Yargıda Kriz

Yayınlanma tarihi: 29 Aralık 2008 Pazartesi, 08:30

Anayasal kurumların başında olanların, her türlü söylemlerinde dikkatli olmaları, kamuoyunu yanıltıcı yöntemlerden kaçınmaları ve çelişkiye düşmemeleri hem kendileri hem de temsil ettikleri kurum yönünden çok önemlidir.

862 belediyenin tüzelkişiliklerini kaldırarak köye dönüştüren 5747 sayılı kanunun uygulanmasına ilişkin İçişleri Bakanlığı genelgesinin (davacı belediyeye hasren) iptaline dair Danıştay Sekizinci Dairesi’nce verilen karar üzerine Başbakanın ayaküstü açıklaması ile başlayan yargı krizi, bunu izleyen Anayasa Mahkemesi Başkanlığının basın duyurusu, Danıştay Başkanlar Kurulu Kararı, açıklamalar ve Yüksek Seçim Kurulu Başkanlığının bildirisi ile doruk noktasına ulaştı. Birçok konuda olduğu gibi bu konuda da medyada yanlı ve birbirinden çok farklı haber ve yorumlar yer aldığı için işin özü kayboldu; bir bütün olarak krizin hukuki değerlendirmesi yapılamadı.

Krizin başlıca nedeni ve çıkış noktası Anayasa Mahkemesinin, 6/5 oyçokluğu ile verdiği 31.10.2008 günlü, 153 sayılı kararıdır. Anayasa Mahkemesi bu kararı ile, ana muhalefet partisi tarafından adı geçen yasanın birçok kuralının iptali için açılan davayı, esas itibarıyla reddetmiş; ancak belli durumlardaki belediyelerle nüfuslarının iki binin üzerinde olduğunu ileri sürerek Türkiye İstatistik Kurumu tarafından gerçekleştirilen nüfus sayımı sonuçlarına yasal süresi içinde dava açan belediyeler yönünden iptal kararı vermiştir. İdare hukuku kurallarına göre idari işlemlerin yapıldıkları tarihten itibaren hukuka uygun oldukları varsayılır. İdari işlemlerin yürürlüğe konulup uygulanabilmeleri, daha doğrusu yürütmenin ve idarenin hareketsiz kalmaması, icraat yapabilmesi için böyle bir kabul zorunludur (idari işlemlerin hukukiliği karinesi). İdari işlem ve kararlar, ancak o işlemi yapmış olan idari otoritenin işlemini iptal etmesi, düzeltmesi halinde veya idari yargı yerince verilecek kararlarla ortadan kalkarlar. Türkiye İstatistik Kurumunun bir belde için saptadığı nüfus sayısı da sonucu itibarıyla bir idari işlemdir; yukarıdaki kural gereğince doğru ve hukuka uygun kabul edilir; salt bu işleme karşı idari dava açılmış olması işlemin hukukiliğini ve yürürlüğünü etkilemez.

Anayasa Mahkemesinin bu kararına göre, nüfusunun iki binin altına düşmediği sebebine dayalı olarak dava açan bir belediye, davası reddedilse, yani nüfusunun iki binin altında olduğu yargı kararı ile doğrulansa dahi tüzelkişiliğini koruyacak ve 29 Mart 2009 tarihinde yapılacak yerel seçimlere katılabilecektir. Bu durum ise nüfus sayısı itibarıyla aynı durumda olan belediyeler arasında farklı bir uygulamaya neden olacak; nüfus sayısı iki binin altına düşüp dava açmamış olan belediyeler için büyük bir haksızlık teşkil edecektir. İdari yargı yerinde dava açmakla birlikte henüz yürütmenin durdurulması veya iptal kararı verilmeden böyle bir ayrıma ve eşitler arasında farklı bir uygulamaya neden olduğu için Anayasa Mahkemesi kararı öncelikle bu noktadan hukuka aykırıdır.

Yüksek Mahkeme

Anayasa Mahkemesi aynı kararında nüfus sayımı sonuçlarına karşı açılacak olan davalarda, görev alanı dışına çıkarak, idari dava açma süresinin başlayacağı tarihi de belirlemiştir: 1982 Anayasası, yargı düzeninde tek yüksek mahkeme sistemini benimsememiş, geleneksel uygulamayı sürdürerek görev alanları farklı, ancak hukuki konumları eşit birden fazla Yüksek Mahkemekurmuştur. Bunların görev alanlarını, yetkilerini ve önemli usul kurallarını ilgili maddelerinde göstermiş olmakla beraber tüm mahkemeler için geçerli olmak üzere yargılama usullerinin kanunla düzenlenmesi ilkesini benimsemiştir. Anayasa Mahkemesi de yüksek mahkemelerden biridir; kuruluşu ve yargılama usulleri anayasa ve 2949 sayılı yasa ile düzenlenmiştir. Görev, yetki ve usul kurallarının yasayla düzenlenmiş olması, tüm yargılama sürecinin bu kurallar çerçevesinde yürütülmesini zorunlu kılar. Yüksek mahkemelere anayasa ve kuruluş yasaları ile verilen görevler tekelniteliğindedir; bunlar kendi görev alanları içinde yetkili ve egemendirler. Kendi görev alanları dışına çıkamazlar; başka bir yüksek mahkemenin görev alanı içinde kalan bir konuda karar veremezler. Başka bir anlatımla esas ve usule ilişkin konular ve sorunlar görevli ve yetkili mahkeme tarafından incelenir ve çözümlenir; bu mahkemelerce ulaşılan sonuçlar, verilen kararlar tüm kurum, kuruluş ve kişiler yönünden bağlayıcı niteliktedir. Aksi yolda verilen kararlar görevli ve yetkili mahkemeye müdahale anlamını taşır ve mahkemelerin bağımsızlığı ilkesine ters düşer.

