığı bir partide yanına gelerek kendisine hayran olduğunu söyleyen Nazi subayına “Ben Yahudiyim” diyerek meydan okudu. Nazi subayının küstah gecikmedi: “Kimse mükemmel değildir”.

Marilyn Monroe’nun ölümünden birkaç ay önce psikiyatristi için düşüncelerini kaydettiği ses kasedi geçen yıl halka açıklandı. Olayı soruşturan polis John Miner, Monroe’nun hiç de intihara kalkışacak birisi gibi görünmediğini ifade etti. Efsane yıldız kasette dönemin ünlü oyuncuları hakkında fikirlerini de açıkça belirtmiş: “Olivier ukala snobun teki ve biraz da Yahudi düşmanı. JFK başkumandan, dünyanın en güçlü adamı, itaat edilmesi gerekiyor. Joan Crawford ise kinci bir kadın.”

Marlon Brando’nun, depresyon nedeniyle hastaneye yatan Monroe’ya yolladığı geçmiş olsun telgrafı, Brando’ya ait 320 parça eşyanın satışa çıkarıldığı, New York’taki ünlü Christie’s Müzayede Evi’nce düzenlenen bir açık artırmada 36 bin dolara satıldı. Marilyn Monroe’nun sadece dokuz ay evli kaldığı ünlü beyzbolcu Joe DiMaggio 1962’de intihar eden Monroe’nun mezarına 20 yıl süreyle haftada üç kez gül demeti gönderdi.

Sinema tarihinin belki de en çok taklit edilmiş aktörü olan ve ölümüyle bir devrin kapandığı efsane aktör Marlon Brando, Hollywood’un kendisi hakkında ne düşündüğünü hiçbir zaman umursamadı, cesur demeçleriyle yerden yere vurdu: “Eğer film stüdyoları yerleri silmem için de aynı parayı verseydi, oyunculuk yerine yerleri silmeyi tercih ederdim. Benim hayatımdaki en büyük sefalet, ünlü ve servet sahibi olmaktır. Eğer Hollywood’daysam bunun sebebi parayı geri çevirecek ahlaki cesaretimin olmaması”.

“Baba” filmindeki Vito Carleone rolüyle Oscar kazanan Brando törene kendisini temsil etmek üzere Sacheen Littlefeather isimli Kızılderili bir kadın oyuncuyu gönderdi. Törene katılan Littlefeather, Brando'nun, Hollywood’un Kızılderililere yapmış olduklarından dolayı kendisine verilen Oscarı kabul edemeyeceğini bildirdi.

Brando son röportajında verdiği yanıtlarla da hayranlarını oldukça şaşırttı. Fransız ‘Studio’ dergisinde yayınlanan röportajında, bilerek iyi filmlerde oynamadığını söyledi, “sinema sanat değildir, bir iştir” dedi ve şöyle devam etti: “Gençken her şey ama her şey ilgimi çekerdi. Bugün, işlerimden sorumlu olan tip bana gelip şöyle diyor: "Marlon, vergilerin ödenme tarihi geldi. Çok büyük başarı gösterecek filmler de geliyor ama ben bunları istemiyorum, çünkü canım o şaşalı sinemanın içine dönmek istemiyor. Sinema her zaman aynı şeydir. Bu bir ticari iştir, ama herkes filmlerden sanki sanatmış gibi konuşuyor. Bir filmde belli bir güzellik vardır, çok çarpıcı anlar yer alabilir ama ben sinemayı sanat olarak görmüyorum. Bu bir iştir!”

Hepsi bu kadar da değil birçok insanın sinema tarafından zehirlenmiş durumda olduğunu ifade eden Brando, “oyuncu olmasaydım sanırım bir hırsız olurdum” açıklamasında da bulunmuştu.

Geçen yıl Amerika’da yayımlanan “Brando Unzipped” adlı kitapta Frank Sinatra’nın bir zamanlar eşi olan Ava Gardner ile birlikte olduğu iddiasıyla Brando’yu mafyaya dövdürdüğü iddia edildi. Yine geçen yıl piyasaya sürülen “Sinatra: Hayat” adlı kitapta da, yeraltı dünyasıyla ilişkisini sürekli reddetmiş olan Sinatra’nın mafya için kuryelik yaptığı iddia edildi.

