Son Haberler

Biz Bizi Giydirenleri Biliyoruz

Yayınlanma tarihi: 25 Aralık 2008 Perşembe, 07:11

İslamiyet öncesi Türklerde kadın, elçi kabullerinde, şölenlerde, kurultaylarda, harp ve sulh meclislerinde hazır bulunurken, Osmanlı döneminde hareme kapatılan kadın ancak, 18. yüzyılda o da büyük kentlerde, kapalı ev hayatından çıkıp, evinin ön yüzünde görünür.

Sinekli Bakkal’ı okuduğumuzda, Rabia’nın yetenekleriyle, cesaretiyle var olduğunu ve kendine bu özellikleriyle Mevlevi Dede ile eski bir rahibi hayran edebildiğini görüyoruz. Bunları yapmakta nasıl başarılı olabildiğine ve en önemlisi nasıl kendi olabildiğine baktığımızda, üzerinde bir baba baskısı olmadığı görülür. Babası diğer evlerdeki babalara benzemez; o bir sanatçıdır; Rabia’nın erkek kardeşi de yoktur. Bir erkek kardeşi olsa ve eğer o da babası yerine imam dedesine çekecek olsaydı, Rabia bunları yapıp kendi olabilecek miydi diye düşünürüm. Bunca yıldır ve halen yaşadığımız töre cinayetlerine kurban edilen kadınlarımızı düşününce sanırım mutlak yanıt kocaman bir “Hayır!” olacaktır. Yetmişli yıllara geliyoruz, hepimizin özgürlük ve eşitlikten yana bir dünya için görüş beyan ettiği yıllar. İşte, burada da açıkça görüyoruz ki, yine bizlere şekil verilmekte. Bu özgürlük içinde eşitimiz saydıklarımız öncekiler gibi olmasa da başka bir biçimde ama yine bize biçim vermekte. Kızlar, bu etkiler içinde süslenip giyinmekten kaçınmakta, erkekse kızlara “bacı” demekte. Ama her ikisinde de yurt sevgisi ön planda.

Seksenli yıllara geliyoruz, Türkiye’nin durdurulduğu yıllar... Behice Boran, Oya Baydar gibilerin sürgünde olduğu yıllar. Doğan boşluğu siyasal İslamcılar, postmodernistler ve ikinci Cumhuriyetçiler doldurmakta gecikmiyor. Siyasal İslamcılar, Köy Enstitüleri gibi bir önemli eğitim kurumundan yoksun bırakılmış halkı, eğitimde, sağlıkta ve diğer gereksinimlerinde yanına çekiyor. Bunların içindeki kadınlarımız yavaş yavaş türbana kayıyor. Diğer oluşumların etkisi içinde olan kadınlarımız da bu suskunluk ortamında cinsel özgürlüğünün peşine düşüyor. Ülkeye yetmişli yıllardan bambaşka rüzgârlar egemen.

Ama, biz, yani kadınlar, tüm bu yeni oluşumların toplumca duyulan bir gereksinim sonucu doğmadığını, ülkeye egemen bu yeni rüzgârların dıştan sadır olduğunu biliyor ve görüyoruz... Türbanı kadın takmıyor, taktırılıyor; cinsel özgürlüğünün peşinde giden kadın değil, onu yolundan şaşırtan birileri var. Evet, biz yalnızca dün ve bugün değil, bir karanlık zamandan beri bizi giydirenlerin kim olduğunu biliyoruz.

Şimdi, bizim gibi kadınların bugün nerden nereye geldiğimize dikkat çekmek istiyorum.

Duruşma sonrasıydı. Başkâtip hanım odaya gelip az önce duruşmadan çıkan bir bayan avukatın kaleme girerek beni, saçımı ve başımı övdüğünü, kendilerinin de “Bizim hâkim hanım pantolon dahi giymez” dediklerini anlattı. Pantolon konusu doğruydu; ben fakültede dahi, çok ender pantolon giyerdim.

Yine, o günden iki yıl sonra duruşmadayım. Kıştan yeni yeni çıkıyoruz, baharda olduğumuzu söyleyebilirim. Duruşma esnasında sağda görüş alanıma yakın bir yerde duran genç bayan avukatın cüppesi açılır gibi oldu ve hemen dizinin üstündeki eteği görüldü. Kendi kendime şöyle söylendiğimi anımsıyorum: Bu kadar da olmaz ki!.. Sonra kendime şaşakaldım! Yaşamı boyunca elbise ve etek giymeyi seçmiş biri, nasıl oluyor da dizinin üstünde etek giymiş genç bir hanımı ciddiyetsizlikle suçluyordu! Odama döndüğümde genç meslektaşıma bu türbanın yalnızca kullananların kafalarını örtmekle kalmadığını, çevresindeki insanların da kafasının içini örttüğünü söyledim ve şaşkınlıkla ekledim “A! Demek ki, ben onun için epeydir pantolon giyiyorum.” Evet ben bir yıldır üç pantolon edinmiş ve eskiden kendini elbise ve etek giyerek daha iyi duyumsarken artık pantolonla daha rahat hisseder bir insan haline dönüş- müştüm.

Görülen şu: Onlar bizi yalnızca giydirmiyor, bize biçim de veriyorlar!..

Biz bizi giydirenleri biliyoruz!.. Biz, kadın ve erkek; egemen kılınan sistemlerin ürünü olduğumuzu da...

Biz her şeyin farkındayız! (Umran Sölez Tan E. İstanbul Ağır Ceza Yargıcı)

A+ A-
Cumhuriyet İMECESİ