Ölümünün 23 Yılında Behice Boran

Yayınlanma tarihi: 10 Ekim 2010 Pazar, 07:26

Toplumsal tarihe materyalist görüş açısından yaklaşan herkes şöylesi bir sonuçla yüz yüze gelir: İster ekonomik, politik, ekinsel olsun, tarihsel öneme sahip tüm toplumsal olguların kökeninde yatan ana neden ancak sınıf savaşımları gerçeği ile açıklanabilir. Yine buna koşut olarak, olguların yönlendirilmesinde sınıfların rolü denli önderlerin de büyük payı bulunduğu unutulmamalıdır. Bir başka anlatımla önder, adına davrandığı sınıfın tek kişide yoğunlaşmış bir biçimi olarak da betimlenebilir.

Tarihte nice olgular vardır ki, önderin istenciyle yürüyüp gitmiştir. Örneğin Spartaküs, Attila, İskender, Fatih, Lenin, Mustafa Kemal, Mao, Fidel Castro bu konuda usa ilk gelenlerdir. Bunlara toplumsal ilerlemenin öncüleri de diyebiliriz. Kimi önderler de tarihin akışını tersine çevirmiştir. Çevirmekle de kalmamış içinde yaşadığı toplumu karanlığa süreklemiş ve hatta tüm dünyaya cehennem azabı yaşatmıştır. İtalya’da Benito Mussolini, Almanya’da Adolf Hitler buna en canlı örneklerdir.

Tarihsel sürecin kimi evrelerinde sınıfların öndersiz kaldığı, bu alanda da bir kısırlık yaşandığı olmuştur. Bizde 80 sonrası hem sağda, özellikle hem de solda siyasal önderlik konusunda ortaya çıkan boşlukla birlikte toplumsal, ekonomik, politik alanlarda da uzun süreli bir bunalım yaşanmıştır. Böylesi bir ara dönem ortamının tozu dumanı içinde önceleri Özal’ın başını çektiği ANAP, giderek de AKP ve onun genel başkanı Recep Tayyip Erdoğan tarih sahnesine çıkmıştır. Tıpkı Avrupa’da I. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında çıkan ekonomik bunalım sonucunda İtalya’da faşizmin, Almanya’da Nazizmin ortaya çıkışı gibi...

Bu kısa ve genel açıklamadan sonra gelelim yazımızın asıl konusu olan soldaki öndersizlik sorunsalına. Türkiye’de 12 Eylül faşizminden en büyük yara alan kuşkusuz sol kesim olmuştur. 80 öncesi Türk solunun en güçlü ve örgütlü legal partilerinden biri olan Türkiye İşçi Partisi (TİP), 12 Eylül’de kapatılıp genel başkanı Behice Boran yurtdışına çıkmak zorunda kalınca yurtiçinde yarattığı boşluk tüm zorlamalara karşın bugün bile doldurulamamıştır. Boran sürgünde yaşamını yitirince bu boşluğun daha da derinleştiği görülmüştür.

Behice Boran’ın ölümünün üzerinden 23 yıl geçmesine karşın solda ortaya çıkan bu boşluğun neden doldurulamadığı sorgulanmalıdır elbet. Bunu yaparken kimi gerçekler de yüreklice vurgulanmalıdır. Çünkü siyasal önderler öyle fırından ekmek çıkar gibi çıkmıyor.

Acılar, çileler, ayrılıklarla dolu bir savaşım koşullarının sınavından adım adım geçerek, tıpkı bir dağcının tırmanışı gibi gelip doruğa yerleşiliyor. Bürokrat ataması gibi gelenler ise uzun ömürlü olmak şöyle dursun, kısa zamanda tarih sahnesinden silinip gidiyorlar. Sonrasında da ne adları kalıyor uslarda ne de anımsanacak ürün ve etkinlikleri...

Sınıf savaşı

Türkiye işçi sınıfının başöğretmeni, legal sosyalist savaşımın önderi Behice Boran yaşasaydı bugün 100 yaşında olacaktı. Ve belleklerde hâlâ bütün canlılığı ile dipdiri duruyorsa, bunun nedenini siyasal tutumundaki kararlılığı denli, bu uğurda verdiği sınıf savaşımının derinliklerinde aramak gerekir öncelikle. 1942’de girdiği Türkiye Komünist Partisi saflarından başlayıp 1962 sonlarında TİP’e katılmasıyla süren politik süreçte neler yaşamadı ki... İşkenceler, cezaevleri, sürgünler onu yıldırmak şöyle dursun, örs ile çekiç arasında dövüle dövüle çelikleşmesinin birer gereçlerini oluşturdu sadece.