The Vanity Fair dergisi de Sinatra’nın Chicagolu mafya babası Sam Giancana ile yakın ilişkisi bulunduğunun, ünlü sanatçının ölümünden 7 ay sonra Amerikan Federal Araştırma bürosu FBI tarafından da doğrulandığını yazdı.

Sinatra’nın kariyerinin ilk yıllarında New Jerseyli dolandırıcı Willie Moretti'nin desteğini aldığı ve mafya babası Lucky Luciano ile 1947’de Küba gezisinde bir araya geldiği biliniyor.

Mario Puzo’nun ünlü “Baba” üçlemesinde, İtalyan mafyasının desteğini alarak kariyer sahibi olan şarkıcı Johnny Fontane karakterinin de Sinatra’dan esinlenildiği sanılıyor. Öyle ki filmi izlediğinde bu benzerliğe çok öfkelenen Frank Sinatra bir restoranda karşılaştığı Puzo’ya onlarca kişinin önünde ağır hakaretler yağdırmış.

Sinatra’nın bir dargın bir barışık evlilik sürdürdüğü ve sonunda boşandığı Ava Gardner’ı asla unutamadı. Ayrıldıktan yıllar sonra bile aynasında Gardner'ın bir fotoğrafı bulunuyordu.

Sinatro’nın ünlü milyarder Howard Hughes ile sancılı birlikteliği bittiği zaman oldukça üzgün ve sinirli olan Ava Gardner’a “istersen bacaklarını kırdırtayım” dediği de yakınları tarafından dile getirildi.

Humphrey Bogart'ın sinema tarihinin unutulmazlarından “Casablanca”da oynadığı ‘Rick’ rolü önce Ronald Reagan’a teklif edilmiş. Hollywood’da “Bogy” diye çağrılan Bogart’a bu ismi yakın dostu Spencer Tracy takmış.

Bogart’ın müzik serüveni ise başlı başına bir alemdi. Dean Martin, Sammy Davis Jr. ve Frank Sinatra ile birlikte kurdukları “Fare Çetesi” anlamına gelen “The Rat Pack” büyük sansasyon yarattı.

Grubun ismi, Bogart’ın yine ünlü bir sinema oyuncusu olan eşi Lauren Bacall’ın, sahneden sarhoş bir şekilde inen Bogart ve çetesini gördüğünde onlara; “Tam anlamıyla Allahın cezası bir fare çetesi gibisiniz!” dediği anda konulmuş.

Bogart’ın ölümünden sonra, grubunu liderliğini Frank Sinatra devraldı. Dean Martin ve Sammy Davis Jr'la birlikte artık kemik kadro oluştuktan sonra Shirley McLaine de “onursal maskot” olarak gösterilerde yer almaya başlayınca, Las Vegas sahneleri o yıllar epey şenlendi. Çetenin ulusal çapta ses getirmelerini sağlaması John F. Kennedy'nin seçim kampanyasında yer almalarıyla gerçekleşti.

Ingrid Bergman’ın Humprey Bogart’la unutulmaz kıldıkları ünlü kült “Casablanca"daki roller için önce Rita Hayvvorth ve Ronald Reagan düşünülmüştü.

Filmin en ilginç özelliklerinden birisi senaryosunun çekilecek planlara göre her gün bir sahnesinin yazılması. Bazı sahnelerde oyuncuların doğaçlama olarak söylediği cümleler metne ekleniyordu. Öyle ki, bazı replikler Bogart ile Bergman'ın çekim aralarında oynadıkları poker seanslarında bile çıkabiliyordu.

İki eski sevgilinin vedalaştığı meşhur son sahnenin o ünlü bol sisli atmosferde gerçekleşmesinin sebebi de hüzünlü bir hava vermekten çok, platodaki bazı aksaklıkların seyirci tarafından görülmemesi içindi.

