Son Haberler

A+ A-

Mustafa Balbay'ın savunmasının tam metni

Cumhuriyet Gazetesi yazarı Mustafa Balbay'ın Ergenekon davasıyla ilgili yaptığı savunmanın tam metni...
Yayınlanma tarihi: 19 Mayıs 2013 Pazar, 20:10

Sayın Başkan, sayın üyeler,
Salondaki herkesi saygıyla selamlıyorum.

Sözlerime savunmaya yönelik sınırlandırmayı kabul etmediğimi, bunun telafi edilemez bir adil yargılama hatası olduğunu vurgulayarak başlamak istiyorum.

Bir maç düşün ki ilk yarısı 250 dakika ikinci yarısı 10 dakika.
Bu kabul edilebilir mi?
Biz ilk savunmalarımızı yaparken, sizin de hissettirdiğiniz genel beklenti şuydu:
Bütün deliller toplandıktan, tüm sanıklar dinlendikten sonra son savunmalarımızı yapacağız. O zamanki konuşma süremiz en az ilk savunmamızdaki kadar olacak. Kimi tanıkların beyanlarına itiraz ettiğimizde bize söz vermediniz, şunu söylediniz: “Savunmanızı yaparken cevap verirsiniz.”

Özellikle bu değerlendirmeniz nedeniyle biz son savunmamızın bu denli kısıtlanmayacağını düşündük.

22 iddianameyi birleştirdiniz, her iddianameyi ötekiyle bağlantılı gösterdiniz, daha önce davası görülmüş 200’ü aşkın dosyayı buraya getirttiniz, bütün bunlardan tüm sanıkların üyesi olduğunu iddia ettiğiniz terör örgütünü sorumlu tuttunuz, savunma için de 2 saat süre veriyoruz, buyurun diyorsunuz.

Dava karmaşık hale geldiyse ve zaman sorunu doğduysa bunun sorumlusu biz miyiz?
Karara giderken mahkemenizin uygulaması şöyle özetlenebilir:

Suçlama sınırsız, savunma sınırlı.
İkinci vurgulamak istediğim konu bu mütalaanın bir bütün olarak içeriğidir.
Bu mütalaa bir hukuki metin değildir.
Bir kişiye iftira atarken bile bundan daha özenli davranılır.
Basit bir trafik kuralını ihlal suçunda bile, aracınızın fotoğrafı önünüze konuyor, şu gün şu saatte şu suçu işlediniz, cezası şudur deniyor.
Bu davada ise size trafik suçu yüklenmesi için aracınızın olmasına bile gerek yok. Telefonda birine, “artık durma, bas gaza” demeniz yeterli.
5 yıl önce iddianame açıklandığında bizim yaşam biçimimizin, sosyal hayatımızın, mesleki faaliyetlerimizin, dünya görüşümüzün suç delili olarak gösterildiğini okuyunca, bu kadarı olmaz diye düşündük. Yargılama sürecinde bunları anlatırız, eğer birazcık vicdanları varsa bunları yazanlar utanır diye düşündük.
Mütalaada gördük ki iddianamedeki her şey kötü bir şekilde kopya edilerek aynen korunmuş.
Savunmalar dikkate alınmamış, kimi yerlerde birkaç satır konup sonuna da, “itibar edilmemiştir” yorumu eklenmiş.
Mütalaada sanıkların kendilerine ilişkin suçlamaların pek çoğu onlar için ayrılan bölümlerde değil. Ya genel olarak davanın tarif edildiği bölümlerde ya da öteki sanıklarla ilgili sayfalarda.
Gerçek anlamda bir savunma yapabilmek için 2271 sayfalık mütalaanın tümünü dikkate almak, çelişkileri, hukuksuzlukları tek tek ortaya koymak gerekiyor. Bu, her şey bir yana zaman sorunu.
Bu karmaşıklığı ortaya dökerken daha karışık bir görüntü verme tehlikesi de var.
Zamanı iyi kullanmak, olabildiğince sade anlatmak ve heyetinizin üzerinde hassasiyetle durduğu hukuki çerçevede kalmak, savunma sınırlarının dışına çıkmamak için şöyle bir yöntem seçtim:
Mütalaada hakkımda istenen cezaların nedenlerinin ve iddia makamınca delillerin sıralandığı bölümleri aynen alıp onlara yanıt vereceğim.

Mütalaanın 268. sayfasında gizli belge bulundurmak temin etmek, kullanmak suçu işlediğim,635. sayfasında kişisel verileri kaydetmek suçu işlediğim,1095. sayfasında hükümeti devirmeye teşebbüs ettiğim iddia ediliyor.2086.sayfada ise dosyanın tamamı kapsamında hakkımdaki delillerin ve hukuki durumun değerlendirmesi var.
Sadece bu bölümleri okuyan biraz sağduyulu bir kişi soracaktır; suç bunun neresinde.
Bu bölümleri cümle cümle okuyup yanıtını vermek istiyorum.
Tutuklandığımda gazeteciydim. Bununla hep övündüm, övünmeye devam ediyorum. Zaten bu mütalaa düzgün okunduğunda benim iyi bir gazeteci olduğumun kanıtıdır.
Tutukluluk süreci sorumluluğumu büyüttü. Siyasal mücadelenin parçası olarak açılan davanın zamanla daha da siyasallaşması ve Türkiye’ye yönelik planların bir parçası haline gelmesi üzerine ben de siyaset gömleğimi giydim.
Bu gömleği sırf beni özgürlüğe taşır diye giymedim. Mücadelemi daha yükseğe taşır diye giydim.
Gazetecilikte kendimi mesleğe ve okurlara karşı sorumlu hissediyordum, siyasette ise tüm Türkiye’ye karşı sorumluluk duyuyorum.
O nedenle bu mütalaaya vereceğim yanıtları Türkiye’ye, Türk milletine gerçekleri anlatmak, olarak değerlendiriyorum.
Benimle ilgili ilk tespitin, Cumhuriyet gazetesinin imtiyaz sahibi ve başyazarı İlhan Selçuk’la yaptığım telefon görüşmeleri olduğu belirtiliyor.
Mütalaanın 25. sayfasında İlhan Selçuk’a telefonda, halkın kıpırdamaya ve eylem yapmaya başladığından bahsettiğim, böyle bir eylemin en son 1991 yılında denendiğini söylediğim belirtiliyor.
14.03.2008 tarihli bu görüşmenin yapıldığı dönemde dünyada bir ekonomik kriz başlamıştı ve Türkiye’yi de etkiliyordu. Çalışanlar da bunun faturasını ödemek istemiyordu. Sözünü ettiğim 1991 yılı Türkiye’de 12 Eylül askeri darbesinin ortadan kaldırıldığı pek çok hakkın geri alındığı yıllardan birisiydi. Sözünü ettiğim, anımsattığım durum bu demokrasi, hak ve özgürlük mücadelesidir.