Bir siyasetçi olmanın yanı sıra bir bilim insanı ve barışsever olan Boran, 1939 yılında DTCF sosyoloji doçenti olarak atandığında aynı fakültede öğretim üyesi olan Niyazi Berkes, Pertev Naili Boratav gibi artık bir kürsü sahibiydi. Ama çok sürmeyecek, siyasal nedenlerle bu kürsüden de ayrılacaktı. Türkiye’nin Kore’ye asker göndermesine karşı çıkacak, bu konuda bildiriler dağıtarak halkı aydınlatmaya çalışacak ve bir barışsever olarak bunun bedelini 1951’de ilk tutuklanmasıyla ödeyecekti.

O yüzünü salt Türkiye’ye de dönmemiş, “Selam Türkiye’nin ve dünyanın aydınlık geleceğine” söylemiyle politik yaklaşımına evrensel bir boyut getirmişti.

Şili’de 1970 yılında serbest seçimlerle iktidara gelen ilk Marksist devlet başkan Salvador Allende’nin 11 Eylül l973 günü faşist general Pinochet tarafından bir darbeyle devrilip öldürülmesinden büyük acı duydu. Partisinin düzenlemiş olduğu “Şili Halkıyla Dayanışma” gecelerinde yaptığı konuşmalarda bu acısını dile getirmekle yetinmeyip, faşizmin çizmeleri altında ezilen Şili halkına sahip çıkmıştı.

Bu tutumu onun dünya devrimlerine nasıl baktığının da bir göstergesiydi. Çünkü Behice Boran, bilimsel sosyalist iktidar savaşımında her türlü legal olanakların sonuna değin kullanılması ve zorlanmasından yanaydı. Burjuvazinin, “Anayasayı bir kere delsek ne olur” örneğinde olduğu gibi, koyduğu yasa ve yasaklara çoğu kez kendisinin bile uymadığı gerçeğini çok öncelerden görüp, sosyalistlerin de bu yasakları delerek legal örgütlenme konusunda bir çıkış yolu aranmasını sürekli gündemde tuttu.

12 Mart askersel karışmasıyla genel başkanı olduğu TİP kapatılmış ve kendisi de 15 yıl hapse mahkûm olmuştu. 1974’te aftan yararlanıp cezaevinden çıkınca hemen kolları sıvadı ve kendinin de doğum günü olan (1 Mayıs 1910) 1 Mayıs 1975’te ikinci TİP’i kurdu ve ölene değin bu partinin genel başkanı olarak yaşadı.

1970’li yıllarda Türkiye’de bilimsel sosyalist devinme çok parçalıydı. Gerek legal, gerekse illegal alanda birden fazla parti ayrı kulvarlardan ama aynı amaçlar için savaşım vermekteydi. Bu kitlelerde güvensizliğe, sosyalist savaşımda zayıflığa neden oluyordu.

1980’den sonra yurtdışındaki zorunlu sürgün yıllarında bu sorunun çözümüne ilişkin çalışmalara da önderlik etti. Artık tek kulvardan yürümenin zamanı gelmişti, belki geçiyordu bile...

Aslında bu süreç TİP içinde daha 1979 yılında başlamış, “Tek Parti Tek Cephe” kararlarıyla bu istem kendini açığa vurmuştu. 12 Eylül 1980 Askersel Devirmesi olmasaydı, en azından TİP ile TKP’nin birleşmesi daha o yıllarda gerçekleşme şansı bulacaktı.

Avrupa’daki sürgün günlerinde çalışmalarını bu konu üzerine yoğunlaştırdı. 1987 yılında Türkiye İşçi Partisi ve Türkiye Komünist Partisi’nin birleşerek Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin oluşmasında son görevini de tamamlamış oldu. Bu oluşumu Brüksel’de yaptığı bir basın toplantısında açıklamaya giderken son derece hastaydı. Nitekim bu toplantıdan üç gün sonra, 10 Ekim 1987 yılında yaşama gözlerini yumdu.

Dava arkadaşları onu unutmadılar. Her yıl düzenledikleri anma toplantılarıyla onun siyasal geleneğini yaşatmayı sürdürdüler. Bu yıl Behice Boran’ın doğumunun 100. yılı olması nedeniyle en yakın dava arkadaşı Nihat Sargın’ın (ne yazık ki Sargın da bugün ölüm döşeğinde yaşam savaşı veriyor) evinde bir araya gelerek, 2010 yılını “Behice Boran Yılı” yılı olarak kararlaştırıp sonradan düzenledikleri bir basın toplantısıyla kamuoyuna duyurdular.

Bu bağlamda hazırladıkları izlencesi doğrultusunda yıl boyu sürecek çeşitli etkinlikler düzenlemekteler. Bunların başında da Boran’ı tüm yönleriyle anlatan üç ciltlik bir kitabın TÜSTAV Yayınları arasında yakında okurlarla buluşacağı beklentisi var.

A+ A-

Okumadıklarınız

Bu kategoriye ait, henüz okumadığınız haberler listelenmektedir. Tümünü görüntülemek için tıklayınız.