Çekimler sırasındaki Bergman'ın uzun boyu problem olmuştu. Ayakta çekilen sahnelerin tümünde Bogart'ın ayaklarının altına platform yerleştirilmişti. Çekimler sırasında Lauren Bacall, Bergman’ı kıskandığı için Bogart’ın yanından hiç ayrılmıyordu. Sonunda yönetmen çareyi sete girmesini yasaklamakta buldu.

Ünlü milyarder Howard Hughes, Bergman'ın hayranlarından biriydi. Güzel yıldızın kendi özel uçağıyla seyahat etmesini garanti etmek için bir keresinde New York-Los Angeles arasındaki tüm uçuşlardaki bütün boş koltukları satın almıştı.

Filmle ilgili en anımsanan repliklerden birisi de kuşkusuz “Tekrar Çal Sam”. Meme kanserinden ölen Ingrid Bergman’ın 1982 Ağustos’unda küllerinin toprağa gömüldüğü törende tek bir kemanla Casablanca’nın unutulmaz melodisi çalınmıştı.

Rita Hayworth ünlü olmadan önce de güzel bir kadındı fakat ünlü olduktan sonraki güzelliğini geçirdiği sayısız estetiğe borçlu. Dişleri, elmacık kemikleri, çenesi, diz kapakları, karnın, diş ve damaktan olduğu estetik ameliyatların ardından saçlarını kızıla boyadığında artık Rita’ydı.

Sinema tarihinin "Yurttaş Kane"i, Orson Welles hakkında en bilinen hikaye kuşkusuz 30 Ekim 1938'de radyoda yayınladığı ve Marslıların dünyayı ele geçirmesini konu alan Mercury Tiyatrosu yapımı 'War of the Worlds' ile binlerce insanın paniğe kapılmasına neden olması.

Peki ya Rita Hayworth ile evliliği… Hayworth’u görür görmez aşık olan Welles arkadaşları ile 2 bin dolarına bahse girerek Hayworth’u tavlayacağını iddia etmişti. Welles 2 bin doları kazandı kazanmasına ama bir kızları olan çift 5 yıl süren evlilikleri boyunca pek de huzurlu olamadılar.

Jean Cocteau, Orson Welles’i bir keresinde şöyle nitelemişti: “çocuk yüzlü bir dev, dalları kuşlarla dolu büyük bir ağaç, ipini koparıp gül bahçesinde yatan bir köpek, çalışkan bir haylaz, akıllı bir soytarı, insandan kaçan bir hümanist, sınıfta dalga geçen üstün bir öğrenci, işine geldiği zaman sarhoş gibi davranan bir taktik ustası."

Robert de Niro’nun annesi Virginia Admiral bir ressam, babası Robert ise hem bir ressam hem de şairdi. Robert de Niro herkesçe İtalyan asıllı sanılsa da ailesinin kökleri İrlanda’ya dayanıyor. Türk yemeklerini çok seven de Niro, New York’ta menülerinde Türk yemeklerine yer verdirttiği birçok restoranın ortağı.

De Niro, 1998’te Paris'te bir fuhuş baskınında yakalandı. Olayla ilgisi olmadığını söyledi ve bir daha Fransa'ya gitmeme kararını açıkladı. Duygularını şu sözlerle ifade etti:

“Oyunculuğun en güzel yanı başkalarının hayatlarını, bedelini ödemek zorunda olmadan yaşayabilmek. Kusursuz insanlar olduklarını söyleyen aktörlerden her zaman çekindim. Çünkü ben kusursuz bir yaşantıya sahip değilim, kimsenin de olduğunu zannetmiyorum. Oyunculuğumu mu, yoksa kişiliğimi mi satacaktım? Asıl mesele buydu."

Bu arada 1988 yapımı “The Last Temptation of Christ” filmindeki İsa rolü ilk Robert de Niro’ya teklif edildi ama de Niro reddetti.

1978’te “Süperman” filmi için ilk teklif götürülen isim James Caan’dı. Caan, “Ben o saçma kostümü hayatta giyemem'' diyerek rolü reddetti.

“Apocalypse Now” filmindeki Benjamin Willard rolü için yönetmen Francis Ford Coppola, ilk olarak Al Pacino'yu düşündü. Rolü dostu Coppola’yı kırmadan reddeden Al Pacino’nun yanıtı; “Coppola için herşeyi yaparım, ama onunla asla ''savaşa'' gitmem...” oldu.

