Son Haberler

A+ A-

"İnsan yaptıklarının değil, yapacaklarının toplamıdır"

Devlet koruması altında kalan çocuklar bayramlarda hatırlanır bu ülkede. Şovenist duygularla vicdanların temizlendiği, ünlüsü ünsüzü kameralar eşliğinde ziyaret edilen mekanlar olagelmiştir yıllardır çocuk yuvaları.
Yayınlanma tarihi: 14 Ağustos 2012 Salı, 20:03

Oradaki çocuklar ve gençlerin hikayeleri hem çok merak edilir hem de yeterince ilgi gösterilmez. Zamanı gelip devlet korumasından ayrıldıkları ve kendi ayakları üstünde durdukları noktada ise zaten ilgilenmeye gerek kalmadığını düşünülür. Devlet koruması altında büyümüş, o kalkanın altından çıkınca da yollarını yine devlet desteğiyle bulmaya çalışmış bir grup gencin çabasıyla yeni bir oluşum filizleniyor. Hayat Sende Gençlik Akademisi Derneği, ezberleri bozacak bir oluşum. 

Derneğin Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Abdullah Oskay, devlet koruması altında, yuva ve yurtlarda büyümüş. Yurttan ayrıldıktan sonra erken yaşta evlenerek, en çok özlemini duyduğu aile ortamına geç de olsa sahip olmuş. Abdullah Oskay ile devlet koruması altında büyümeyi, ayrıldıktan sonra yaşanan sorunları, toplumun bakış açısını, medya kanalıyla yaygınlaşan nefret söylemini ve Hayat Sende Gençlik Akademisi’ni konuştuk. Bu vesileyle hem onun hikayesini hem de devlet koruması altında büyüyen çocuk ve gençlerle ilgili doğru bilinen yanlışları öğrenmiş olduk.

-Nasıl bir ortamda büyüdün. Nasıl yaşar, nasıl hisseder devletin korumasında büyüyen çocuklar?

Devlet koruması altında büyümek bambaşka bir şeydir. Ünlü filozof Platon’un “Devlet” diye bir kitabı var. Burada Platon ideal devleti ele alır ve der ki: “İdeal devlette çocuklar doğar doğmaz tüm anne ve babaların elinden alınacak ve devlet tarafından bakılıp büyütülecek. Böylece, kimse kimsenin annesi-babası ya da çocuğu olduğunu bilmediği için herkes herkese anne-baba, kardeş, çocuk diye bakacak ve birçok sorun kendiliğinden çözülerek ideal devlete ulaşılacaktır.” İşte yurtta kalmak, Platon’un idealize ettiği bu devlet tipine benzer bir yaşam. Biz,hepimiz, anne ya da babası olan veya olmayan, kardeştik. Ne iltimas ne kayırmacılık. Aynı kaplardan yemek yemek, aynı bardaklardan su içmek, Kızılay dağıtmış gibi aynı giyinmek, aynı şekilde saçlarını kestirmek, yatakhanede çalan bir müziği onlarca kişi aynı anda dinlemek. Bu durum tabii çok büyük ve güçlü bir alt kültürün ortaya çıkmasına neden oluyor. Bu kimlik yurtta kalan kimseyi ömrünün sonuna kadar takip ediyor, istesen de kaçılamayan bir kimlik, çünkü burada karakterler şekilleniyor.

-Ne kadar süre devlet koruması altında kaldın?

11 yıl boyunca yuva ve yurtta kaldım. Dolu dolu, iyisiyle kötüsüyle, dostluğuyla ve herşeyiyle. İyi okullar kazandım, iyi yerlere geldim. Ve her zaman, bazen kızsam üzülsem de, devletime hep dualar ettim. İyi ki vardı ve geç modernleşen bu ülkede, modernleşmenin sihirli çubuğunun değdiği şanslı çocuklardandım.

-Devlet aynı zamanda yuvadaki çocukların velisi mi oluyor?

