Son Haberler

A+ A-

Hepimiz bir gün paket mağduru olabiliriz

Levent Kazak'ın Türkiye'nin gündemindeki 'saçma şeylerden' insanları 'heberdar' etmek için yaptığı 'heberler' üç yılını doldurdu. Kazak, 'Küfür yemiyorsan, sürekli pohpohlanıyorsan ya düzgün iş yapmıyorsundur ya da yandaşsındır. Bizim tarafımız ise belli; biz vicdandan, insandan yanayız' diyor: 'Heberler'i gülmek için izliyorlar belki, olabilir, ama derdimiz güldürmek değil. Göstermek, anlatmak...'
Yayınlanma tarihi: 05 Mayıs 2013 Pazar, 07:36

Levent Kazak mizahla kendi arasında farklı bir köprü kurmuş. Hayattan bağımsız. Onda pek çok şey aynı anda ve ayrı. İşini iyi ve inanarak yapan nadir insanlardan. Kazak, oyunculuk, yönetmenlik, senaristlik ve daha pek çok şeyi yapıyor. Ona göre hepsi özde aynı. “Hikâyeler anlatıyorum. Bazen kullandığım araçlar farklı o kadar.”

 

- “Heberler” üç yılını doldurdu. Memleket coğrafyasında sert de bir iş aslında. Nasıl tepkiler geldi, nasıl geçti bu üç yıl?
- Bizde çizgi çok ince. Herkes herkese ayar veriyor. Çünkü bu ülkede saçma şeyler oluyor. Zaten küfür yemiyorsan ve sürekli pohpohlanıyorsan ya düzgün iş yapmıyorsundur ya da yandaşsındır. Bizim tarafımız ise belli; biz vicdandan, insandan yanayız. Derdimiz var; o da insan. İnsanlar onu gülmek için izliyor belki, olabilir ama bizim derdimiz güldürmek değil. Göstermek, anlatmak...

 

- “Heberler”de hassasiyetleri de iyi gözetmeniz gerekli. Hiç tereddüt ettiğiniz ya da kendinize sansür uyguladığınız oldu mu?
- Bugüne kadar aklımıza geleni söyledik, eleştirimizi yaptık. Korkmadık, tereddüte düşmedik. Ama gündem pamuk ipliği bir dengede duruyor. Mesela Barış Paketi... Biz sinemacılar paketlerle ilk yabancı film alırken tanıştık. İyi bir filmin yanında ikinci ve üçüncü sınıf filmler verilirdi mesela. Türkiye’deki paketler de böyle. Biraz verirken, biraz alıyor... Matruşka gibi, paket içinde paket, saklılar. “Yetmez ama evet”çilerin düştüğü trajik durumu da bu zaten. Paketler Pandora’nın kutusu gibi. Hepimiz bir gün paket mağduru olabiliriz işin özü. Gördük ki paketler iyi değil.

 

- Özel de bir ekip var işin arkasında. Metin kurgusunda kimler var?
- Ümit Alan var, Birgün gazetesinden bilirsiniz, reklamcıdır da bir yandan. Bizim birinci sayfa yazarımız, ilk haberler genelde onun olur. Melikşah Altuntaş var, Bant Mag’ı çıkartan ekiptendir, bizim hem editörümüz, hem yazarımız olur. Dili pistir. Mesela sinema alanında birisine ağır geçirildi diyelim, o işte Melikşah, benimle en ufak bir ilgisi yok! Buradan duyurmak isterim, meslektaşlarımız sonuçta. Jokerimiz, her alanda yazan bir Ferhat Ergün var ki, Heberler’de çok saçma bir şey varsa kesin onundur, şahane bir kafa.. Sercan Sarıkaya’mız var, genelde spor yazar. İlk günden beri değişmeyen ekip bu. Artı geçen sene çok aşamalı bir seçme yaparak yeni yazarlarla çalışmaya başladık, yeni kana ihtiyacımız vardı..

 

- Mizah göreceli; birinin sevdiği diğerinin korktuğu. Kimi de nefret ediyor, çünkü eleştiri açık yaraya tuz dökmek gibi.
- Gülmeyi unutanlar, gülmeyi bilmeyenler, bırakıp gidenler ve korkaklardır aslında. Bizim için ise en önemlisi ezber bozmak. “Heberler” de böyle bir anlayışın ürünü. Zihinlere yerleşmiş olanı bozuyoruz. Ezberleri bozduğunuzda mizah gerçekten anarşist, güçlü olur. Bu ülkenin gerçeklerindeki mizah, yaratılan mizahtan kat kat daha zengin aslında. Gülmek sadece bir refleks olarak kalmamalı, beyne de bağlanmalı. Mesela benim için bir kıstas; birlikte olduğum insanla, çalıştıklarımla aynı şeye gülmek zorundayım. Bu bir paylaşım, ortak payda.