“Terminator” rolü ilk olarak O.J. Simpson’a götürülmüştü. Bu arada Robert de Niro ile Al Pacino birbirlerine tahammül edememekle apayrı bir ün de yaptı. İki usta sanatçı uzun yıllar konuşmadı, şimdilerde ise bir sinema filminde birlikteler. Sebebi ise barışmaları değil aldıkları milyon dolarlar…

Warren Beaty ile Shirley McLaine kardeş. Ve yıllar önce bir Oscar töreninde tartıştıktan sonra yıllar boyu konuşmadılar. Ünlü İtalyan yönetmen Pier Paolo Passolini, İtalya’da bir varoşta yüzünden araba geçilerek öldürüldü.

Özellikle Shakespeare yapıtlarındaki performansı tartışılmaz olan “Sir” ünvanlı Lawrence De Olivier, “Rüzgar Gibi Geçti”nin güzel yıldızı Vivien Leigh ile evliydi. Çift Leigh’in kıskançlıkları sonucu boşandı.

Olivier, büyük bir Atatürk hayranıydı, Atatürk’ü beyazperde canlandırmayı hep çok istedi. Öyle ki sanatçının yapımcı oğlu Tarquin Olivier de bunun için yıllarca uğraştı, lobilerle mücadele etti, maddi destek aradı.

Sinema tarihinin en güzel yüzlerinden biri olarak kabul edilen Vivien Leigh, yaşlandıkça kaybolan güzelliğinden dolayı girdiği depresyondan asla çıkamadı. Su gibi para harcadı, borç içinde öldü.

Atatürk’e hayran bir diğer “Sir” de Sean Connery. Fakat ona göre Atatürk gilmi imkansıza yakın gibi bir şey. Bakın neler söylemiş üzülerek:

“Müthiş bir Atatürk hayranıyım. Lord Kingros ve Andrew Mango'nun “ATATÜRK” kitaplarını okuduktan sonra onu canlandırma isteğim çok şiddetliydi. Ama aklıma yıllardan beri bu projenin nasıl baltalandığı gelince hislerime gem vurdum. Aslında Türkler'in yardımı olmadan bu film yapılamaz. Her şeyin hallolduğunu ve mekanların o zamanki duruma getirildiğini farzedelim... Belki bunlar sağlanabilir ama bazı insanların duyguları, örneğin Ermeniler'in daha önce yaptıkları gibi bu projeyi engelleyeceklerinden eminim...”

Grace Kelly, Monaco Prensesi olmadan önce de çok zengin ve sosyete bir aileden geliyordu. Güzelliğinin yanı sıra sayısı hayli kabarık olan gönül ilişkileriyle de ünlüydü.

John Wayne (gerçek adı John Wayre K. Tucson) bir masondu. Arizona’da 56 numaralı Marion McDaniel Locası’nda 9 Temmuz 1970’de tekris oldu, 10 Temmuz 1970’de kalfalığa geçti ve 11 Temmuz 1970 tarihinde de Üstatlığa yükseltildi. John Wayne sonradan bir Hollywood Locası’na katıldı ve ölümüne kadar Masonik düzenini korudu.

Wayne, California, Glendale, De Molay Şapitirinin, Los Angeles’te de Al Malaikeh Shrine’ının üyesiydi. Kendisine, İskoç Ritine Şeref 33 derecesi verilmişti. Tekris Olduğu Mation McDaniel Locası, “The Duke” diye anılan John Wayne’nin anısına özel bir merasim önlüğü yapmıştı.

Sinemada korkunu babalarından Alfred Hitchcock, her filminde fonda küçük bir sahnede mutlaka görünürdü. Sevenlerince bile hep “tuhaf bir adam” olarak nitelendi.

“Kuşlar” filminin çekimleri sırasında başrol oyuncusu Tippi Hedren’e kuşların saldırdığı bir sahnede oyuncuya haber vermeden üzerine gerçek kuşları saldı. Ciddi ciddi yaralanan oyuncu yönetmen “stop” demediği için rolünü yarıda kesemedi ama asılnda artık oynamıyor gerçekten çığlık atıyor, debeleniyordu.

