İran tarihi derslerle dolu / 1

"İran gibi olur muyuz" sorusu sıkça soruluyor bugünlerde. Bence hayır! Çünkü Şii mollalardan farklı olarak arkalarına bir de Amerikan emperyalizmini almış olanlar yüzünden İran'dan daha beter olabiliriz! Peki, İran'ı ne kadar tanıyoruz?

21 Ağustos 2008 Perşembe, 14:48

 

Şah 'Raft'

Şiraz'ın Eylülleri kitabında o günler kitabın kahramanın ağzından şöyle anlatılır:

"Şah'ın gittiği o soğuk ocak gününü; etrafı dolduran şen kalabalığı, farlarına göz kırptıran sürücüleri, öttürülen kornaları, dükkânların bedava şekerler dağıtmasını, bedavaya çalışan taksileri, kucaklaşan yabancıları ve dans eden genç kadınları düşünür. O gün çatıda durmuş ve kenti izlemişti, radyo ve televizyonlar soğuk havada salınan çamaşır ipleri yüzünden cızırtılanıp durmaktaydı; karşı dairesinde oturan kadın mutfak camında durmuş elma soymakta, caddenin köşesinde değneğine dayanmış duran ihtiyar, inanılmaz gözlerle bedavaya közlenmiş mısır ikram eden sokak satıcısını izlemekteydi ve komşusunun bahçıvanı dişsiz ağzında koca bir gülümsemeyle el çırpıp durmaktaydı o gün.

İnsanlar, Şah raft, Şah raft-Şah gitti, Şah gitti! diye coşkuyla haykırmaktaydı.

O akşam haberlerde Şah'ın gidişini görmüştü. Kemikleri sayılabilen kanserli bedeniyle Şah havaalanındaydı, yanında da gülümseyen kraliçesi; ikisinin de yüzlerinde zoraki birer gülümseme vardı..." 

Ancak, Şah'ın ülkeyi terk etmesi ve Ulusal Cephe'den Şahpur Bahtiyar' ın başbakanlığa atanması da kitlelerin öfkesini dindirmeye yetmedi. Halk hâlâ sokakta ve işçiler grevdeydi. 19 Ocak 1979'da mollalar, monarşinin kaldırılması ve İslam Cumhuriyeti'nin ilanı talebiyle gösteriler düzenledi. İran tarihinin en büyük mitinglerinden birisine tanık oldu.

12 Şubat 1979'da halk kışlaları basıp silahlara el koydu ve tüm hapishaneler boşaltıldı. Sabah saat 08.00'de başlayan ayaklanma ile 300 bin insan silahlandı ve binlerce silaha el konuldu. Askerlerin tankları alarak halkla birlikte sokaklarda yürüyüşe geçmesiyle ordu da çökmüş oldu.

İran yakın tarihinden dersler

Sahi, mollalar neden sevmez ve okumaz Hayyam'ı? Şarabı sevdiği ve övdüğü için mi? Neredeyse bin yıl önce İran'da yaşamış olan şair, filozof, matematikçi ve astronom Ömer Hayyam (1048-1122), bu soruya rubaileri ile kendisi yanıt veriyor aslında:

İçin temiz olmadıktan sonra

Hacı hoca olmuşsun, kaç para!

Hırka, tespih, post, seccade güzel:

Ama Tanrı kanar mı bunlara?

***

Felek ne cömert aşağılık insanlara!

Han, hamam, dolap değirmen, hep onlara.

Kendini satmayan adama ekmek yok:

Sen gel de yuf çekme böylesi dünyaya!

(Çeviren: Sabahattin Eyuboğlu)

***

A beyim yoksa şu kalbinde muhabbet,

Ne çıkar, camide, yâ havrada zikr et.

Deli sevdadan eğer varsa nasibin.

Ne cehennem düşünürsün, ne de cennet.

(Çeviren: Rüştü Şardağ)

Sanki başka sorun yokmuş ve bu " siyah örtü " bunca eşitsizlik, adaletsizlik ve rezilliği örtmeye yetecekmiş gibi davranan iktidarlar elbette Hayyam okumaz. Çünkü Hayyam'ın rubaileri, özellikle yerli mollaların bugün tarifi Evangelist Hıristiyanlar ve sermayedar Yahudiler tarafından yapılmış " yeni İslam " anlayışlarına ters düşer. Bir de " İran gibi olur muyuz" sorusu sıkça soruluyor bugünlerde. Bence hayır! Çünkü Şii mollalardan farklı olarak arkalarına bir de Amerikan emperyalizmini almış olanlar yüzünden İran'dan daha beter olabiliriz!