Yuva deyince herkesin aklına ana-babası belli olmayan, camiye bırakılan ya da polis tarafından bulunan kimseler geliyor, ama gerçek öyle değil. Amerikan filmlerinden etkileniyoruz denir hep, aslında Türk filmlerinden de etkileniyoruz. Devlet koruması deyince aklınıza şu gelsin: Özü geç modernleşen bu ülkenin, hızlı ekonomik dönüşüm süreçlerine entegre olamamış, ya da kapitalizm öncesi üretim süreçlerinin devam ettiği ve sosyal devletin gelişmediği alanlarda, yani  Anadolu’nun ücra bölgelerinde yaşayan ailelerin, fakirlikten ya da hastalıktan etkilenen çocuklarını devletin koruma altına alması. Tabii aralarda bazı marjinal durumlar da vardır ama ezici çoğunluk bu.

Soruna gelirsek... Veli, yuvadaki ve yurttaki öğretmenler ya da sosyal hizmet uzmanları. Veli toplantımıza onlar gelir giderdi. Her şeyimiz onlardı. Otorite figürlerimiz, taklit ettiklerimiz,  sevdiklerimiz ve nefret ettiklerimiz. Geneli iyi niyetlidir. Severdim hocalarımı. Yuva ve yurtlardaki insan kaynakları kalitesi düşüktür diye eleştirmek isterdim ama ülkenin insan kaynağı kalitesi nerede ki zaten.

-Kaç yaşında ayrıldın yurttan? Yaş sınırı 18 diye biliyorum, ne oluyor 18 yaşında yurttan ayrılınca, nasıl devam ediliyor hayata?

Ben yurttan 18 yaşında evlenerek ayrıldım. Benim özlemim sıcak yuvaydı. Özellikle kahvaltıları çok severdim. Bazen sağda solda ev kahvaltılarına misafir olurdum ve o sıcak ince belli cam bardağındaki çayı içmeye ve ekmeğe vişne reçeli sürmeye bayılırdım. Forrest Gump filminde Forrest’ın en sevdiği ses  Jenny’nin sesiydi ya, benim en sevdiğim ses de çay karıştırma sesiydi.

Ayrılınca ne mi oldu? Memur oldum; zaten Sosyoloji okuyordum, bıraktım. Benim için öncelik para kazanmaktı. Sonrasında ise memurken sınava girdim ve Dokuz Eylül Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünü dereceyle bitirdim. Kalkınma Ajansı’na girdim, uzman ve birim başkanı olarak çalıştıktan sonra tekrar devlete uzman kadrosunda döndüm. Hayat bu şekilde aktı gitti ve iki çocuk sahibi olduk bu arada. Eşim de kamu çalışanı ve aynı yuva ve yurtlarda büyüdük. Çocukların adı ise Arda ve Polen Ada. Polen dünyaya güzellikler ve çiçek saçsın istedik.

Devlet korumasından dediğin gibi 18 yaşını doldurunca ayrılırsın ama istisnaları da var. Üniversite eğitimine devam ediyorsan kalırsın ve okulun devam ettikçe devlet gene seni korur, destekler ve oku diye elinden geleni yapar. Bir de kız çocuklarının gidecek yeri yoksa işe girinceye kadar devlet koruması altında kalır. Devletin yaklaşımı her zaman olumlu ve iyi niyetlidir. Biz kaymakam ve valilere baba deriz mesela. Ne sorunumuz olsa onlara koşardık ve kapıları bize hep açıktı. Bayramlarda bizi ziyarete gelirlerdi ve hiç ihmal etmezlerdi. Yurtta kalan ya da ayrılan çocuklara da her zaman destek verirler ve işe girinceye kadar en kötü ihtimalle kurumlarında yardımcı hizmetler pozisyonunda geçici olarak işe alırlar.

- Devlet koruması altında kalanlar yurttan ayrıldıktan sonra kamuda işe başlıyorlar değil mi?

Evet. 3413 Sayılı Tüzük var devlet koruması altında kalanların işe yerleştirilmesi ile ilgili. 1988 yılında İzmir Milletvekili Akın Gönen ve Cemil Çiçek’in katkıları ile çıkarılmış. Önemli bir etkisi var devlet koruması altında kalanların hayatlarının üzerinde. İşe atanacağını bilmek bu çocuklar için tek gelecek ışığı. Bu sayede birçok kötülükten kendilerini koruyarak, geleceklerine ve derslerine sarılıyorlar. Önemli bir sosyal risk unsuru olmaktan çıkıp ekonomik ve sosyal fayda yaratan bireyler oluyorlar. Halihazırda kamuda 35.000 kadar devlet koruması altında yetişmiş memur var. Hemen hemen herkes işe giriyor kamuda. Zaten yuvada kalanlar sizin tahmininizden daha azdır. Hepi topu 717 kadar kuruluşta 10.000 civarında çocuk ve genç vardır. Her yıl ortalama 1.500 genç kamu kurum ve kuruluşlarında eğitim durumlarına göre belli pozisyonlara atanır.