Aynı sayfada yer alan 15.03.2008 tarihli görüşmede de İlhan Selçuk AKP’nin kapatılması için açılan davaya ilişkin görüşlerini söylüyor. Bir gazetenin başyazarı ile yazarı ve Ankara temsilcisinin bu önemli olay hakkında konuşmasından doğal ne olabilir? Kaldı ki bana ait bir söz yok. İlhan Selçuk’u onayladığım ve “öyle abi” dediğim yazılı.
Bu mantıkla bakılırsa 2008 yılında AKP’nin kapatılmasına ilişkin davayı görüşen Anayasa Mahkemesi üyelerinin “hükümeti devirmeye teşebbüs” ile suçlanması gerekir.
25.sayfada şu paragraf yer alıyor:
“Güler Kömürcü ile Ahmet Hurşit Tolon arasında 11.11.2007 tarihinde gerçekleşen telefon görüşmesinde Tolon’un bir bildiri yayınladıklarını, bu bildiriyle alakalı, ama özellikle iki arkadaşım var benim onlara gönderirsiniz dedim, biri Sayın Mustafa Balbay dediği tespit edilmiştir.”
Benim dışımda iki kişi telefonla konuşuyor ve hazırladıkları bir metnin gazetecilere ulaşmasını tartışıyor. Bana özgürlükte Cumhuriyet’in Ankara temsilci yazarı olmam nedeniyle her gün haber olması, gazetede yayımlanması istemiyle açıklama gönderiliyordu.
25.sayfada benimle ilgili son olarak şu paragraf yer alıyor:
“Emin Gürses ile X şahıs arasındaki Veli Küçük’ün gözaltına alındığı 22.01.2008 tarihinde özetle; X şahsın elindeki bir belgeyle alakalı, ‘Ben bunu şeye yollayayım mı Çölaşan’a?’ Emin Gürses, ‘Çölaşan’a gönder Mustafa Balbay’a gönder’ şeklinde bir görüşme geçtiği tespit edilmiştir. Mustafa Ali Balbay’ın soruşturma kapsamında hakkında işlem yapılan ve teknik takipteki kişiler ile irtibatlarının bulunması üzerine alınan mahkeme kararına istinaden 14.04.2008 tarihinden itibaren iletişiminin dinlenilmesine başlanılmıştır.”
Mütalaada delilden sanığa gidildiği söyleniyor. Ancak böyle olmamıştır. Dava seyrine bakıldığında tutuklanması, yargılanması planlanan kişiler hiçbir delil değeri taşımadığı açık olan telefon görüşmeleri, sosyal ve mesleki faaliyetleri suçmuş gibi gösterilerek işlem yapılmıştır. Bunun en somut örneği benim durumumdur.
Hakkımda teknik takip kararı alınmasına neden olan 3 telefon görüşmesi mütalaada aynen yukarıdaki gibi yer almıştır.
İlhan Selçuk gazetenin başyazarı ve imtiyaz sahibi, ben de Ankara temsilcisi ve köşe yazarıyım. O bana telefon edince düşüncelerini dinlediğim, onun sözlerine sohbetin gelişi çerçevesinde karşılık verdiğim için suç işlemiş oluyorum.
Böylece savcılar bir suç daha üretmiş oluyor:
Düşünceleri dinleme suçu!

Yukarıda aktardığım son telefon görüşmesinde iki kişi kendi aralarında gazetelere ulaştırmak istedikleri bir bilgiyi kime göndereceklerini tartışıyorlar.
Burada üretilen suçun türü şu:
Tanınmış ve ulaşılabilir gazeteci olma suçu!
Mütalaanın 1095. sayfasında yer alan hükümeti devirme girişiminde bulunma iddiasını cümle cümle yanıtlıyorum:
Suçlama:
“Sanık Mustafa Ali Balbay’ın örgüt yöneticisi İlhan Selçuk ile birlikte, örgüt yöneticisi Sanık Mehmet Şener Eruygur ile örgütsel toplantılara katıldığı, görüşme konularını not alarak günlük şeklinde yazdığı halde hiçbir yerde yayınlamadan sildiği, halbuki bu eylemlerinin gazetecilik faaliyeti olduğunu savunduğu, bir gazeteci için çok değerli olan bu notların kamuoyunu bilgilendirme görevi kapsamında olmadığı…”
Yanıt:

Benim bilgisayarımdan çıktığı iddia edilen notlarla ilgili yıllardır spekülasyon yapılıyor.
Mesleği şehirlerarası otobüs işletmesinde şoförlük olan bir kişiye, “ Sen son 10 yılda binlerce yol kat etmişsin, doğru mu “ diye sorulduğunda yanıtı, “ evet binlerce kilometre yol kat ettim, onlarca şehre gittim” olacaktır. Aynı kişiye, “Bu zaman diliminde şu kadar kaza yapmışsın, şu kadar kişinin de ölümüne neden olmuşsun” derseniz, itiraz edecektir.
Israr edilirse, ispat edin diyecektir.
Ben bugüne dek 5 bini aşkın köşe yazısı yazmış, 30 kitap kaleme almış, yüzlerce habere imza atmış bir gazeteci olarak elbette pek çok not tuttum. Bunların da büyük çoğunluğunu işlevini tamamladığını düşündükten sonra iptal ettim.

Yukarıda verdiğim örnekte olduğu gibi, “Sen not tutmuşsun” dendiğinde ilk refleksim, “Gazeteci tabi ki not tutar” şeklinde oldu. “Bazı kişilerle yüzlerce kez telefonla görüşmüşsün” dendiğinde de, rakamı biraz abartılı bulmakla birlikte, “Gazeteci olarak görüşmüş olabilirim” yanıtını verdim.
İddianame ve eklerini görünceye dek gerçeği bilmediğim için tahminlerde bulundum. Örneğin, “Bunlar silmiş olduğum notlardır” dedim ya da “Evet, benim bu tür notlarım olabilir” dedim.
Ancak suçlandığım konular için gösterilen delilleri inceleyince bir hukuk devletinde olamayacak, akla dahi getirilemeyecek bir durumla karşılaştım.
O da şuydu:
Notlar yeniden üretilmişti, Cumhuriyet gazetesinin santral telefonu benim kişisel telefonummuş gibi işlem görmüştü.
Her ikisinin de hiçbir tartışmaya yer vermeyecek şekilde ispatlayacak durumdayım.
Ben ana hatlarını paylaşacağım, ayrıntılarını avukatlarım anlatacaklar.

Sezer
Suçlama:

“… Cumhuriyet Çalışma Grubu ekibiyle Cumhurbaşkanı arasında köprü görevi gördüğü, örgüt yöneticisi sanık İlhan Selçuk ile dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile dönemsel görüşmelere katıldığı, hükümetin atama ve yasama faaliyetlerinin engellenmesi için yapılan görüşmelerde bulunduğu, öğrendiklerini sanıklar Levent Ersöz ve Hasan Atilla Uğur ile paylaştığı…”
Yanıt:
Türkiye’nin 10.Cumhurbaşkanı hükümeti devirme suçunun önemli bir unsuru olarak mütalaadaki yerini almış.
Bir Cumhurbaşkanı ile görüşmek her gazeteci için çok önemli bir mesleki ayrıcalıktır.
Ben Ankara Temsilciliği ve köşe yazarlığı dönemime karşılık gelen 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’le de, 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’le de karşılıklı saygı, nezaket ve insani ilişki çerçevesinde diyalog kurdum.
İddianamede Sezer’le yaptığım görüşmelerin “terör örgütü ilişkisi” olarak yer alması üzerine Kasım 2009’daki mahkeme huzurunda yaptığım ilk savunmada bunu eleştirdim. Eğer iddia edildiği gibi, ben Cumhurbaşkanı’nın mesajlarını şüphelilere iletmişsem, bu işlerim nedeniyle terör örgütünün köprü elemanı isem Cumhurbaşkanı örgütün neresinde?
Cumhurbaşkanı, başta Başbakan ve Genelkurmay Başkanı olmak üzere devletin belli katlarıyla belli periyotlar halinde görüşür. Bunun dışında istediği kurumdan istediği kişi ya da herhangi bir kesime mesaj verecekse en son seçeceği kişi herhalde gazeteciler olacaktır.
Sorgum sırasında bu konulara dikkat çektiğimde savcı Nihat Taşkın 24 Kasım 2009 Salı günü aynen şunu söyledi:
 