Peki, bizdeki mollaları göndermek istediğimiz İran'ı ne kadar tanıyoruz? Aslında, Türkiye ile İran'ı kesişen kümeler diye düşünmek yanlış olmaz. İki ülkenin tarih, kültür ve siyasi açıdan ortak yönleri olduğu gibi büyük farklılıkları da var. İslam Devrimi'nin 11 Şubat'ta 29 yaşına girdiği İran, yakın tarihiyle bizim açımızdan o kadar çok ders içeriyor ki, örneklerine ilerleyen bölümlerde yer vereceğiz. Yine yazının ilerleyen bölümlerinde bahsedeceğimiz farklı yönleri ise çok iyi anlamamız, moda deyişiyle çok iyi " okumamız " gerekiyor.

Nobel Barış Ödülü sahibi İranlı hukukçu Şirin Ebadi 'nin dediği gibi, "İran'ın keşke petrol yerine suyu olsaydı. Batılılar İran'ı belki o zaman rahat bırakırdı..." Tarihe baktığımızda, emperyalist ülkelerin leş bekleyen akbabalar misali bütün Ortadoğu'da olduğu gibi, İran'ın üzerinde de sürekli dönüp durduğunu görüyoruz. İran tarihine bakmaya Türk kökenli Kaçar Hanedanı (1796-1925) ile başlamak anlamlı olacaktır. Çünkü özellikle İngiltere ve Rusya 19. yüzyıl sonu itibarıyla bölgeye daha fazla nüfuz etmeye çalıştılar. Kaçar Şahı, 1905'te meşrutiyet ilan etse de Batı egemenliğine karşı o dönemin Türkiye'si, Mısır'ı ya da Tunus'u kadar direndiği söylenemez. Kaçar Hanedanı, Birinci Dünya Savaşı'nda İngiliz ve Rus işgallerinin ardından iyice zayıflayınca, orduda ve ulema arasında değişim isteyen sesler yükseldi.

1924 yılı başında, önce Harbiye Nazırlığı'na sonra başbakanlığa yükselen Rıza Han (Rıza Şah Pehlevi) , 1925'te İngilizlerin teşvik etmesiyle darbe yaparak Kaçar Hanedanlığı'na son verdi. Rıza Han, Atatürk gibi cumhuriyet kurmak istiyordu. Hatta, İran Meclisi'nde Mustafa Kemal'in izinden gidileceği ve cumhuriyetin çok yakında kurulacağı konuşuluyordu. Ne var ki İran'da özellikle 19. yüzyılın sonunda çok önemli siyasi bir güç olarak ortaya çıkan ulemanın direnişi sonucunda Rıza Han, cumhuriyet kurmak yerine tahta oturdu.

Rıza Şah Pehlevi, tahta oturabilmek için ulemanın desteğine ihtiyaç duymuş, bu yüzden başlangıçta onlara ayrıcalıklar tanımıştı. Bir nevi zorunlu laikleştirme sayılacak reformları yapması için on yıl geçmesi gerekti. Mollalar sadece iktidarı için potansiyel bir tehlike oluşturmuyordu; ayrıca modernleşme için zorunlu olduğunu düşündüğü reformların önünü tıkayacak meşru ve sosyal nüfuza da sahiplerdi. 27 Aralık 1928'de Kılık-Kıyafette Birlik Kanunu çıkarıldı. Bu kanunla, bütün erkekler, Batı tarzında giyinmek ve Pehlevi şapkası olarak anılmaya başlanan, kep benzeri, siperli bir şapka takmak zorundaydı, kadınların ise başlarını kapatması yasaklanıyordu. Fakat, İran toplumunun yapısını dikkate almadan tepeden indirilen bu reform yüzünden özellikle kırsal alanlardaki kadınların dışarıya çıkamaz hale geldiğini de unutmamak gerekiyor. Aynı İran, yarım asır sonra örtünmenin zorunlu kılındığı bir yer olacaktı ki bundan en büyük zararı yine kadınlar görecekti.

II. Dünya Savaşı, İran'daki gelişmelerin seyrini değiştirdi. Müteffikler İran'ı işgal etti Amaç, ülkedeki Alman etkisini kırmaktı. İran petrolleri, savaşın seyri açısından da büyük önem taşıyordu. İşgalin ardından Rıza Şah Pehlevi iktidardan çekilmek zorunda kaldı. Tahtını oğlu Muhammed Rıza Pehlevi 'ye bıraktı.  

Ulusallaşma Batı'yı rahatsız etti

İran'da Ulusal Cephe (Cepheyi Milli) 1951'de iktidara geldi. Hükümeti, İran siyasetine damga vuran önemli bir isim kurdu: Muhammed Musaddık . 1951'de " Yılın Adamı " olarak Time dergisine kapak olan Musaddık 'ın soyu, İran'ı iki yüzyıldan fazla yöneten Türk asıllı Kaçar hanedanına dayanıyordu.