İdari dava açma süresi ayrıntılı olarak İdari Yargılama Usulü Kanununda düzenlenmiş, kanundaki boşluklar ve ayrıntıya ilişkin hususlar uzun yılların verdiği deneyim ve birikimle Danıştay tarafından içtihatlarla doldurulmuş ve geliştirilmiştir. Dava açma süresi konusunda, zaman zaman Danıştay daireleri arasında da farklı görüşler oluşmakta, görüş ayrılıkları yasal yöntemlerle giderilmektedir. Hal böyle iken Anayasa Mahkemesinin tüzelkişiliği sona eren belediyeler için, yeni bir yasal düzenleme niteliğinde, dava açma süresinin başlayacağı tarihi saptaması hem görev ve yetkisi dışındadır; hem de Danıştay dahil idari yargı yerlerinin görev alanlarına açık bir müdahaledir. Kaldı ki Danıştay Sekizinci Dairesinin kararı, ilk derece mahkemesi olarak verdiği ve usul yasasında gösterilen yöntem ve aynı yargı düzeni içinde temyiz edilmesi mümkün olan bir karardır. Önce Başbakanın, onun hemen arkasından Başbakana hukuki destek sağlamak amacını taşıdığı aşikâr olan Anayasa Mahkemesi Başkanının yaptığı basın duyurusu ile henüz kesinleşmemiş olan bu karara karşı yönelttikleri eleştirilerin haklı hiçbir yanı bulunmamaktadır.

Okuyucular bundan sonrasını gazete ve te- levizyondan izlediler. Çok hızlı gelişen süreç içinde başkanın açıklamalarını yöntem ve içerik yönünden ayrıca değerlendirmek gerekiyor:

Basın duyurusu Anayasa Mahkemesi Başkanlığısıfatı kullanılarak açıklanmış; böylece duyurunun kamu tarafından Anayasa Mahkemesi adına ve onu temsilen yapıldığı izlenimi yaratılmıştır. Başkanvekilinin ve sekiz üyenin bu duyurudan bilgileri olmadığını ve ona katılmadıklarını açıklamaları üzerine, başkan yeni bir açıklama yapmış ve duyurunun kendisi ile beraber karara olumlu oyla katılan üyeler adına yapıldığını söylemek zorunda kalmıştır.

İkinci açıklama

Anayasal kurumların başında olanların, her türlü söylemlerinde dikkatli olmaları, kamuoyunu yanıltıcı yöntemlerden kaçınmaları ve çelişkiye düşmemeleri hem kendileri hem de temsil ettikleri kurum yönünden çok önemlidir. Yüksek mahkemeyi temsil görev ve yetkisine sahip, bu sıfatı ile de mahkemede birliği ve bütünlüğü sağlama yükümlülüğü olan başkan, ikinci açıklaması ile yüksek mahkemeyi neredeyse ikiye bölmüş, mahkemede büyük bir çatlağa neden olmuştur.

Yüksek Seçim Kurulunun başkanvekili eliyle aynı akşam yapmış olduğu kısa açıklamanın son cümlesi ise hem çok anlamlı hem de o gün yaşanan olayları özetleyen ve noktalayan bir nitelik taşımaktadır. Mahkeme başkanının bu açıklamayı iyi değerlendirmesi gerekir.

Ne Anayasada ne de Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanunda, Anayasa Mahkemesine verdiği kararları yorumlamak, açıklamak, bu kararları izlemek, kararların uygulanmasında yol göstermek, diğer mahkemeleri uyarmak, yönlendirmek gibi bir görev ve yetki verilmemiştir. Açıklama altı üye adına başkan tarafından yapılmış olduğuna göre kurum olarak Anayasa Mahkemesi değil, açıklamayı yapan başkan yasada yer almayan bir yetkiyi kullanarak anayasayı bizzat kendisi ihlal etmiştir.

Anayasa Mahkemesinin çoğunluk kararının ve başkanının söylemleri ile yargıda yarattığı bu kriz, Anayasa Mahkemesi Başkanının bu göreve seçim pazarlıkları sonucunda geldiği; kendisinin gerek öğrenim durumu gerekse fikri yapısı itibarıyla Anayasa Mahkemesi Başkanlığı görevini yürütemediği yolundaki görüşlerde büyük haklılık payı olduğunu ortaya koymuştur. Eğer bu doğruysa sadece başkanı eleştirmekle yetinmek haksızlık olmaz mı? Onu seçenlerin bu sonuçta hiç mi payları yok?

Nuri Alan Emekli Danıştay Başkanı

A+ A-

Okumadıklarınız

Bu kategoriye ait, henüz okumadığınız haberler listelenmektedir. Tümünü görüntülemek için tıklayınız.