“Cumhurbaşkanı bunların dışında.”
Bu cümle 20. Celse tutanaklarının 18. Sayfasında yer almaktadır. Hal böyleyken mütalaada, ilk iddianamedeki dayanıksız savları tekrarlamanın anlamı nedir?
Bu durumda akla, acaba bu mütalaa mahkeme savcılarınca yazılmadı mı geliyor.
Ne mutlu iddia makamına ki, mütalaanın onlar tarafından yazılmadığı düşüncesi hakim.

Suçlama:
“...3 Mart 2004 tarihinde kurulan Ulusal Birlik Hareketi toplantılarına katıldığı, görev aldığı...”
Yanıt
İddianamenin ve mütalaanın birçok yerinde konu edilen bu toplantıyı her şey bir yana bütün büyük gazetelerin Ankara temsilcileri izledi. Ben de izledim ve gazetede gözlemlerimi yazdım.
Görev aldığım iddiası gerçek değil. Bu iddiayı ortaya atanın görevimin ne olduğunu da açıklaması gerekir.
Bu toplantı, mütalaada sanki gizli yapılmış, bu davaya ilişkin soruşturma başlayıncaya dek kimsenin haberi olmamış, benim olduğu iddia edilen notlarla birlikte açığa çıkmış gibi konu ediliyor. O günlerin gazetelerine bakıldığında görülecektir ki, pek çok gazete birinci sayfasında yer vermiş.
Mademki bu toplantı iddia makamına göre darbe ortamı hazırlamak için çok önemli bir aşamaydı, onca katılımcısından konuşmacısına kadar hiç kimseyi tanık olarak dahi neden dinlemediniz?
Burada amaç bana yönelik suç ve delil üretmek. 

Vatan

Suçlama:
“...ilgisinin olmadığını söylediği Vatansever Kuvvetler Güçbirliği’nin onursal üyesi olduğu...”
Yanıt:
Bu derneğin başkanı huzurunuzda savunmasını da yaptı. Dernek hakkında çeşitli nedenlerle üç kez yapılan soruşturmada ise takipsizlik kararı verilmiş. Yasadışı bir kurum değil.
Yani onursal üye olsam da bunun suç unsuru oluşturacak bir yanı yok. Ancak benim bu dernek yöneticileriyle herhangi bir diyaloğum olmadı. Kendi aralarında yaptıkları bir değerlendirmede aralarında benim de olduğum kamuoyunca tanınmış, bu dava kapsamında adı geçmeyen pek çok kişiyi onursal üye yapmaya karar vermişler. Ancak bu gerçekleşmemiş. Ben de bunu sizinle birlikte dernek başkanı Taner Ünal’ın mahkemede verdiği ilk ifadede öğrendim.

Hükümet
Suçlama:

“Türkiyem Topluluğu’nda görev aldığı, sanık Mustafa Özbek’in kontrolünde bulunan Art’de mevcut hükümeti yıpratıcı, menfi propaganda faaliyetlerine katıldığı...”
Yanıt:
Bu anlatılan çerçevesinde bir suç ceza yasasının hangi maddesinde var?
Evet ben Emin Çölaşan’la birlikte 1999’dan itibaren 5 yıl NTV’de 5 yıl da ART’de olmak üzere televizyon programı yaptım.
Ecevit hükümetinin de olumsuz yönlerini eleştirdik, daha sonraki Erdoğan hükümetinin de.
Ben bugün de bir milletvekili olarak hükümetin yanlışlarını eleştiriyorum. Önümüzdeki seçimlerde insan haklarına saygılı, hukukun üstünlüğüne inanmış, toplumu germeyen, karşıtlık değil ortak duygular üreten, sorunları kullanan bir iktidarın, gelmesi için çaba harcıyorum.
İlle de bir darbe arıyorsanız, mütalaadaki bu cümle demokrasiye yönelik bir darbe girişimidir.

 
Genç
Suçlama:

“...Türkiye’de darbeler tarihinde önemli yere sahip olan ve Başbakanın idamı ile sonuçlanan 27 Mayıs darbesinin sembolü olan “Genç Subaylar Tedirgin” şeklinde manşetlere imza attığı...”
Yanıt:
Bu davanın bir özelliği de her şeyin, önceden üretilmiş olan suça, sözüm ona delil olarak kullanılmasıdır.
“Genç Subaylar Tedirgin” manşeti Başbakan’la Genelkurmay Başkanı’nın 20 Mayıs 2003 günü yaptıkları görüşmenin içeriğine ilişkin bir haberden başka bir şey değildir.
Bugünkü iktidarın ilk aylarında, zaman yetersizliği nedeniyle ayrıntılarını sıralayamayacağım pek çok konuda tartışma vardı.
Bunları görüşmek üzere Başbakan’la Genelkurmay Başkanı bir araya geliyor. Bir gazeteci de bu görüşmenin ana hatlarına ulaşıyor ve haber yapıyor.
Örneğin o görüşmenin konularından biri 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’nın kutlanış biçimine dönemin Mili Eğitim Bakanı’nın getirdiği eleştiri idi.
Aradan 10 yıl geçti bugün de ulusal bayramlarımız hala tartışma konusu. Hatta tartışma bugün daha da derinleşmiş durumda.
Bir siyasetçi olarak vurgulamam gerekirse ben ulusal bayramlarımızın hak ettiği biçimde kutlanmasından ve birleştirici özünün korunmasında yanayım.
Bugün ne yazık ki bu özü yaralanmış durumdadır.
Bu manşetin yayınlandığı 20 Mayıs 2003’ten 2 gün sonra 25 Mayıs’ta bir basın toplantısı düzenleyen Genelkurmay Başkanı Org.Hilmi Özkök bir tedirginlik olduğunu, bunun sadece gençlerde değil, tüm kesimlerde bulunduğunu söylemiştir.
Özkök mahkeme huzurunda tanık olarak verdiği ifadede bu düşüncelerini yinelemiş ve benim iyi bir gazeteci olduğumun altını çizmiştir.
Heyetiniz Özkök’ün ifadelerine doğal olarak ayrı bir önem verdi, mütalaada da savcıların o ifadeleri kullandıkları görülüyor.
Bir bütün olarak bakıldığında bu ifadeler benim lehimedir.
Özkök’ün kimi endişeleri, benim kullanılmış olduğum yönündeki değerlendirmeleri kendi düşünceleridir.
Bir gazeteci öncelikle gerçeğin peşindedir. Gerçeği bulur ve yazar. Onun her kesimce farklı yorumlanması gazeteciyi bağlayan bir durum değildir.
Ben kendimi kimseye kullandırtmadım. Haber kaynaklarım oldu ve ben o kaynakları kullanarak gerçeklere ulaşmaya çalıştım. Örneğin, bu mahkeme de benim haber kaynağım, ilham kaynağım oldu. Hapiste yazdığım kitaplardan bazılarını buradan ilham alarak kaleme aldım.
Burada benim özellikle dikkatimi çeken ve zaman sınırları çerçevesinde etraflıca yanıt vermek istediğim cümle şu:
“Başbakan’ın idamı ile sonuçlanan 27 Mayıs darbesi...”
Evet bu ülkede bir Başbakan idam edildi. Nasıl edildi? Mahkeme kararıyla.
Keşke 27 Mayıs 1960 olmasaydı.
Keşke 26 Mayıs 1960 olmasaydı.
Keşke Menderes, Zorlu, Polatkan idam edilmeseydi.
Mademki geçmişimizle yüzleşmekten yanayız, gelin bunu ucundan kıyısından değil, bir bütün olarak yapalım.
Menderes’i idama götüren mahkeme Türkiye tarihinin en kötü, bir o kadar da en çok ders alınması gereken sayfalarından biridir.
O mahkemenin başkanı hukuksuzlukları eleştiren sanıklara şunu söylemiştir:
“Sizi buraya tıkan (koyan) irade böyle istiyor.”
Keşke o mahkeme baskılara direnseydi, egemenlerin hukukunu değil, hukukun egemenliğini savunsaydı.
Menderes, iktidar yerleştikten bir süre sonra yargıda büyük bir değişiklik yaptı.
Emeklilik yasası getirdi, belli bir yaşın üstündeki tüm hakimleri devre dışı bıraktı. Bunların önemli bir bölümü yüksek mahkeme hakimleriydi. Onların yerine kendisine daha bağlı olacağını düşündüğü kişileri yüksek mahkemeye atadı.
Ve Menderes’i kendi yükselttiği yargıçlar arasından kurulan bir heyet idama mahkum etti.
Orada kalmadı...
1960’taki üç idam, 1971’de karşılığını getirdi. O dönemin egemenleri de bu kez “3’e 3” dediler.
Menderes, Zorlu, Polatkan’a karşılık Deniz, Yusuf, Hüseyin...
Denizleri de bir mahkeme heyeti idama mahkum etti.
O döneme ilişkin çok önemli bir ayrıntıyı heyetinizle ayrıca paylaşmak istiyorum.
Sıkıyönetim mahkemelerinin kurulmasından sonra dönemin gençlik hareket partilerine katılan herkesin “Anayasayı ortadan kaldırmak” amacıyla suç işlediği kararı dayatıldı. Böylece İstanbul’da gösteriye katılandan Ankara’da araç yakana kadar herkesin aynı davada yargılanmasının önü açıldı.
İstanbul 1 nolu Sıkıyönetim Mahkemesi hukuksuz olduğu düşüncesiyle buna karşı çıktı.
Bunun üzerine 12 Mart yönetimi 1 nolu Sıkıyönetim Mahkemesi’ni lağvetti Ankara’daki mahkeme bu hukuksuzluğa “Elverdi”.
Ali Elverdi’nin başkanlığında kurulan ve “Mevcut yasalar bunun için elverişli” düşüncesinden hareket eden mahkeme Denizlere idam kararı verdi.
Menderes’in idamını mütalaaya taşıdığı için iddia makamına teşekkür ederken heyetinizi o mahkemelere bugün hangi gözle bakıldığını mütalaa etmeye çağırıyorum.

 Er er
Suçlama:

“...Danıştay Cinayeti sonrasında ‘Er er Ergenekon, Gel Her Yere Kon’ türü yazılar kaleme alınarak kamuoyunda böyle bir örgütün olmadığı algısı yaratmaya çalıştığı, 2008 yılında örgüte yönelik başlatılan soruşturma sürecinde aynı söylemi yayarak soruşturmayı sulandırmaya çalıştığı...”
Yanıt:
Bu davanın bir özelliği var; sanık çürür ama delil hiçbir zaman çürümez. Eğer bir delil işlendiği iddia edilen suçla ilişkilendirilmemişse hukuken olması gereken delil olma özelliğini yitirmelidir. Ama bu davada öyle değil.
Bunun somut örneği benim 2 Haziran 2006 tarihli, “Er er Ergenekon, Gel Her Yere Kon” başlıklı yazım.
Savcılar, gazeteci Aslı Aydıntaşbaş’ın tanık olarak ifadesini alırken benim bu yazıma ilişkin sorular da yönelttiler.
Savcıların iddiasına göre Ergenekon’a ilişkin ilk yazıları ben yazmıştım. Aydıntaşbaş’a, “Siz Ergenekon haberlerini yaparken Balbay’dan mı esinlendiniz” diye sordular.
Oysa bu mümkün değildi. Aydıntaşbaş’ın Sabah’ın Ankara temsilcisi olduğu dönemde yazdığı Ergenekon’a ilişkin manşet haberler 25-27 Mayıs 2006 tarihliydi. Benim yazı 4-5 gün sonraydı.
Ben bunu o günlerin gazete küpürleriyle mahkemeye iletince mütalaada aynı yazı bir başka şekilde “suç unsuru” yapılmış.
Savcılara göre daha önce Ergenekon’la ilgili yazıları yazmakla yani Ergenekon’un varlığını duyurmakla suçlanan ben, mütalaada aynı savcılara göre bu kez Ergenekon’un olmadığına ilişkin yazılar yazmakla ve böylece bu soruşturmayı sulandırmakla suçlanıyorum.
Üstelik aynı yazıyla.
Durumun özeti şu:
Delil sabit, suç müteharrik.
Bir başka deyimle delil sabit, suç değişken.

Slogan
Suçlama:

“...Örgüt mensuplarına slogan ürettiği...”
Yanıt:

Hangi örgüt mensubuna hangi sloganı üretmişim?
Eğer bu bir suç ise bunun delilinin gösterilmesi gerekir.
Ben Türkçe’yi çok seven, iyi kullanmaya çalışan bir yazarım. Benim yazı başlıklarım da mütalaanın kimi yerlerinde sanki suç unsuruymuş gibi yer alıyor.
Türkçe’nin içinde barındırdığı zenginlikleri kullanmayı sevmem araştırmacıların da dikkatini çekmişti. Tutuklanmadan birkaç yıl önce Adana Çukurova Üniversitesi’nden iki öğretim üyesi “Balbay’ın Dili” başlıklı bir araştırma yapmıştı. Burada benim kullandığım dilin pek çok özelliğinden söz edilirken, akılda kalan uyaklı sözcükler bulmama da değiniliyordu.
Bu çalışma bana ait “gizli belgeler” arasında yer alıyor.
O dönem beni sevindiren, Türkçe üzerine daha çok eğilme sorumluluğu veren bu araştırmanın ve bu gücümün bir suç unsuru olarak karşıma çıkacağını hiç düşünmemiştim.

 
Panel
Suçlama:

“...Ergenekon terör örgütünün kontrolü altında bulunan sivil toplum örgütlerinin faaliyetlerine katıldığı, konferans, panel vs.de kamuoyunu yönlendirme faaliyetleri içinde bulunduğu...”
Yanıt:

Buna sadece pes diyorum. Demokrasinin vazgeçilmez bir unsuru siyasi partilerse öteki unsuru da sivil toplum kuruluşlarıdır.
Terör örgütü kontrolü altında olduğu saptanıp hakkında dava açılmış bir örgüt var mı ki, ben bu suçu işlemiş olayım.
Ben halkı bilgilendirmeyi hep görev saydım.
 