Neden sonra Hitchcock “stop” dediğinde ise ona bağırıp çağıran Tippi Hedren’i sakinleştirmek mümkün olmadı. Oyuncu o kadar kızmıştı ki ünlü yönetmene tazminat davası açtı ve davayı da kazandı.

Hitchcock’un tepkisi ise her zamanki gibi soğukkanlıydı: “Neden bu kadar abartıyor anlamıyorum, sonuçta film çekiyoruz”.

Bu olaydan bir süre sonra Hedren, sonradan kendisi gibi oyunculuğu seçecek olan küçük kızı Melanie (Melanie Griffith) için Hollywood’daki evlerinde çok büyük bir doğumgünü partisi düzenledi. Parti günü küçük Melanie’ye gelen hediyelerden biri, güzelce paketlenmiş uzunca, dikdörtgen bir kutuydu. Kutuyu açtıklarında karşılarına bir tabut çıktı, tabutun içinde de annesine tıpatıp benzeyen balmumundan heykeli yatıyordu. Sonrasında bu olayı unutamayan Melanie psikolojik tedavi görmek zorunda kaldı.

Elia Kazan “Bir Yaşam” adlı kitabında James Dean’le karşılaşmasını şöyle anlatıyor: “Romanı senaryolaştırmakta olan Poul Osborn bana bir oyunda kısacık rolü olan bir genci görmemi tavsiye etti. İlkin James Dean’i hiç gözüm tutmadı yine Marlon’u (Brando) düşünmeye başladım. Ama Osborn’un gönlü olsun diye James Dean’i Warner'ın New York ofisine davet ettim. İçeri girdiğimde o bir kanepenin kenarına oturmuştu. Yüzü gereksiz yere somurtuktu. Bundan hoşlanmadığım için onu beklettim. Buna göstereceği tepkiyi merak ediyordum. Galiba baskın çıkmıştım, odama çağırdığım zaman o küstah ifadesi silinmişti. Çene çalmaya yeltendim ya Jimmy’nin hiç sohbeti yoktu. Öylece oturup birbirimize baktık. Bana motosikletiyle gezmeyi önerdi. Gezintiden zevk aldığımı söyleyemem, çünkü Jimmy gösteriş yapıyordu. Büyük kent trafiğini umursamayan bir taşra çocuğuydu. Ofise döndüğümde Osborn’u aradım ve bu çocuğun aynen romandaki Cal olduğunu söyledim. Jimmy’i yakınımızda oturan John Steinbeck’e gönderdim. Sonradan “'Resmen Cal değil mi'' diye sordum. “Resmen Cal” dedi. Havaalanına gitmek için Jimmy’i oturduğu kenar mahalleden aldık. İsterseniz inanmayın, ama elinde kağıda sarılıp iplerle bağlanmış iki paketle çıkageldi.O lüks limuzine öyle aykırı kaçıyordu ki!”.

James Dean 30 Eylül 1955 sabahı araba yarışına katılmak için Hollywood’dan yeni Porsche’siyle birlikte ayrıldı. Kazadan önce otoyolda James Dean’e ceza kesen polis “Eğer biraz yavaş gitmezseniz Salinas’a bir daha hiç gidemeyebilirsiniz” dedi.

66 ve 41 No’lu yolların keşiştiği noktaya yaklaşıldığında; karşı şeritten gelen Ford kamyon Porsche’nin şeridine kaymaya başladı. Ford’un sürücüsü zorlukla direksiyonu toparladı. Sonra Porsche’un tam önündeki 66. karayoluna dönmek için yeniden şerit değiştirdi. Ford yine sürücüsünün kontrolünden çıktı. Ünlü aktörün son sözü: “Şu adam dursa hiç fena olmaz” idi.

Clark Gable, 1934’de oynadığı “Bir Gecede Oldu” adlı filmde gömleğini çıkardığında içine atlet giymediği görülmüş. Bu sahneden sonra dönemin kadınları atlet giyen erkekleri aşağılar olmuş. Bunun üzerine atlet satışlarında yüzde 75’lik bir düşüş yaşanmış.