Musaddık çokuluslu şirketlerin keyfini kaçırmıştı

Petrolü ulusallaştırmak isteyen Musaddık 'ın lideri olduğu Ulusal Cephe 'nin hedefleri arasında parlamenter gücü sağlamlaştırmak, anayasa ve kanunları uygulamak ve ülkenin gerçek bağımsızlığını sağlamak vardı.

Musaddık , İran petrollerini ulusallaştırdı, yabancı şirketlerin imtiyaz haklarını içeren anlaşmaları iptal etti. Dünya başkentlerinde, özellikle Londra'da bu yüzden büyük bir sarsıntı yaşandı. Çokuluslu şirketler rahatsız olmuştu. İngilizler İran petrolüne ambargo koydular, Suudiler bu ambargoya destek verdiler.

ABD, Sovyetler'in bölgedeki nüfuzunun artmasından kaygılıydı. Musaddık 'ın İran'da o günlerde etkili olan Komünist Tudeh Partisi'ni arkasına alması bu kaygıyı iyice arttırdı. İran için özgürlük dönemi çok uzun sürmedi. Başta Washington olmak üzere kapalı kapılar ardında Mussaddık 'ın devrilmesi planlanmaya başlandı. Sıkıntı giderek artmıştı. İran kontrolden çıkıyordu. Bunun önüne geçilmesi için Batı'nın çıkarlarını kollayacak totaliter bir rejim gerekiyordu.

1953'te ABD Merkezi Haberalma Teşkilatı (CIA) harekete geçti ve İngiltere'nin desteğiyle Mussaddık 'a karşı darbe yapıldı. Darbenin planlayıcısı ve uygulayıcısı eski ABD başkanlarından Theodore Roosevelt 'in torunu, CIA Tahran İstasyon Şefi Kermit "Kim" Roosevelt ile Şah 'ın diğer bir dostu General Norman H. Schwarzkopf 'tu (1991 Körfez Savaşı'nda ABD ordusunun komutanı Norman Schwarzkopf 'un babası). CIA, mollalarla ilişkiye girmiş ve Musaddık " hain" ilan edilmişti. Musaddık görevden alındıktan sonra ömrünün sonuna kadar göz hapsinde tutuldu. Şah Muhammed Rıza Pehlevi kaçtığı Roma'dan geri döndü. Bir konuşmasında kendisini " Tavuskuşu Tahtı "na yeniden oturtan Kim Roosevelt'e, "Tahtımı Allah'a, halkıma, orduma ve size borçluyum..." diyerek minnettarlığını ifade etmekten geri kalmadı.

CIA SAVAK'a eğitim verdi

CIA 'nın Şah 'ı yeniden tahtına kavuşturan bu darbesi, Batı'nın çıkarlarına bir süre için iyi hizmet etti; yeni hükümetle yapılan petrol anlaşması sayesinde gelirlerin yarısının yabancı karteller elinde kalması güvenceye alındı. General Norman H. Schwarzkopf'un Şah 'a "iyiliği" Musaddık'ı devirmekle kalmadı. General, Şah 'ın 1956'da kurulan İstihbarat Örgütü SAVAK 'a eğitim verdi.

Toprak reformuna mollaların tepkisi sert oldu

Şah, büyük toprak sahibi üst düzey din adamları ve dini vakıfların topraklarına el koyuyor, ayrıcalıklarına son veriyordu. Toprak reformu yasası her şeyden önce mollaların bir kısmını doğrudan etkilediği gibi, onların yönetimi altındaki vakıflarının geleceğini de tehlike altına sokuyordu.Yani bu yasanın mollaların çıkarları açısından doğurduğu tehdit büyüktü.

Ak Devrim kapsamındaki refomların başarıya ulaşamaması, toplumdaki eşitsizliğin, dolayısıyla yoksulluğun artması Ayettulah / İmam Humeyni'nin siyasi bir önder olarak sivrilmesine yardım etti. Sürgündeki Ayetullah Humeyni'ye kulak verenlerin sayısı giderek arttı. Şah'ın önünde pek bir çıkış kalmamıştı.

Şah, artan petrol gelirini kullanarak ülkesini dünyanın beş gelişmiş ülkesinden birisi yapacağını ilan etti. Bunu gerçekleştirmek için geliştirilen vizyonun adı 1963'te kondu: İnkilap-ı Sefid ya da Türkçesiyle Ak Devrim . Ak Devrim , toprak, seçim ve eğitim reformu, kadınlara oy hakkının tanınması, özelleştirme (devlet işletmelerinin hisselerinin belirli oranda satılması) sosyal güvenlik sistemi kurulması, Batılı giyim ve yaşam tarzının teşvik edilmesini içeriyordu.