“Gençlik Akademisi ve Sosyal Hizmetler Proje Atölyesi iki temel stratejimiz.”

-Hayat Sende Gençlik Akademisi diye bir oluşum var. Nasıl başladı bu oluşum?

Devlet koruması altında kalan çocuk ve gençler bazı konularda dezavantajlı ve bu nedenle farklı bir alt kültüre sahipler. “Hayat Sende Gençlik Akademisi” de bu grubu örgütlemeye çalışan bir dernek. Dernek 2007 yılında idealist bir grup tarafından kurulmuştu. 2012 yılında dernek bünyesinde bir grup genç, yönetime değişim taleplerini dile getirdi ve genel kurula gidildi. Sonuçta gençlik, tüm dünyada olduğu gibi, gücü ele geçirdi. Genel kurulda eski yöneticileri eleştirenler vardı derneği çoluk çocuğa bırakıyorsunuz diye ama onların yüzünü kara çıkarttık. Müthiş bir kurumsallaşma hamlesi başlattık ve 5 yılda yapılamayanı 3 ayda başardık. Çok olumlu geri bildirimler var ve bu, tamamen devlet korumasında yetişen çocukların insan kaynağı üzerine temellenmesi açısından da oldukça önemli. İnternet sitesini tasarlatmaktan, sloganlarımızı bulmaya kadar bu kurumlarda yetişen gençler çok emek verdi ve inanılmazı başardık. Yola çıktığımızda neredeyse kimse bize inanmamıştı. Yurt derneklerini boşverin diyorlardı. Biz bu algıyla da mücadele ettik ve kendimizi çok iyi konumlandırdık, artık insanlar da yavaş yavaş bize inanmaya başladı.

-Genel amaç nedir peki?

Vizyonumuzda belirttiğimiz şekliyle amacımız: “Devlet korumasında kalan çocukların ve ayrılan gençlerin yaşam kalitelerini artırmak.”  Bu sayede hayata uyumlarının kolaylaşacağını düşünüyoruz.  Hayata uyum demişken gerçekten büyük sıkıntılar var bu konuda. Devlet bakımı  altında olan çocuk gerçekten kapsamlı bir şekilde korunuyor. Devlet varını yoğunu seferber ediyor. Sonra ne mi oluyor? Yaşınız doluyor ve fanusun dışına çıkıyorsunuz. Yurttan ayrılana kadar pazara gitmemişim, bütçe yapmamışım, ekmek bile almamışım. Sinemaya ve süpermarkete ilk defa 18 yaşında gitmişim. Ne bütçe yönetmeyi ne de ev geçindirmeyi biliyorum. İddia ediyorum; bugün devlet koruması altında kalan çocuklara anket yapılsa, yüzde 80’i bulunduğu ildeki ekmek fiyatını bilmez. Bu sıkıntılar nedeniyle ilk yıllar zor oluyor. Biz de dernek olarak devlet korumasından ayrılanların o ilk yıllarını daha az hasarla atlatmalarına yardımcı olmak istiyoruz.

-Nasıl bir strateji belirlediniz amaca ulaşmak için?