Kara
Suçlama:

“...3 Kasım 2002 seçimleri hemen sonrasında dönemin Karar Kuvvetleri Komutanı ile yaptığı görüşmede komutandan hükümete yönelik, “en azından bir mesaj” verilmesini talep ettiği...”
Yanıt:

Bu konu medya mahkemesinde 5 yıldır sürdürülen linç kampanyasında da sıklıkla kullanılmaktadır.
Benim bilgisayarımdan çıktığı iddia edilen notlarla ilgili gerçekleri açıkladım. O dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman’la yukarıda geçen şekilde bir diyaloğum olmamıştır.
Eğer suç unsuru oluşturacak içerikte bir mesaj almışsam bunun dosyada yer alması gerekir.
Sayın Yalman’ın bu davalar kapsamındaki tartışmalar içinde, “darbeyi önleyen kişi” olduğu iddia ediliyor.
Dosyadan bildiğimiz kadarıyla 13.Ağır Ceza Mahkemesi de sayın Yalman’la ilgili herhangi bir işlem yapmadı.

Gazetecilik
Suçlama:

“...eylemlerinin gazetecilik faaliyetiyle telifinin mümkün olmadığı, böylece sanığın üzerine atılı cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya ve görevini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etmek suçunu işlediği yapılan yargılama ve toplanan delillerden anlaşıldığından, ...
Sanığın sübuta eren eylemine uyan TCK’nın 312/1 ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunun 5. Maddesi gereğince cezalandırılmasına...”

Yanıt:
Benim neden ömür boyu hapis cezası almam gerektiğini sıralayan 1095. sayfadaki bölüm bu cümle ile noktalanıyor.
İddia makamı benim gazeteciliğimin sicil makamı değildir.
İddia makamı, benim yaptıklarımın ne olmadığını değil, ne olduğunu açıkça yazmak ve kanıtlamak durumundadır.
Cebir ve şiddet benim hangi faaliyetimin karşılığıdır.
Bu yasanın Meclis’te görüşüldüğü 2005 yılında ben de Ankara’daki gelişmeleri yakından izleyen gazetecilerden biriydim.
Cebir ve şiddet sözcüklerinin bir araya yasaya giriş öyküsünü kısaca paylaşmak istiyorum.
 

 Tiraj ( 2088 )
Suçlama:

“...Cumhuriyet gazetesinin tirajının arttırılmasına ilişkin bir takım projelerden bahsettikleri , sanık Mustafa’nın Cumhuriyet gazetesinin yönetiminin kimin elinde olduğu ve gazeteyi kontrol eden güç ile ilgili olarak, ‘...Bizim de hatalarımız oldu. 1950 yılında Demokrat döneminde 2 yıl etkileniyor, hatta Nazım Hikmet’e hain diyorum ben, sonradan toplanıp özeleştirisini yapıyorum, bizim bazı yöneticilerimizin 1989-1993 dönemi arası Güneydoğu şeylerine yönelik PKK’lıların açıklamalarını korumaya kalktılar, çok ağır oldu, o dönemde gazetemiz ama şu anda gazete yönetimi kuvayi milliye çizgisinde...’ dediği görülmekte; örgüt belgelerinde, Ergenekon Terör örgütü tarafından korunacak derneklere Milli mücadele yıllarında kullanıla isimlerin verilmesi öngörüldüğü ve sanıklar kendi arkadaşlarından bahsederken ‘Milli kuvvetler’, örgütün kontrolünde olan bir şeyden bahsederken ‘kuvayi milliye çizgisinde” şeklinde remizli ifadeler kullandıları dikkate alındığında; sanık Mustafa Balbay’ın Cumhuriyet gazetesinin Ergenekon Terör Örgütü’nün yönetiminde olduğunu ve örgüt tarafından kontrol edildiğini itiraf ettiği, dolayısıyla kendi konumuna da işaret etmiş olduğu...”
Yanıtım:
Buradaki suçlamaların tümü benim en çok önem verdiğim, uğruna ölümü göze aldığım değerlerle ilgilidir.
Evet ben, Cumhuriyet gazetesinin tirajını arttırılması için çok çaba harcadım. Eğer bu suçsa, ben bu suçu işlemeye devam ediyorum.
Cumhuriyet’in tirajının artması için özgürlükte yaptıklarımı kısaca anlatmak istiyorum.
 

Ben o dönem Cumhuriyet’in Ankara Temsilcisi, yazarı, yayın kurulu üyesi ve Cumhuriyet Vakfı yönetim kurulu üyesiydim. Son 3 sorumluluğum bugün de devam etmektedir.
Cumhuriyet gazetesi değil bir terör örgütü, iktidarlar dahil hiçbir gücün kontrolüne girmeyecek kadar köklü ve güçlü bir kurumdur.
İddia makamına göre “kuvayi milliye” çizgisinde demek, terör örgütünün kontrolünde demekmiş. En hafif anlatımla ayıplıyorum.
Buradaki “remizli” sözcüğünü de terör örgütü tanımını da kuvayi milliyenin yanına koyan anlayışı kınıyorum.
Bugün bir mensubu olarak Meclis sıralarında temsil etmeyi beklediğim Cumhuriyet Halk Partisi’nin temellerinde de kuvayi milliye vardır.

Bu bölüm içinde bu davadaki bir çelişkiye dikkat çekmek istiyorum.
Cumhuriyet gazetesinin hem terör örgütünün güdümünde bir yayın organı olduğu iddia ediliyor hem de bu terör örgütü Cumhuriyet’i bombalamış! 

Darbe

Suçlama :
“...konuşmanın devamında birisinde emekli vatandaş arıyor, tabi ben diyor 1960’ı gördüm, 1980’i gördüm. Şu ülkemizde şu birkaç ayına bakıyorum, fakat en geçerli darbe bu dönemdeki darbe diyor, insan olabilir bu sistem içinde nasıl olabilir, bütün tartıştığımız konu burada...” demek suretiyle 3. bir kişinin darbe tecrübelerinden yararlanarak onun ağzından en geçerli darbe koşullarının şimdi olduğunu söyleyip mevcut sistem içinde nasıl olabileceğine çözüm aradığı, darbe hazırlıkları içerisinde olan sanıkları motive ettiği, CÇG faaliyeti kapsamında adı geçen sanıklar tarafından planlanan “Yakamoz”, “Ayışığı”, “Eldiven” adı verilen darbe yoluyla yürütme organını devirmeye teşebbüs faaliyetleri içinde Ergenekon Terör Örgütü’nün üst düzey sivil yöneticileri ile üst düzey askeri yöneticileri arasında irtibatı ve koordinasyon sağlamak ve mesajları iletmek suretiyle aktif olarak yer aldığı,”
Yanıt :

Öyle anlaşılıyor ki, ben “bu salonda seyircilere ayrılan bölüm dar be” desem iddia makamı Balbay seyircileri darbeye teşvik etti diyecek.
Ben hiçbir zaman darbe yanlısı olmadım.
Burada 2002-2004 arasında tartışılan konulara girsem. Ancak kısaca özetlemeyi gerekli görüyorum.