Carole Lombard, Clark Gable’a bir görüşte aşık olmuş. Gable’ın otomobil tutkusunu bilen Lambard, ilk çıktıkları gece ünlü aktöre ‘Model T’ Ford hediye etmiş. Arabanın üzerine beyaz ve kırmızı renklerde kalpler işleten Lombard, Gable’a yolladığı nota da “Beni deliye çeviriyorsun” diye yazmış.

1939'da evlendiklerinde Hollywood’un ideal çiftlerinden biri olarak gösterildiler. Lombard ile Gable üç yıl boyunca çiftliklerinde tavuk yetiştirerek ve birbirlerine “anne, baba” diyerek yaşadılar. Kavga ettiklerinde Lombard, Gable’a barışmak için güvercin gönderirmiş.

Lombard 1942'de uçak kazasında öldü. Gable 67 yaşında öldüğünde son eşi Kay tarafından vasiyeti üzerine Lombard’ın yanına gömüldü.

22 yıl boyunca bir dargın, bir barışık yaşayan Richard Burton ve menekşe gözlü yıldız Elizabeth Taylor Hollywood'un en çok konuşulan çiftlerinden biriydiler. İkili 1963'te Roma'da 'Kleopatra'nın çekimlerinde tanışmış, Burton günlüğüne Taylor için “Pornografinin sınırlarını zorlamamı sağlayacak kadar vahşi bir güzelliği var” diye yazmıştı.

Çift, iki kez evlenip boşandı. Burton 1984’de öldü. Taylor, öldüğünde Richard Burton’un yanında gömülmek için ünlü aktörün son eşini ikna etme çabalarını sürdürüyor.

Elizabeth Taylor’ın Burton’dan önce kalbini kaptırdığı isim “Devlerin Aşkı”nda başrolü paylaştığı Rock Hudson’dı. Fakat aşkına hiçbir zaman karşılık bulamadı. Yıllar sonra “O’nu baştan çıkarmak için çok uğraştım ama o bana dönüp bakmadı bile” açıklamasında bulunmuştu.

Çekimler sırasında Rock Hudson’ın eşçinsel olduğunu öğrendikten sonra yakın dost oldular. Hatta Hudson’ın eşcinselliğini gizlemek isteyen yapımcılarca bir süre sevgili gibi lanse edildiler. 50’lerin ortalarında dedikodular yayılmaya başlayınca, Hudson’ın menajeri, Rock Hudson’ı, sekreteri Phyllis Gates`le evlendirdi. Yalancı evlilik üç yıl sürdü.

Michael Caine’in İstanbul’u çok sevdiğini, birkaç yılda bir gizlice İstanbul’a geldiğini, en sevdiği yerin Kapalıçarşı sokakları ve Sirkeci olduğunu ve aralardaki meyhanelere takıldığını biliyor muydunuz?

Liza Minelli’nin de annesi olan ve çocuk yaşta üne kavuştuğu “Oz Büyücüsü”nün tatlı genç kızı rolüyle hafızalara kazınan ünlü aktrist Judy Garland’ın yaşamı ise canlardırdığı rollerden çok farklıydı. Sert bir anneydi, fırtınalı beş evlilik yaptı, alkol ve ilaç bağımlısıydı. Hayattan öyle bezmişti ki sevenlerine bir keresinde “47 yaşıma geldim, demek ki 412 yaşındayım!” diye seslenmişti.

Anne-baba mesleğini seçerek oyuncu olan Jamie Lee Curtis, Janet Leigh ile Tony Curtis’in kızları olmanın bedelini küçük yaşta tanık olduğu aile kavgaları ve parçalanmış bir ailenin çocuğu olmakla ödedi. Neredeyse gözleri önünde yapılan çapkınlıkları unutamadı. Babasını kolay affetmedi.