Biz temelde iki strateji belirledik: Gençlik Akademisi ve Sosyal Hizmetler Proje Atölyesi. Gençlik Akademisi ile devlet koruması altında kalan çocukların ve ayrılan gençlerin insan kaynakları kalitelerini artırmayı hedefledik. Bunun için de Müzakere ve Arabuluculuk, Toplantı Yönetimi, Programcılık gibi eğitimler vermeye başladık. Bu strateji, gerek ulusal gerekse küresel çapta desteklenen ve kabul gören bir yaklaşım. Artık kalkınma ve gelişme dinamikleri insan kaynağı üzerinden şekilleniyor ve Gençlik Akademisi ile biz de ülkemizin sosyal kalkınmasına hizmet eden önemli bir kaldıraç olmayı hedefliyoruz.
Sosyal Hizmetler Proje Atölyesi ile ise, devlet koruması altında kalan çocuklara yönelik proje yapmak isteyen ve kar amacı gütmeyen tüm kurum ve kuruluşlara destek vermek istiyoruz. Destek derken tabii ki teknik destek. Gençlik derneklerinden ve gruplarından önemli bağlantılarımız var. Bir de Ulusal Ajans sayesinde ülkemizde önemli bir proje kapasitesi birikti ama bu kapasite hala ana merkezlerde yoğun olarak kullanılmakta. Biz ise, Hakkari’den Edirne’ye birçok ildeki kurumlarda yetişip çoğunlukla Ankara’da istihdam ediliyoruz. İstedik ki, geldiğimiz kurum ve kuruluşlardaki proje deneyimi olmayan hocalarımıza proje yazmaları konusunda destekler verelim ve bu sayede de kurum ve kuruluşlardaki kardeşlerimiz için fayda sağlayalım. Bu amaçla Proje Döngüsü Yönetimi eğitimleri verdik ve kurulmamızın üzerinden 3 ay geçmesine rağmen 4 proje yazıp teslim ettik, sonuçları bekliyoruz.

-Devlet koruması altında  kalanların ayrıldıktan sonra tek sorunu bunlar değildir sanırım?

Bazı sorunlar var hep halı altına süpürülen. Ötekileştirilen bir kimlik var. Devlet koruması altında kalan çocuk nefret söyleminin ve ayrımcılığın objesi haline getiriliyor. Bu yüzden çocuklar ve ayrılan gençler bu kimliği taşırken zorlanıyor. Zamanla da bu kimliğin altına girmekten utanır hale geliyor.

-Örnek verebilir misin nefret söylemi ve ötekileştirilme konusunda?

Mesela Maskeli Beşler diye bir film serisi yapıldı. Orada yuvada kalan ve yıllar sonra buluşan bir grup hırsızlık çetesi kuruyordu. Kabadayı filminde yuvada cinsel tacize uğrayan karakter kabadayı oluyor ve elaleme nizam veriyordu. Krikatürlerde yuvalar hep olumsuz tasvir edilir mesela. Dizilerde senaristler sürekli kimsesiz çocukları yuvaya verir. Bu durum, devlet koruması altında kalan çocukların tümünün nesebi belli değilmiş gibi algılanmasına neden oluyor ve tabii ahlaken düşük olarak yaftalanıyoruz.  Oysa devlet koruması altında yetişmiş çocukların eğitim ortalaması ülke genelinin çok üzerinde. Ülke eğitim ortalaması 6,5 yıl. Devlet koruması altında kalanlarda ise bu 13 yıl. Tam iki katı.  Devlet koruması altında yetişen çocukların yüzde 40’ı iki yıllık, yüzde 10’u dört yıllık üniversite mezunu. Spor desen, bu çocuklar sürekli spora yönlendiriliyor ve bu sayede ülkemiz olimpiyat şampiyonları bile çıkarıyor. Kısacası bu çocuklar ülkenin madalya deposu. Ama ne mi oluyor? Yaftalamayı çok seven bir millet olduğumuz ve kötü haberleri çok sevdiğimiz için buralarda kalan çocuklara ilişkin olumsuz haberleri tüm camiaya, Türkiye’nin en büyük ailesine mal ediyoruz. Zaten Türklerde halkla ilişkiler geni yoktur denir. İyi şeyleri de lanse edemedikçe sonuç bir avuç nefret söylemi.

-Bu yapımlardan bazıları da yurtlardaki sorunlara dikkat çekmek istiyor olamaz mı?

Rastlamadım açıkcası. Yurtlardaki sorunlara gerçekçi bakış açısı bizim medyamızla olmaz. Yurtlardaki sorunlar ancak ve ancak etkili çalışan ve denetim yapabilen Amnesty International gibi sivil toplum kuruluşlarıyla olur. Sivil yapılanma da kültürümüzde yok. Sorunlar o zaman nasıl ortaya çıkıyor? York Düşesi Sarah Ferguson geliyor ve gizli kamerayla bir rehabilitasyon merkezinin içler acısı halini çekiyor ve uluslararası medyaya veriyor. Bizim modernleşmenin de yaldızı bir anda dökülüyor. Halbuki olması gereken insanların bu kurumları sık sık ziyaret etmeleri ve yöneticilerine destek vermeleri. Yeri geldiğinde de hesap sormaları.