Herhalde siz de benim Türkçe’yi en azından kötü kullanmadığımı düşünüyorsunuzdur. Buradaki anlatım tümüyle bozuk. Zaten bu gizli çekimin gerekçesi iddianame eklerinde 3 ayrı şekilde var.
Ankara’da topun oyun sahasında oynanması demek, her şeyin Meclis çatısı altında olması demektir. O dönem, bütün gerilimlerin her ne olursa olsun Meclis çatısı altında çözümlenmesi düşüncesi baskındı.

İddia makamının sıkılıkla yenilediği ama , tek delil dahi göstermediği bir suçlama var; mesaj getirip götürmek.
Kimin mesajını kime götürmüşüm?

Belge
Mütalaanın 568. Sayfasında evimde ve gazetedeki bilgisayarlarımda çıktığı iddia edilen belgelere ilişkin suçlamalara yer verilmiştir.
Evimden çıktığı öne sürülen belgeler gazetem Cumhuriyet’te çıkan haberlere dayanak oluşturan belgelerdir.
Bunları açıklıyorum.

Bilgisayarımdan çıktığı iddia edilen belgelerin durumu da tıpkı notlar gibidir.
Bir gazeteciye, “sende niçin belge var ?” diye sormak, bir şoföre, “sende niçin ehliyet var ?” diye sormak gibidir.
Savcı Nihat Taşkın burada, 1 Temmuz 2008 gözaltısı sonrasında ifademi alırken bilgisayarınızda bazı belgeler çıktı dediğinde, ben de gazeteci olduğumu söyledim, kitaplarımı, haberlerimi anımsattım.
Ancak gelinen noktada, bana bu belgeler gösterilmedi, bilgisayarımın imajı verilmedi.
Bu durumda görmediğim belgeler ile ilgili ne söyleyebilirim? “
30 kitabımdan 8’i sadece belgelere dayalı. Bunlar iddia makamının benim için çizmeye çalıştığı portre gibi salt askeri belgeler de değildir.
Bu kitaplara sadece konuları itibariyle yer vermek istiyorum

Kişisel
Suçlama:

Mütalaanın 635. Sayfasında diyor ki:
“Mütalaaya Balbay’ın Ankara ili Çankaya Ahmet Rasim Sokak No:14 sayılı adresinde bulunan Cumhuriyet Gazetesi Ankara Bürosunda yapılan aramada elde edilen doküman ve ajandaların incelenmesinde; Mustafa Balbay yazılı 2005 tarihli Siyah ajanda içerisinde; 4 Ağustos sayfasında; 4 kişinin dini görüşlerine göre kişisel verilerin kaydedildiği...”
Yanıt:
İddia makamı çok ender yaptığı bir şeyi gerçekleştirmiş ve hangi delile dayanarak hangi suçu işlediğimi açıkça yazmış.
O ajandamın 5 Ağustos tarihli sayfası işte burada.
Sayfanın tepesinde Hasan yazıyor.
Altında “Her şey için tamam” diye bir cümle.
“Cumhuriyet eğt. kurumlar”
Onun altında 4 isim yazılı devamında karışık bir şekilde “biri...” diyor. “t” ile başlayan bu sözcüğü öyle anlaşılıyor ki, iddia makamı “tarikatçı” diye okuyor.
Sonraki ismin karşısında “Konya selam” yazıyor.
Sayfamın en altında da “CHP’li belediyeler” diyor.
Bütün sayfa bu.
Hemen karşısındaki 5 Ağustos tarihli sayfada da, “radyo özgür”, “Gökçeada”, “Özelleştirme yanlış”, “Enerji eki 15” gibi birbiriyle ilgisiz, bir gazetecinin günlük işlerinin bir parçası olarak yazdığı aşikar, anlam bütünlüğü olmayan notlar var.
İddia makamı 4 Ağustos tarihli bu sayfada şu suçu işlediğimi öne sürüyor:
“Örgüt faaliyeti çerçevesinde birden fazla kişinin siyasi, felsefi veya dini görüşlerine, ırki kökenlerine, hukuka aykırı olarak ahlaki eğitimlerine, cinsel yaşamlarına, sağlık durumlarına veya sendikal bağlarına ilişkin bilgileri birden fazla kez kişisel veri olarak kaydetmek ve kişisel verileri vermek (?) ele geçirmek suçlarından ayrı ayrı TCK 135 – (2) (1), 137 – 1, TCK 43 (1), (2), TCK 136 – (1), 137 – (1), (43) – (1) (2) maddeleri uyarınca cezalandırılması mütalaa edilmiştir.”
Eğer bir gazetecinin ajandasından bu tür suçlar üretirseniz, dışarıda gazeteci kalmaz.
Üstelik bana yönelik böyle bir suçlama iddianamede yok.

Gizli
Bu dava ile birlikte Türkiye yeni ve çok tehlikeli bir terör yöntemiyle tanıştı; gizli tanık terörü.
Hiç tanımadığımız kişiler, bilmediğimizi bir odaya kondu, salondaki yansıya buzlu cam görüntüsü yerleştirildi, sesleri bir kurşun vınlamasını andıracak şekilde metalikleştirilerek salona verildi
Bizler o söz kurşunlarının hangimize isabet edeceğini endişe içinde bekleyerek, kımıldamadan onları dinledik.
Yanlış bir şey söylediğinde müdahale etmemiz yasaktı.
Böyle bir durumda yanlış söyleyen gizli tanık değil, doğruyu söylemek için çırpınan sanıklar uyarılıyordu.
\t\t\t\t\t
Gizli tanıklar herkesi bir şeylere benzettiler. Ben kısmen ucuz atlatanlardanım. Gizli tanık Akdeniz 14 Mayıs 2012’deki 181. celsede beni meyveye benzetti.
Bir başka gizli tanık Kıskaç’ın gerçek adı bu salonda açıkça dile getirildi . Böylece anlaşıldı ki, bu tanık hem gerçek adıyla hem “Kıskaç” koduyla gizli tanık olarak ifade vermiş. Aleyhinde ifade verdiği, Ergenekon davasında sanık kişinin eski eşiyle evlenmiş. Aralarında husumet var. Böyle bir durumda tanıklığın kabul edilmemesi gerekirken bu kişi hem gizli hem açık tanık.
Ben bu durumu Zulümhane kitabımda işlediğim için hakkımda dava açıldı.
Bunlar bir yana esas hakkında mütalaanın 1167. sayfasında yer alan, Danıştay cinayetinin Ergenekon davasıyla ilişkilendirilmesinin tek kanıtı olan, gizli tanıkla açık tanığın aynı kişi olması, savcıların, “her iki tanığın ifadelerinin birbirini doğruladığını” yazması gelinen noktaların fotoğrafıdır.
Gizli tanıklık sadece terör değil, adalet mekanizmasının kanseri olmuştur. Sonunda 8. Cumhurbaşkanının eşi Semra Özal’ı da vurmuştur.
Ergenekon davasının Selçuk kod adlı gizli tanığı şu ifadeyi vermiştir:
“Turgut Özal, Semra Özal’a zorla zehirlettirildi.”
Semra Özal uzun zamandır eşinin ölmediğini, öldürüldüğünü, görev şehidi sayılması gerektiğini söylüyordu.
Semra Hanım bu ifadeyi okuyunca avukatı Ali Kemal Sinsoysal aracılığıyla şu açıklamayı yaptı :
“Görgüye müstenit bilgisi olmayan, sadece kulak dolgunluğu ile gerçekte olmayan vakaları sanki vuku bulmuşcasına hayalinde genişleten, uydurma senaryoları mekan ve zaman ile kuvvetlendirme çabasındaki, kendini gizleyen bu sözde tanık, insanların şeref, onur, haysiyet ve namus kavramlarını bir çırpıda yerle bir etmekten kaçınmayan, diline gelmiş gibi konuşan garip bir varlıktır.
Gizli tanık olarak ağzına gelen her şeyi, mesnedi ve delili bulunmayan vakıları insanları karalamak ve yermek için, hiç çekinmeden ortaya atan bu insanın tedaviye ihtiyacı bulunduğu izahtan varestedir. Özal’ın eşi tarafından zehirlendiği iddiası tarafından hayal mahsülü bir savdır.
Dilekçe sahibi gizli tanığın burada saymaktan imtina ettiğim diğer çirkin isnat ve iftiraları da tamamen gerçek dışıdır. Bu çirkin ve hayali iddianın gerçekle uzaktan yakından ilişkisi kesinlikle yoktur. Özal ailesini ve Özal ismini karalamak için, özellikle uydurulmuş akıllara ziyan bir isnat ve özel kasıtlı iftiralardır. Bu kabil hayali ve mesnetsiz iftiralar, Özal ailesini değil, iftira sahibini bağlar. Bu örnek olay gizli tanıklık müessesesinin kötüye kullanılmasının özel bir örneği olarak hafızalarda kalacaktır inancındayım.”

