Sanatçının ev hali

İspanyol romancı Javier Marias'ın 'Ünlü Yazarların Gizli Yaşamları' alt başlığıyla yayımlanan Yazınsal Yaşamlar adlı kitabında, Arthur Miller, Marilyn Monroe, Carson McCullers gibi ünlü yazarların yaşamından ve birbirleriyle kesişen anlarından bahseden çokça pasaj var.

15 Ağustos 2008 Cuma, 07:48

Bir masa düşünün. Etrafında, günlük olayları sade bir dille destanlaştıran Carson McCullers, çağdaş dramanın politik isimlerinden Arthur Miller, hemen yanında bu toplantıdan kısa bir süre sonra intihar edecek oyuncu Marilyn Monroe ile karşılarında kocasından kaptığı virüs hikâyesinin anlatıldığı 'Benim Afrikam'ın çok isimli, çok yüzlü yazarı Isak Dinesen oturmuş. Eşine ne kadar da az rastlanan bir görüntü, değil mi? Asıl heyecan verici olan şu ki, İspanyol romancı Javier Marias'ın 'Ünlü Yazarların Gizli Yaşamları' alt başlığıyla yayımlanan Yazınsal Yaşamlar adlı kitabında, böylesi ünlü yazarların yaşamından ve birbirleriyle kesişen anlarından bahseden çokça pasaj var.

Dinesen, kendisine yer verilenlerin arasında, adı sanı en az bilinenlerden, ancak diğerleriyle birlikte onun da dünyasının ilk sırları verilmiş Yazınsal Yaşamlar'da. Peşi sıra, Henry James ile Stevenson'un farklı kıtalardan birbirlerine yolladıkları sitemlerin notları, Rilke ile Tolstoy'un şiirin patikasında yaptıkları gezinti, Paul Valery ile Rimbaud'un amansız aşklarının yaralayıcı anları gibi karşılaşmalar bütün çarpıcılıklarıyla meraklısı için araştırılmış, hazırlanmış. William Faulkner, James Joyce, Thomas Mann, Joseph Conrad, Vladimir Nabokov, Emily Bronte, Laurence Sterne, Rudyard Kipling, Oscar Wilde, Yukio Mişima gibi, okur-yazarların evlerinde posterleri asılmış edebiyatçıların 'mahrem' diyebileceğimiz ayrıntılarıyla ilgilenen bu kitap, serüvenine okuyanı dahil ettiğinde şaşırtıcılığı hız kazanıyor. Bu arada, kitabın sayfalarına, yazın dünyasının bu tutkunlarının sayrılı duygularının yanı sıra ölümcül olanlar da bulaşmış -Frengi, lösemi, ülser'

Mezar taşına şöyle yazın

Sıklıkla başıma gelir. Romanlarını, öykülerini bir çırpıda ilgiyle yuttuğumuz edebiyatçılarla tanışanlar, onlarla biraz vakit geçirenler hayal kırıklığına batmış gözüyle, yüzüyle karşıma dikilirler. Ne yazık ki hayat, artık onlar için daha dayanılmaz olacaktır. Çünkü, çok sevdikleri, çok güvendikleri, metaforlarına tutundukları yazarları, onlarla kitaplarında olduğu gibi konuşmamıştır. Umduklarından biraz eksik ya da birazcık küçük veya en azından farklı, düşündüklerinden büyük ya da alelade dünya meselelerinden bahseden, belki de gülünesi tikleri olan, çoklukla kibirli, bazen sesinin peşinden koşulan bir geveze, kim bilir sözcükleriyle, ilgilisini ayaküstünde bekleten kekeme bir erkek ya da kadınla sohbet edilmiştir, bir yazarla değil. Bu gibi durumlarda 'O bir insan, zaafları olabilir. Hem sen onu değil, kitaplarını seviyorsun. Onun dünyasını da yargılayamazsın, onu affetmelisin' denildiğinde, onun hayranlarını rahatlatmanız, bu gerçeğe inandırmanız oldukça güçtür. Geçici entelektüel hevesleri olanlar, sadece bir insan olduklarını gördüklerinde onun şöhretini kıskananlar ya da kötücül bir ruhu içlerinde tutanlar bu şartlarda en rahatlarıdır, 'Övdüğünüz de bu muymuş!' derler ve hemen dudaklarında küçümseyen bir gülümseme katılaşır. Marias'ın kitabı benzer bir etki bırakabilir okumak isteyenlerde, onları şaşırtabilir. Ölüm onları aramızdan aldığı için görüşme imkânımız ortadan kalktı tabii, ama, mesela James Joyce'un en kirli hastalıklardan koprofile tutulmuş birisi olacağı kimin aklına gelir ki! O ki, koskoca, bilmem kaç yüz yapraklık, herkesin okumaya çekindiği Ulysses'in mimarı değil mi? Acaba bir günü anlattığı romanında bu hastalıktan bahsediyor mu? Pekâlâ, bilinç akışımızdaki Amerikalı gür sesiyle William Faulkner'ın bir ata bir roman yazdığını, sonra da kendi ölümüyle, o atlardan birinin sırtından düşerek buluştuğunu nasıl değerlendirelim? Devam edelim. En korkutucu olanıyla. Laurence Stern'in cesedi mezarından çalınmış ve kafatası uzun süre kayıplara karışmış! Belki de Leopar'ın yazarı Tomasi De Lampedusa'nın romanının kapağını görmeden ölmesi daha fecidir. Öte yandan yazınsal yaşayanların en erken doğumlularından Ivan Turgenyev'in, çiftliğindeki serflerin çalışmalarını engelleyen bebekleri doğumlarından hemen sonra havuzda boğdurtan ninesinin torununa neler ettiğini bulmak zor olmasa gerek. Bir de şu üç ahbap' Turgenyev, Dostoyevski ve Tolstoy. Bu kitapta da yine aralarından su sızmıyor, yine üçü de kol kola, ama en hüzünlüsü Turgenyev. Ve kitabın ilerleyen sayfalarında, diğer yazarlarla yazınsal yaşamların gizlerine, Turgenyev'in hüznüne değinildiği gibi, usulca dokunulmuş ve mezarlarının başına gidilmiş, mezar taşlarına kazılan yazılar okunmuş ve son nidaları huşu içinde dinlenmiş.

