Kapat

Son Haberler

A+ A-

Ülkemde savaş var...

Gürcistan'ın Güney Osetya'ya, Rusya'nın da Gürcistan'a savaş açması, Türkiye'yi petrol yüzünden endişelendiriyor ama Türkiye'de geçmişleri ve gelecekleri bu savaşa bağlı olanlar da var. İstanbul'da izinsiz çalışan Gürcü Bella, Nina, Nana ve Keti korku içindeler. Ne gidebiliyor, ne yakınlarından haber alabiliyorlar...
Yayınlanma tarihi: 18 Ağustos 2008 Pazartesi, 07:39

Tuhaf bir eşitlenme var Kadıköy sahilindeki çay bahçesinde, zayıflar, şişmanlar, kadınlar, erkekler, çarşaflılar, türbanlılar, açık saçıklar, kadın avcısı erkekler, sevgililer, onca kovalamaya rağmen bahçeye sızıp ellerindeki güllerle sevgililere yanaşan Çingeneler, kitap okuyanlar, ders çalışanlar, ellerinde röntgen dosyalarıyla hastaneden dönerken soluklananlar, çiklet çiğneyenler, telefonla mesaj yazmaktan yorulan elini dinlendirenler, dilenenler, çöpten iş görecek bir şeyler çıkarmaya çalışanlar, herkese hanımefendi ya da beyefendi diye seslenen garsonlar…

İlk bakışta, Nana ve Keti de bu eşitliğin içinde. Fizikleri yabancılıklarını ele vermiyor, hele Keti, Doğu’nun herhangi bir kentinden, herhangi bir kadın sanki. Ama bakışlar yüzlerine odaklanınca, gözlerinden okunan iki kat korku bu eşitliği bozuyor. Onlar bir polise yakalanmaktan korkuyor, bir de ülkelerinde başlayan, sonunu kestiremedikleri savaştan.

Nana da Keti de, Gürcistan’ın, henüz savaşın vurmadığı Batum kentinden. Bu yüzden Bella ve Nina’ya göre şimdilik daha sakinler. Bella Gori’de yaşayan teyzesinin şimdi yanında, İstanbul’da olmasına mı sevinsin, öldüklerini düşündüğü teyze çocuklarının yasını mı tutsun, Batum’da erkek kardeşinin yanına yerleştirdiği 26 yaşındaki oğlunun askere alınma ihtimaline mi üzülsün bilemiyor. Ağlıyor durmaksızın, kırık Türkçesiyle anlaşılması zor cümleler kuruyor, telefonda. “Biz” diyor, “Hiç sevmedik zaten bu başbakanı. Bir kardeşim onun yüzünden ülkeyi terk edip Fransa’ya gitti. Biz ne yapacağız şimdi, gitsem mi gitmesem mi, bilmiyorum”… Gorili tanıdıkları da var Bella’nın, onlar da sadece ağlayabiliyor. Onlar da gidip gitmemekte kararsız, nereden, nasıl haber alacaklarını bilmemenin kıstırılmışlığı içinde kavruluyorlar… Bütün ailesi Gori’de ondan gelecek ayda üç yüz dolara bakan Nina konuşamıyor bile. Ahizeden duyulan tek ses, hıçkırıkları, bir de “korkuyorum” kelimesi...

Nana Batum’da ilkokul ve dans öğretmenliği yapmış, iki yıl kadar. Dört yıldır da Türkiye’de çalışıyor. İlk işinde yakalanmış. Üç ay kadar yaşlı bir kadının bakıcılığını yaptıktan sonra, bir izin gününde, polisler çevirmiş, kimlik sormuş, kaçak çalıştığı saptanınca da sınır dışı edilmiş. Parası olmadığı için önce on beş gün kadar Aksaray’da kaçak işçilerin tutulduğu misafirhanede bekletilmiş. Bu bekletme uygulamanın bir parçası, yakalanan işçi eğer parası varsa, hemen sınır dışı ediliyor, yoksa o misafirhanedeyken ülkesiyle yazışılıyor, ülkesi sessiz kalırsa, en fazla bir ay misafirhanede tutulduktan sonra, sınıra götürülüp bırakılıyor… Bir kez yaşadığı bu yakalanma, misafirhane koşullarından yakınmasa bile Nana’yı ürkütmüş… Sürekli çevresini gözlüyor, birkaç kelime bilmeyen Keti’yi Gürcüce konuşmaması için uyarıyor…

Nana’nın Batum’da dayılarıyla birlikte yaşayan iki kızı var, biri on üç, diğeri on bir yaşında. Üç ayda bir vize yenilemek için ülkesine döndüğünde görebiliyor onları… Para kazanmanın çıkışını ise eski yöntemde, valiz ticaretinde bulmuş. Çorap, gömlek, yükte de pahada da hafif eşyaları Batum’a götürüyor, beş liraya aldığı malı uyarına gelirse, on on beş liraya satıyor… Götürdüğü malın ilk müşterileri de çocukları, ikisi de kot ve ayakkabıya meraklı, bu yüzden Nana’ya kalan ürün başına taş çatlasın bir ya da iki lira.