Semra Özal’ın avukatının değerlendirmelerinin, gizli tanık üzerine yaptığı yorumların tümüne katılıyorum.
Eşinin ölmediğini öldürüldüğünü, şehit sayılması gerektiğin kanıtlamak için adaletten yardım isteyen Semra Özal, gizli tanık gazisidir.
Buradan hükümete seslenmek isterim; gizli tanık arşivleri iktidar ve çevresini de içine alacak davaların açılmasını sağlayacak ifadelerle doludur.
Semra Özal'ın’ yukarıda özetlediğim dilekçesinin 13.Ağır Ceza Mahkemesi’ne sunulmuş olduğunu ayrıca hatırlatmak isterim.
Bir de dinlenmesi gereken dinlenmeyen açık tanıklar var.
Şenkal Atasagun ve Şamil Tayyar dava konusunda gerçekleri bildikleri aşikar olduğu halde dinlenmemiştir.

 
Öteki

Sayın heyet,
Mütalaada bana yönelik bölümlere doğrudan bire bir yanıt verdim.
2271 sayfalık mütalaada bir de benimle ilgili olmayan bölümlerde hiçbir temeli olmayan suçlamalar yer alıyor. Aslında bunlar suç da değil ama , öyle bir hava oluşturulmak isteniş ki, davada yargılanmakta olan herkes birbiriyle ilgili, bir kişinin işlediği suçu herkes işlemiş.
Zamanım elverdiği ölçüde bunlara da değinmeyi zorunlu görüyorum
101. sayfada gazeteci Can Dündar’a tanık olarak huzurunuzda ifade verirken yönelttiğim soru iddia makamında yorumlanarak aktarılmış. Benim Ergenekon’u dava ile birlikte duyduğum vurgulanırken Can Dündar’ın “benim araştırdığım bu değildi” sözlerine itibar edilmediği sözlerime ise itibar edilmediği belirtiliyor?
Hukukta bir ifadeye itibar etmenin ya da etmemenin kuşku götürmeyecek gerekçelerinin olması gerekir.
Bu davada kimliği tartışmalı gizli tanıkların değil bilgi duyumlarına bile itibar edilirken Can Dündar’a itibar edilmemesini halkın sağduyusuna bırakıyorum
Mütalaanın 783. ve 784. sayfalarında benim 3 Mart 2003 ATO’da yapılan Hilafetin ilgasına ilişkin toplantı sonrasında yazdığım yazıya yer veriliyor, yazı notlarla birleştiriliyor ve bir sonuca varılmak isteniyor.
Bu konuya yeniden değinmek istiyorum.
Notta “Amasya tamimi” o sözcüğün yer almasına ayrı bir anlam verilmiş. Amasya tamiminin ne olduğu vikipedi’den yapılan alıntı ile anlatılmış.
Alıntı şöyle:
“Ulusal egemenliğe dayanan tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini oluşturan ilk kurtuluş belgesi olarak Türk tarihinde ayrı bir yeri ve önemi olan belgedir. İlk kez ulusal egemenlikten bahsedilen bir ihtilal bildirisi niteliğindedir. Çünkü İstanbul hükümetini hiçe saymakta, hükümetin düşman devletlerin esiri olduğunu söylemekte, milleti yine milletin azim ve kararlılığının kurtaracağını söylemektedir.
Mütalaaya göre Amasya tamimi bir suç faaliyeti mi?
Kuvayı Milliyenin de yine mütalaanın her yerinde suç rumuzu olarak geçtiği dikkate alınırsa, bunu nasıl yorumlayacağız?
Bu kadarına pes diyorum. Ancak hangi ülkenin mahkemesinde yargılanıyorum diye düşünüyorum.
 

Mütalaanın 816. sayfasında benim miting düzenleyicisi olduğum yazılmış.
Miting düzenlemek iddia makamına göre suç olabilir ama, demokrasimizin aldığı her türlü yasaya karşın ülkemizde suç olduğunu düşünmüyorum.
Anlaşılan bir de miting ekleyelim diye düşünmüşler.
1037. sayfada ve 1526. sayfada benimle ilgili bölümlerde yer almadığı halde Genelkurmay Başkanı ile İlker Başbuğ’la örgütsel temasta olduğum gerekçeli olarak yazılmış.
Gerekçe şu:
Başbuğ, Kıbrıs’la ilgili bir yazım nedeniyle bana haber kaynağımı soruyor, ben de söylemiyorum. Başbuğ, beni iyi bir gazeteci olarak tanımlıyor, bundan da suç üretiliyor.

Bu arada vurgulamalıyım ki, Kıbrıs konusunda biz haklı çıktık.
Bugün Başbakan Kıbrıs’ta iki ayrı devletin çözüm olacağını söylüyor. Ben bunu 2003-2004’te yazdığımda hükümeti yıpratmaya çalıştığım iddia edilmişti.
1467. sayfada, bende çıktığı iddia edilen bir belgenin Perinçek, Özoğlu, avukat Buzoğlu da çıkması nedeniyle örgütsel bağ olduğu öne sürülüyor.
Görmediğimiz belgelerle suçlandığımız yetmiyormuş gibi, üzerimizden bağlantılar da kuruluyor.