Yaşamsal yazınlar

Aslına bakarsanız, birçok sanatçının entelektüelin ömürleri boyunca içlerinde, kenarlarında gezindikleri tuhaflıkları soruşturmayı yürütme düşüncesine daha önce de rastlıyoruz kendi literatüründe. Bunlardan birisi, Paul Johnson'un Intellectuals 'sanırım Türkçe'ye çevrildi ve muhtemelen Entelektüeller diye aktarılmıştır- adlı yapıtında benzer bir şekilde yazarların takıntıları, saplantıları, sapkınlıkları ve ilişkileri seyredilir. Paul Johnson, tüm yargısal şartlanmasıyla kitabında Rousseau'dan Marx'a, Kleist'dan Tolstoy'a, Russel'dan Sartre'a, oradan günümüz yazarlarına gelir ve evde kimse yokmuş gibi kapıları kırar, yazarların sağlamlıklarını, tutarlılıklarını yoklamak uğruna. Edward Said, haklı olarak, eleştirel bir cümleyle onun sözlerini bir saldırı olarak görür. Johnson'a göre çoğunluğunu edebiyatçıların oluşturduğu entelektüellerin büyük bir kısmı kaba saba ve kinik yapılara sahip sorumsuzlardır. Marias'ın yaptığı daha duyarlı ve gerçekçi bir boyuttadır, dediği gibi, edebiyatçılarının kapı kilitlerini her çilingirde olmayan şefkat anahtarıyla yoklar. Kitabının önsözünde, 'Bu yazarlar hakkında bir şeyler okuyunca insanı ilk çarpan çoğunun belalı kimseler olduğunu' vurgular ve hemen arkasından, okumadan önce kulağımızı çekermiş gibi, 'Bu portrelerden yola çıkarak yazarların yaşamı üzerine kurallar geliştirmeye kalkışmanın ya da sonuçlar çıkarmanın pek anlamı olmadığını söylemeliyim' der. Bu bir sır olmasa gerek, yapıtlarının kusursuzluklarında, sürdürdükleri hayatın izini aramanın gereksizliğini herkes bilir. Eğer yapıtlarında kusur varsa, ufak tefek, bunların bir kısmının düzeltisi usta editör Max Ford Madox tarafından yapılıyordu. Öte yandan, zaten hiç birisi aziz değildi, böylesi bir iddiayla yazmamış ve yaşamamışlardı. Yaşamlarıyla okurlarına örnek olmak gibi bir dertleri yoktu açıkçası. Bize tuhaf gelen tüm aşırılıkları olmasaydı 'bu aşırılıklar sanatlarının bir gereği olarak düşünülmesin ama- onların, o büyük yapıtlarını okuyamaz, onlara ulaşamazdık. İyi yapıtı, herhangi bir yaşamın doğurabileceğini müjdeleyen, yazınsal yaşamların birer yaşamsal yazın olarak birer öyküye dönüştüğü bu kitap, içinde yirmi adın altına iki başlık daha atmış: Aralarında, Bronte kardeşlerden Emily'nin de yer aldığı 'Gelip Geçen Kadınlar' 'bu başlıkla Marias'ın ne demek istediği anlaşılmıyor- ve fotoğraflarının bizzat Marias tarafından okunduğu 'Kusursuz Sanatçılar'. İkisi de derli toplu. Özellikle 'Kusursuz Sanatçılar' bölümü yazarın evindeki yüz elli kartpostalın arasından seçilmiş fotoğraf ve tablolardan oluşuyor. Bu oldukça içtenlikli bir uğraşı olarak görünüyor, yazarın en başından beri gerçekleştirmek istediği, bu yazarları okura biraz daha yakınlaştırmak amacına hizmet ediyor. Kitapta adı geçen yazarların çoğu birbirlerini tanıyor. Farklı kıtalarda yaşasalar bile, biri diğerinin evinin adresini ezberinde taşıyor, randevu almadan birbirlerinin çalışma odasına girebiliyor. Hatta ev sahibi, konuğunun çayına kaç şeker atılacağını dahi bilebiliyor. En azından bu kitapta anlatılan edebi dostluklar bizde böyle bir izlenim bırakıyor. Bir salon düşünün, masalarının etrafında adlarını çok iyi bildiğimiz edebiyatçılar oturuyor. Tüm sıra dışılıklarıyla ya da akıl almaz basitlikleriyle olduğu gibiler. Aralarına katılıp dedikodularını dinlersiniz veya dinlemezsiniz, ama bu toplantı Javier Marias'ın kitabında gerçekleşiyor.

Yazınsal Yaşamlar/ Javier Marias/ Çeviren: Pınar Savaş/ Can Yayınları/ 194 s.