-Toplumun yuvadaki çocukların yetişme koşulları hakkında fikri olumsuz ya da acıma hissi içeriyor olabilir mi?

Olursa bu yanlış bir tutum olur. Acımak. Kimse kimseye acımasın. Değişime inansın yeter. Eleştirmesin değiştirsin. Değişimin parçası olsun. Başkalarına acıyanlar, bir gün kendileri de acınacak hale düşebilir. Sadece şunun farkında olsunlar: “Bir toplum en zayıfına sahip çıkamayınca dağılmaya başlar.”

“Doksanların o keşmekeş yıllarında politik kültürü lime lime edilmiş bireyler olduk.”

 -Hiç sorun yok mu yurtlarda? Yurtta kalmanın nesi iyiydi nesi kötüydü?

Herkes için değişir, ama benim için nesi iyiydi; okudum herşeyden önce. Ailemde olamayacağım kadar mutlu oldum, ilgilenildim. Tatillere gittim, masa tenisi, satranç, yüzme, bilardo ile kendimi çok yönlü geliştirdim. İş verdi yurt bana. Nesi mi kötüydü; her iktidar üzerinde cirit atmak istiyordu ve doksanların o keşmekeş yıllarında politik kültürü lime lime edilmiş bireyler olduk. Namaz kılmadı diye de ötekileştirildi birileri, kıldı diye de. İktidarlar arka bahçeleri gibi gördü buraları hep. Bazen imkansızlıklar oluyordu ve kimse seni anlamıyordu, bazen de haksızlığa uğruyordun. Ben bilgi yarışmasına gitmeye hak  kazanmıştım ilkokulda, yuvalı olduğum için asil listeden yedeğe düşmüştüm. Müdür uzun bir güzelleme yapıp, bir başka çocuğu almıştı benim yerime. Nefret söylemine de maruz kalıyorsun; örneğin veliler çocuğunun yuvada kalan  biriyle aynı sırada oturmasını istemiyordu. Her suç yuvalı ve yurtludan biliniyordu. Ayrıca etkin çalışan rehberlik hizmetleri ve psikososyal destekler yok.

Dersim’in Kayıp Kızları vakası her yerde yaşanıyor. Kendi adıma şunu söyleyebilirim. Ablam benden 5 yaş büyüktü ama buna rağmen o küçücük yaşında yuvaya gidinceye kadar annem gibi olmuştu. Yuvaya gidince ayrıldık ve 10 sene görüşemedik. O İstanbul’a Darüşşafaka’ya gitmişti ve 10 yıl gelememişti İstanbul’dan. 10 sene sonra geldiğinde de sarıla sarıla ağlamış, katıla katıla gülmüştük. 10 sene ayrı yerlerde kalmışsın, ablam Batı kültürüne hakim, opera dinleyen, İngilizce Mütercim Tercümanlık okuyan biri olmuş, ben ise Avro-Amerikan aydınlanma tezgahından henüz geçememişim. Bahsettiğim alt kültürün etkileri üzerimde. O yıllar ablamla olan karakter çatışmalarından dolayı ablamı hem çok sevdim hem de nefret ettim. Üniversiteye gidince aydınlanmanın yanından geçtik de ablam da rahatladı ben de. Şimdi seviyorum çokça. Bunun gibi onlarcasına şahit oldum, oluyorum. İnsanın bir kardeşinden ayrı kalması üzücü.

-Kürtaj yasağı konusunda tartışmalar yaşanırken Sağlık Bakanı istenmeyen çocuğa gerekirse devlet bakar dedi. Ne düşündürdü bu tartışmalar size?