Neden
Bizlerin neden Silivri’nin beton ve demirden zindanlarında çürütülmek, kanıtlanmamış iddialarla sürdürülen yargılama işkenceleriyle itibarsızlaştırılmak istendiğimizi bir başka açıdan anlatmak istiyorum.
Türkiye geçmişte pek çok aydın kıyımı yaşadı. Bu kıyımlar, sadece aydınların bedenlerini ortadan kaldırmak için değildi. Asıl amaç onların toplum üzerindeki etkisini kırmak, ruhlarını, temsil ettikleri düşünceleri ortadan kaldırmaktı.
Bir kesit olarak paylaşmak gerekirse 1990’lı yıllarda art arda kamuoyunda Eşi Güldal Mumcu da mücadeleye pek çok boyutuyla katılarak Uğur Mumcu’yu çoğaltmaya devam ediyor. Ali Sirmen, Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’nın kuruluş aşamasında Güldal Mumcu’nun çabalarına bakıp , “teröristler, yoksa yanlış hedef mi seçtik diye kahroluyorlardır” demişti.
Bugün çok daha farklı bir aydın kıyımı ile karşı karşıyayız.
Bunun adı şu:
Aydınların, yurtseverlerin ruhunu kendi bedenlerinde boğmaya tam teşebbüs.
Bunun için kullanılan yöntem de hukuk.
Bedenleri tutsak edilen bu kişiler düşüncelerinden, temsil ettikleri değerlerden vazgeçecekler, yani yaşarken ruhlarını teslim edecekler. Böylece öldürülünce yapılamayan tutsak edilince gerçekleştirilmiş olacak.
Bu davanın hedeflerinden biri de buydu.
Ben bu plana hayır diyorum.
Bedenlerimiz hapiste, ama düşüncemiz, ruhumuz özgürdür.
Bizi ömür boyu hapiste tutsanız da devamında sırat köprüsüne çıkış yasağı koysanız da düşüncelerimiz, temsil ettiğimiz değerler bu ülkenin atmosferinde özgürce dolaşmaya devam edecek.
Tıpkı yurtseverlerin katledilmesi gibi hapsedilmesi de onları bitirmeye yetmeyecek.

Vekil
Sayın Heyet,
Mütalaada hiç değinilmeyen önemli bir gerçek var.
Ben 12 Haziran 2011’de yapılan genel seçimlerde İzmir Milletvekili seçildim. Seçim bölgesindeki oyların yüzde 50’sini oluşturan 600 bin oyla seçildim. Şu anda CHP İzmir Milletvekiliyim.
Bu sizin için bir şey ifade etmiyor. Ama Türk halkı için çok şey ifade ediyor.
Demokrasi tarihimizde hapisteyken milletvekili seçilen kişilerin tümü demir parmaklıkların ardından çıkmışlar ve Meclis sıralarına gitmişlerdir.
1990’da Mümtaz Faik Fenik, 1957’de Osman Bölükbaşı, 2007’de Sabahat Tuncel hapiste aday oldular, seçildikten keza bir süre sonra tahliye edildiler.
Dünyada “hapiste milletvekili” diye bir kavram yok. Zaten anlatmakta da güçlük çekiyoruz.
Biz son savunmamızı yapıyoruz ama siz özel statü ile son yargılamamızı yapıyorsunuz.
Sadece bizimle ilgili değil, asıl kendiniz ile ilgili bir hüküm inşa etmektesiniz.
Bu hükmünüzün ileride boynunuzda gururla taşıyacağınız bir hüküm olmasını dilerim.

Son
Sayın heyet,
Mütalaanın doğrudan benimle ilgili bütün bölümlerine, genelinde hukuksuzluklara kısıtlı zaman diliminde değindim.
Vicdanımda en ufak bir gölge, mücadele çizgimde en küçük bir kırık yok.
İster Meclisinde ister cezaevinde neresinde olursam olayım bu ülke için yaşamaya, bütün gücümü Türkiye’nin daha ileri gitmesi için kullanmaya devam edeceğim.
Bir milletvekili olarak kendimi sadece bu ülkenin herhangi bir yerinde bir insanın incinmesinde sorumlu hissetmiyorum,
Dünyanın en uzak köşesinde Türkiye ile ilgili konuşulanlardan sorumlu hissediyorum.
Vücudunuzda herhangi bir yara olsa, elimiz oraya gider. Ben de bu ülkede olan her şeyi vücudumda hissediyorum.
Bedenim demir parmaklıkların arkasına konmadan önce de böyle yaşadım bugün de.
Bugün tek bayrak, tek vatan, tek millet inancıyla icraat yaptığını ilan eden iktidarın uygulamacılarına bakınca aman hiç bayrak, hiç vatan hiç millet olmasın diye hayıflanıyorum.
İktidara, topluma bu tehlikeleri söylemezsek sorumluluğumuzu yerine getirmemiş oluruz diye düşünüyorum. Mütalaaya göre söylemek suç ama, inanıyorum ki söylememek daha büyük suçtur.
Bu davalar başladığında, burada bir şey var geçmiş aydınlatılacak diyenlerin oranı yüzde 70, bu davalar bir kurgu, Türkiye’yi başkalaştırma aracı diyenlerin oranı yüzde 30’du.
Son araştırmalar gösteriyor ki, tablo tam tersine döndü.
Ben bu millete inanıyorum. Kalan yüzde 30’un içindeki tüm sağduyulu kesimler de zamanla gerçeği görecek.
Halkımız olaylar sıcakken dokunmayı sevmez. Menderes’in idam edildiği gün Türkiye’de kimsenin sesi çıkmadı.
Öyle ki, o gün Türkiye’de hakaret suçu bile işlenmedi. Ama halkın çok büyük bir bölümü idamları onaylamadığını gösterdi.
İçerden dışardan ne kadar Türk toplumunu başkalaştırma, dönüştürme girişimi olursa olsun halkın yönü hep uygarlığa, çağdaş değerlere dönüktür.
Mayıs ayı başında uluslararası bir araştırma yayımlandı. Halkın büyük çoğunluğu Müslüman olan 39 ülkede 38 bin kişi arasında yapılan araştırmaya göre Afganistan’ın yüzde 99’u, Irak’ın yüzde 91’i, Filistin’in yüzde 89’u, Pakistan’ın yüzde 84’ü,Mısır’ın yüzde 74’ü şeriat kurallarına göre yönetim istiyor. Bu oran Türkiye’de yüzde 12.
Araştırmaya göre yüzde 12 içinde de önemli bir dilim şeriat kurallarının katı uygulanmasını istemiyor.
Araştırmayı yapanlar Türkiye’de öteki ülkelerden farklı çıkan bu sonucu yorumlarken şunun altını çiziyorlar :
“1920’lerde yaşadığı büyük değişim.”
Atatürk’ün, Atatürk devrimlerinin yeri 21. yüzyılda yapılan uluslararası araştırmalarda bile gücünü koruyor.
Ben bu gerçeği dünya gezilerimde de gördüm.
Kendimi hep Atatürk’ün, Atatürk devrimleriyle oluşan kuşakların hizmetçisi saydım.
Bundan sonra da öyle sayacağım.
Sivas Kongresi’ni birinci kurultayı olarak kabul eden Cumhuriyet Halk Partisi’nin soylarında üreterek, yazarak, konuşarak hizmet etmeye devam edeceğim.
Beni ömür boyu demir parmaklıkların ardında tutacak kararlar çıksa da hatta devamında sırat köprüsüne çıkış yasağı konsa da ruhumun özgürlüğünü kimseye teslim etmeyeceğim.
Bizden sonraki kuşaklara da bu ruhu özgür devretmenin ölümsüzlük olduğuna, bunun en büyük hizmet olduğuna inanıyorum.
Varlığım, kendimi bir öğrencisi hissettiğim Türk varlığına armağan olsun diyorum.

Her gün bir Cumhuriyet gazetesi alın, aldırın…
Comment disclaimer