Toprak reformu, tarıma dayalı ekonomiyi tasfiye edip toprak sahiplerini sanayi yatırımlarına yönelterek sağlam kapitalist ekonomik yapı kurmayı hedefliyordu. Şah, büyük toprak sahibi üst düzey din adamları ve dini vakıfların topraklarına el koyuyor, ayrıcalıklarına son veriyordu.

Toprak reformu yasası her şeyden önce mollaların bir kısmını doğrudan etkilediği gibi, onların yönetimi altındaki vakıflarının geleceğini de tehlike altına sokuyordu. Yani bu yasanın mollaların çıkarları açısından doğurduğu tehdit büyüktü. Onlar ki, 1963 olaylarına kadar geçen süre içinde siyasal iktidarın karşısında olmaktan çok, yanında yer almışlardı. Yani iktidarları, çıkarlarına hizmet için kullanmışlardı. Ancak durum şimdi farklıydı. Mollalar başta kadınlara oy hakkı olmak üzere başka yeniliklere de karşı çıkıyorlardı.

Bir yandan da yeni yeni ortaya çıkan sanayi burjuvası giderek zenginleşirken özellikle büyük kentlere göçle genişleyen bir kesim halinden hiç memnun değildi. İran petrol zenginiydi, ama toplumdaki refah düzeyi bir türlü artmıyordu. Zenginlik toplumun alt tabakasına yansımadığı gibi, yoksulluk sonucu dini etkinin giderek artması, sıkıntılı bir sürecin de başlangıç noktasını oluşturdu. Musaddık 'ın liderliğindeki Ulusal Cephe 'nin 1953'te darbeyle iktidardan indirilmesiyle bölünüp gücünü yitiren sol, bu kitlelerle ilişki kuramazken mollalar İran toplumundaki etkilerini arttırdılar.

Humeyni'nin sivrilişi

Ak Devrim kapsamındaki refomların başarıya ulaşamaması, toplumdaki eşitsizliğin, dolayısıyla yoksulluğun artması Ayettulah/ İmam Humeyni 'nin siyasi bir önder olarak sivrilmesine yardım etti. Humeyni , 1964'te sürgün edildi. Sırasıyla Türkiye (Bursa), Irak sonra da Avrupa'ya gitti. Ancak, onun önderliğinde bir ayaklanmanın patlak vermesi için gerekli koşullar oluşmaya devam ediyordu.

Bu arada, Şah muhalefeti zorla bastıramadığı noktada gerilimi düşürmeye yönelik demokratik açılımlar yapıyor ama işe yaramadığını gördüğü an yeniden şiddet ve baskı politikalarına başvuruyordu. Altmış bin kişilik gizli polis teşkilatı ve dört yüz bin kişilik ordu, ülkede terör estiriyordu. Gizli Polis Teşkilatı, toplumun her alanına sızıp tutuklamalar yapıyor, muhalifleri işkenceden geçiriyor, kitle hareketlerini şiddetle bastırıyor, kimsenin başını kaldırmasına izin vermiyordu. Bardağı taşıran son damla, 8 Eylül 1978'de yapılan bir gösteriye askeri güçlerin müdahalesiydi. Müdahalede yüzlerce kişi öldü. Milyonlarca kişinin sokaklara dökülüp Şah aleyhinde gösterilere girişmesi uzun sürmedi. Bunu çatışmalar, ölümler, cenazeler, yeni eylemler izledi.

Sürgündeki Ayetullah Humeyni'ye kulak verenlerin sayısı giderek arttı. Dünya medyası da, Şah 'ın başlıca siyasi rakibi olarak sivrilen Humeyni'ye kulak vermek üzere Paris'te yaşadığı banliyöye koşuyordu. Bu arada, Humeyni Paris'teyken birçok ülkenin istihbarat birimleriyle görüşmeler yapıyordu. Şah 'ı kurtaramayacağını anlayan Batılı ülkeler işçi hareketinin şaha kalktığı İran'ı bir işçi devriminden kurtarmaya girişti. Dönemin ABD Başkanı'nı Jimmy Carter 'ın ulusal güvenlik danışmanı Zbigniew Brezezinski yıllar sonra durumu, "Şah'ı gözden çıkardık ve İran'ı nasıl kurtarırız diye kafa yormaya başladık" sözleriyle özetliyordu.

Sonuçta, Şah 'ın önünde pek bir çıkış kalmamıştı. Son aşamada askeri yönetime yönelmesi de sonuç vermedi. 11 Aralık 1978 'de başkent Tahran'da 2 milyon kişi yürüyordu ve her yerden "halk silahlansın!", "Şah devrilmeli", "Kahrolsun Şah!" sloganları yükseliyordu. Şah , takvim yapraklarının 14 Ocak 1979 tarihini gösterdiği gün İran'ı terk etmek zorunda kaldı.