Nana’yı İstanbul’a getiren koşullar bildik. Maaşı için, “söylemeye bile utanıyorum” diyor. Utanarak da söylüyor, 45 YTL. Bu parayla ne yaşaması mümkün, ne bir gelecek kurması. Kızlarını üniversitede okutmakta kararlı, Gürcistan’da eğitimin hâlâ iyi olduğunu, bu yüzden orada okutacağını söylüyor. Nana’nın bakmakla yükümlü olduğu sadece çocukları değil, o annesinden, babasından, işsiz 22 ve 33 yaşlarındaki iki kardeşinden de sorumlu. Otuzunda bütün bir ailenin geçimini sırtlanmak, yüzüne vurmuş… Bu yüzden bugüne kadar bir köşeye beş kuruş da atamadığını söylerken buruk, gülümsüyor… Eşinden beş ay kadar önce boşanmış, yaşı henüz otuz. Eğer, Batum’daki bir bankadan aldığı kredinin borcunu tamamlayabilirse ancak önünü görebilecek ve geleceğe ilişkin bir şeyler düşünebilecek.

İş arıyorum...

Daha konuşmanın başında, telefonu çalıyor Nana’nın… “Abi” dediği birine oturduğumuz yeri tarif ediyor. Buluşacaklar ve iş konuşacaklar. Gündüz, mesai saatleri içinde çalışabileceği bir iş olmalı bu ve kendine bir ev tutabilmeli. Yeni işvereniyle buluşmak için tek kelime Türkçe bilmeyen Keti ile bizi baş başa bırakıyor, bir de bir paket Viceroy’u. Keti sırtı denize dönük oturuyor, onun için ne denizin bir çekiciliği, ne yolcu alıp boşaltan vapurların, ne de martıların bir cazibesi var. Nana’nın dönüşü geciktikçe yüzündeki endişe ifadesi daha da büyüyor, sigara üstüne sigara içiyor.

Bir buçuk saat sonra dönüyor Nana. İş, bir ofisin temizliği ve çay servisi. Henüz tam bir anlaşmaya varılmamış. Görüştüğü de aracıymış ve esas patronla görüşüp ona haber verecekmiş. Sıra Nana’nın, Keti’nin tercümanlığına geliyor.

Keti diş doktoru. Batum’da bir hastanede kısa bir süre yaşamış. 28 yaşında, bekâr. Tıpkı Nana gibi onun da üzerinde annesi, babası ve beş kardeşi dahil bütün bir ailenin sorumluluğu var. İstanbul’a geleli üç ay olmuş, henüz iş bulamamış.

Türkçe bilmeyen birinin iş bulması zor olduğu gibi ücreti de düşük. O en fazla 400 dolara iş bulabilir, dil bilen biri ise, bin dolara kadar iş arayabilir. Üstelik iş bulmak düne göre daha zor, çünkü polis eleman sağlayan şirketleri daha sıkı kontrol ediyor artık, kaçak işçi çalıştıranları cezalandırıyor, sokakta yakaladıklarına da göz açtırmıyor…

Nana’nın telefonu bir kez daha çalıyor, yine abi diye konuştuğu biri arıyor, ona çay bahçesini tarif ediyor. Gelen bir polis. Hangi birimde çalıştığını söylemiyor, güneş gözlüğünü çıkarmıyor, sadece dinliyor… Konu kadın ticaretine, yabancı kadınların yaşadıklarına gelince, Nana başına bu tür olaylar gelmediğini söylüyor. Hiç duymamış, tanık olmamış, ama eğer bu olaylar yaşanıyorsa, bunun sorumlusunun “kurbanlar” olduğunda ısrar ediyor. Polis de giriyor söze, kadınların kandırılmadığını, gelirken Türkiye’de fahişelik yapacaklarını bildiklerini, ancak bütün kazançlarına el konulmaktan bıktıklarında şikâyetçi olduklarını söylüyor. Polise göre kadın ticaretinin bir mafyası yok, polisin bu tür olaylarda suç ortaklığı da. Kaçak işçilere göz yumma gibi durumları da olmuyor, ama ancak olay çıkarırlarsa peşlerine düşülüyor ya da rutin kontrollerde polise denk gelirse!

Sıra fotoğraf çekmeye geldiğinde Nana, polise soruyor, o söylüyor bir zararının olmayacağını, çektirebileceğini… Ayrılırken “Bizim” diyor Nana “Kimseye düşmanlığımız yok, Ne Osetlere ne Abhazlara. Savaşı hep başkaları çıkarıyor, huzurumuzu kaçırıyor. Bizim yaşamaktan başka bir derdimiz yok ki”…

Çay bahçesinden gelip geçenlerin de yaşamaktan başka bir derdi yok, ama savaş kapıya dayanınca, bir de “kaçak” yaşamak varsa, yaşamak daha “ağır” bir iş oluyor...

Cumhuriyet İMECESİ

En Çok...

okunanlar

yorumlananlar

beğenilenler