- “Kim Bunlar” bir efsaneydi. Çok önemli bir boşluğu doldurdu. Hem içimizde hem de bu ülkedeki mizah dünyasında. Hem de TRT’ye rağmen! Şimdi nasıl geliyor dönüp baktığınızda?
- TRT o dönemde zamanının çok ilerisindeydi. Bizim protest ve muhalif tavrımıza destek veriyorlardı.

 

- Kadro da acayipti. Levent Tülek, Pelinsu Pir, Peker Açıkalın, Nilüfer Açıkalın...
- “Kim Bunlar” öyle bir projeydi ki; biz hiç tanınmayan oyunculardık, çekmeye başladığımızda stüdyodan çıkmazdık. Uzun süre kapatmıştık kendimizi. Bir gün çok yorgunken, “hadi bir filme gidelim de rahatlayalım” dedik ve sinemaya doğru yola koyulduk. Filmin arasında ünlü olduğumuzu anladık düşünsene! Bir saniyede üne geçiş, şöhret! Yolumuz açılmıştı, sonra hepimiz farklı yerlerine yürüdük hayatın.

- Oyunculuk, yönetmenlik, senaristlik ve daha pek çok şey yaptınız, yapıyorsunuz.
- Hepsi özde aynı. Hikâyeler anlatıyorum. Bazen kullandığım araçlar farklı o kadar.
 

- Kaş’ta da yaşıyordunuz bir dönem, dönülür mü oradan?
- Bir ayağım burada, bir ayağım orada... Orada huzurlu ve güzel bir hayatım var. Bugün orada olsaydık şu saate kadar balığımı tutmuş, bol bol yüzmüş ve diri bir şekilde karşında olurdum. İstanbul, ne yaparsan yap seni meşgul ediyor. Sen uzak kalsan da seni içine çekiyor. Zamanı kontrol etmek mümkün değil. Ama ne yazık ki işler yoğun.
 

-Twitter’da da hareketlisiniz, dilinizin kemiği var mı orada?
- Twitter kullanıcısıyım, çalışırken teneffüs gibi geliyor. İnanılmaz hızlı bir haber kaynağı. Ama elbette insanların vicdanlarını rahatlatıp, hareket etmelerini engelleyen bir yapı. Havasını alıyor gerginliğin ve unutuluyor olanlar. Kendi ismiyle yazmayanlar var, karşı değilim prensipte. Mahlas kullanarak yazmak gerçekten erdem ister. Ben de ilk zamanlarda rahat yazabilmek için mahlas kullandım. Fakat sonra gördüm ki ismimle söyleyemeyeceğim şeyleri söylemeye başladım. Mahlasımın bir maske olduğunu ve ona sığınıp kendimden farklı bir yere gittiğimi gördüm. Sonra kendi ismimi kullanmaya başladım. Kendin olmayınca dozu kaçırıyorsun ve egona yeniliyorsun. Bu çok tehlikeli.

- Fazıl Say’ın maruz kaldığı duruma ne diyorsunuz?
- Elbette saçma, ortaçağ uyum yasaları hayatımıza giriyor artık.

- Sizi yeni sinemada görmek iyi olurdu. Yakında neler var?
- “Heberler” için farklı bir beyazperde düşünüyoruz aslında ama ayrıntılar netleşmedi.
Sinema büyük bir kumar, intihar. Hatta Rus ruleti ama tek kurşunla değil dolu silahla!
“Karagöz-Hacivat” da iyi bir filmdi ama çok kötü battık. Hayatımız seçimler üzerine kurulu. Ben zor olanları seçiyorum, zor olsun diye de değil. Seçtiğim zor oluyor.
 

- “14 üniversite okudum, hepsinden atıldım ve hatırladığım kadarıyla içlerinde basın yayın yoktu” demişsiniz. Neler okudunuz, nelerden atıldınız?
- İngiliz Dili ve Edebiyatı okudum, Mimarlık okudum, Tiyatro okudum. Akademi’de çok bölüm değiştirdim, Resim, Heykel, Fotoğraf, Sahne Tasarımı filan. Sonra İtalyan Dili ve Edebiyatı, Yunanca vs. Sanmayın ki Yunanca öğrendim, heves işte... Liseden beri çalışıyordum, sonra da tiyatro, sürekli turnedeydim. Altan Erbulak’la, Ali Poyrazoğlu ile sahneye mi çıkarsın, yoksa okul mu deseler siz hangisini seçerdiniz?
 

- Yeni oyunlar yazıyor musunuz? Mesela “Cam” çok iyi tepki aldı!
- Yazmaz mıyım? Çok da enteresan bir şey yazıyorum sanki. Sahnede aynı anda ve birbirlerinin boşluklarında oynayan 2 farklı metin olacak, becerebilirsem tabii. Maalesef oyuncular yazmadan belli oldu ve büyük baskı altındayım. Her gün “Bak bir yerden teklif geldi, yazmayacaksan kabul edeceğim...” gibi pis tehditler alıyorum, oyuncu milleti işte.

Her gün bir Cumhuriyet gazetesi alın, aldırın…
Comment disclaimer

En Çok...

okunanlar

yorumlananlar

beğenilenler