Burada beni ilgilendiren açıkçası kürtaj boyutu değil. Herkesin farklı bir görüşü vardır, bu soruya cevap verip bir camiaya mal edilmesine neden olabilirim ama tartışmanın yaşandığı günlerde rahatsız olduk. Yalnız ben değil, dernekteki birçok arkadaş rahatsız oldu. SHÇEK Genel Müdürlüğü yapmış biri çıkıp; “Yetimhaneler bunun gibi binlercesini büyütmedi mi?” diyor. Yetimhane kelimesinin kullanımının burada kalan ve buradan ayrılan binlerce çocuk üzerindeki olumsuz etkisinin ancak değerli okuyucuların empati yeteneklerinin gelişmiş olması sayesinde anlaşılabileceğine inanıyorum. Kısacası söylem bizi rahatsız etti. Az önce bahsettiğimiz nefret söyleminin değirmenine su taşıyan bir durum oldu.

“Sosyal kalkınma için stratejik planlara bağış yapın.”

-Dernek amaçlarını gerçekleştirmek için neler yapılıyor şu anda?

Derneğin kurumsallaşma sürecinde birçok deneyimli örgütlenme stratejisti ile görüştük. Bize tavsiyeleri şu oldu: “Kurumsal Kimliğinizi oluşturmadan faaliyetlere başlamayın.” Bunun üzerine hummalı bir çalışma yaptık. Etkili sosyal medya konusunda teknik destek aldık ve sosyal medyada oldukça kapsamlı işler gerçekleştirdik. Sivil alanda 10’dan fazla paydaşla bir araya geldik. Eğitimler aldık, kurumlarımızı ve kardeşlerimizin sorunlarını aktardık. Eğitimlere başladık, 4 adet proje yazdık. 13-14 Ekimde de Kariyer Şenliği var. 18-26 yaş arası 150 gence “Nar Taneleri” projesinin mentörleri tarafından kişisel gelişim eğitimleri verilecek. Eğitimlerin sonunda da bir konser organize edilecek. “Minik Kalplerle El Ele Derneği” var ve bize kurumsallaşma aşamasında çok destek verdiler. Bu konser için de bize destek veriyorlar. Küçük de olsa bir bağış aktaracaklar bu faaliyetin organizasyonu için. Belki meblağ küçük ama yaptığımız işin ciddiye alınır olması bakımından bize inanılmaz bir güven verdi ve bu sayede çalışmalarımızı hızlandırdık. Ama yeter mi, elbet yetmez.  Hep dedik: “İnsan yaptıklarının değil, yapacaklarının toplamıdır.” Varoluşcu felsefeyi benimsedik ve geçmişimizde ne olursak olalım geleceğin bizim ellerimizde olduğunun bilinciyle ona şekil verelim dedik. Hem devlet koruması altında kalan, hem de ayrılan kardeşlerimiz için ekonomik ve sosyal fayda yaratalım istedik. Bu yolda yürümeye devam.

-Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı size destek veriyor mu?

Bakanlık bizim en önemli paydaşımız ancak güven ilişkilerini geliştirmek zaman alacaktır. Bakanlığın bir stratejik planı var. 70 tane sivil toplum kuruluşu çağırılmış ama bir tane bile yurttan ayrılan gençlerin oluşturduğu dernek yok. Güven ilişkilerini yapıcı bir şekilde geliştirirsek gelecekte Bakanlığı sivil topluma taşıyan çok önemli paydaşlardan olabiliriz. Belirtmeden geçmemeliyim, Bakanlık’ta çok ama çok olumlu bir değişim var.

-Bağışçılarınız var mı? Nasıl finanse ediyorsunuz tüm bu organizasyonu?

Şu ana kadar özkaynaklar üzerinden işi çevirmeye çalıştık, çok küçük de bir bağış aldık. İlk hedefimiz kurumsal kimlikti. Daha çok kendi ayaklarımız üzerinde durarak başarmak istiyoruz. Kurumsal kimlik aşamasında çok önemli bir mesafe kattettik. Bağışçılara tavsiyem şudur: Binaya bağış yapmayın. Restorasyona bağış yapmayın. Bunlara bağışlarınızı yatırmaya devam ettikçe, Türkiye’nin ekonomik kalkınması ile sosyal kalkınması arasındaki fark açılacaktır. Bağış yapacaksanız, ciddi kurumsal kimliği olan, stratejik planlara bağış yapın. Hayat Sende Gençlik Akademisi olarak biz buna adayız.

Elif Karaca / http://soylesigunlugu.blogspot.com

Cumhuriyet İMECESİ

En Çok...

okunanlar

yorumlananlar

beğenilenler