Debbie Reynolds ile oyuncu kızı Carrie Fisher’ın anne-kız ilişkisi Shirley McLaine ile Meryl Streep’in oynadıkları bir filmle sinemaya bile uyarlanacak kadar çalkantılıydı. Şaşalı kariyeri uğruna kızını ihmal eden Reynolds, neredeyse alkolik ve uyku hapı müptelası olduğu ilerleyen yaşlarında kendisi gibi oyuncu olan kızıyla arasını düzeltmeye çalıştıysa da Fisher, çoktan kalp kırıklarıyla dolu aşkları atlatamamış orta yaşlı bir kadın ve uyuşturucu ve alkol bağımlısı olmuştu. Yine de herkisi de toparlanma sürecinde elele vermeyi ve bağımlılıklarından kurtulmayı başardı

1991’de Las Vegas’ta alelacele küçük bir kilisede evlenen Richard Gere ile top model Cindy Crawford’ın yüzükleri alüminyum folyodan birer alyanstı. Angelina Jolie önceki eşi Billy Bob Thornton ile kot pantolon ve beyzbol kepleriyle evlendi ve çılgın çift daha sonra sağlıklarını hiçe sayarak kollarını kesip kan kardeşi oldular.

Julia Roberts 14 Haziran 1991’de Kiefer Sutherland ile yaşamını birleştireceği törene saatler kala tıpkı başrolünde oynadığı “Kaçak Gelin”deki gibi müstakbel eşini terk etti.

Yahudi lobisinin hakimiyetindeki Hollywood’da pek çok ünlünün Hizbullah ve Hamas’ı kınayan bir bildiriye imza attığını biliyor muydunuz? Sylvester Stallone, Bruce Willis, Nicole Kidman, Michael Douglas, James Woods, Dennis Hopper, Danny Devito, yönetmen Ridley Scott, tenis oyuncusu Serena Williams ve medya patronu Rupert Murdock. Bildiriye imza koyan isimlerden yalnızca birkaçı.

Mel Gibson’ın yönettiği, Hz. İsa’nın son günlerini konu alan, uzun işkence sahneleriyle ve Yahudileri karaladığı iddiasıyla Kuzey İrlanda'da Protestanların, Fransa'da Katoliklerin, tüm dünyada da Yahudilerin tepkisini çeken “Çile” adlı filmi, Teksas'ta bir kişinin işlediği cinayeti itiraf etmesini sağladı.

İtirafçı kişi 75 yıl hapse mahkum oldu. Gibson filmin çektiği tepkilerin ardından daha yumuşatılmış versiyonunu çektiyse de Yahudilerin yanıtı netti: “Artık çok geç”.

Gibson geçen yıl sarhoş araba kullanmaktan tutuklanmış ve tutuklandığı sırada da Yahudilere küfürler yağdırmış sonra da özür dilemişti.

Siyasi çalışmalarının yanı sıra Dalai Lama ile olan yakın ilişkileri ile de dikkat çeken aktör Richard Gere, 2005 Mayısı’nda Filistin’de yapılan seçimler için Filistinliler'e bir reklam filminde “Merhaba, ben Richard Gere, tüm dünya adına konuşuyorum. Bu seçim zamanı sizin yanınızdayız. Gidin ve oy kullanın. Bu gerçekten önemli” çağrısında bulundu.

Savaş ve Bush karşıtı olan ve bu yönde kampanyalara imza atan Amerikalı aktrist Susan Sarandon ve yönetmen/oyuncu eşi Tim Robbins’e ise sürekli tehdit mesajları yağıyor.

ABD’li yönetmen David Lynch, 1960’larda Hintli Maharishi’nin geliştirdiği “toplu halde icra edilen transandantal meditasyon yöntemiyle dünyaya barış getirmeyi hedefleyen” bir proje çerçevesinde, Doğu ile Batı arasında çok önemli bir ülke olduğunu ifade ettiği Türkiye’de bir “barış üniversitesi” açılmasının amaçlandığını açıkladı.

George Clooney evinde domuz besliyor. Nicholas Cage rol gereği canlı bir hamam böceği yemiş. Nicole Kidman’ın ise kelebekten ödü patlıyor. Şimdilerde “Scientology” tarikatının önde gelen üyelerinden olan Tom Cruise’un ünlü olmadan önceki tek hayali ise rahip olmaktı. Angelina Jolie’nin ki ise daha da ilginç, cenaze levazımatçısı.

Cumhuriyet İMECESİ

En Çok...

okunanlar

yorumlananlar

beğenilenler