İran tarihi derslerle dolu / 3

Yazının en başında kesişen kümelere benzettiğim İran ve Türkiye'nin farklı olan yönlerini çok iyi bilmek gerektiğini yazmıştık. Bunlardan birisi olan Şiilik, temeli dine dayanan ancak gelenek/ yaşam/ siyaset biçimi haline gelmiş bir olgu İran tarihinde. Şiiliği anlamadan İran'ı anlamak çok zor.

22 Ağustos 2008 Cuma, 07:21


Din uleması laikliğe en büyük engeldi

"Şia" terimi "takipçiler" veya "izdeşler" anlamına gelen bir Arapça kelimeden gelmektedir. Şiilik ise Hz. Ali taraftarlığı demektir. Şii mezhebinin nasıl doğduğunu kısaca anlatmak gerekirse;

Hz. Muhammet 'in vasiyetine rağmen, vefatından hemen sonra kimin halife olacağı kavgası başlar. Önce Ebu Bekir halife seçilir, ondan sonra sırasıyla Ömer, Osman ve Ali gelir. Son üçünün ortak özelliği siyasi suikasta kurban gitmeleri.

Emevi Hanedanı'nın ilk hükümdarı Muaviye , 657 yılında Hz. Ali'ye isyan ederek onunla savaşır. Muaviye, Hz. Ali'nin 661 yılında bir Harici'nin suikastıyla şehit edilmesinden sonra zor kullanarak İslam devletini ele geçirir. Kendisinden sonra halifenin seçimle iş başına getirilmesini kabul etse de ölmeden önce oğlu Yezit 'i halife seçtirir (680). Dönemin ileri gelenleri bu duruma itiraz ederler. Özellikle, Peygamberin torunu Hüseyin , Yezit'in halifeliğini kabul etmez. Yezit ile savaşmaya giden Hz. Hüseyin, 10 Ekim 680 tarihinde, Irak'ta; bugün Kerbela kentinin bulunduğu yerde şehit edilir. Başı kesilen Hüseyin'in vücudunda 33 mızrak, 34 kılıç yarası vardır. Yandaşları, çölde susuz can verirler. Onları Yezit'e karşı savaşması için çağıranlar da yardımlarına gelmemiştir. İşte, hilafetin Hz. Ali'ye sonra da çocuklarına geçmesi gerektiğini ileri sürmeye dayalı siyasi bir taraftarlık olan Şiilik, Hz. Hüseyin'in şehit edilmesinden sonra zümreleşmeye başlar.  

Hz. Hüseyin'in Kerbela'da barbarca şehit edilmesi "Siyasi otoriteyi meşru saymama (Emevi hâkimiyetini kabul etmemek)" ve "Haksızlığa, zulme isyan (Halifelik Hz. Ali'nin hakkıydı ve çocuklarına geçmeliydi)" kültürüne bir de "matem" ve "acı çekme" kültürü ekler. Şehitlik 'kült' haline gelir. Siyah renk simgeleşir.

Örneğin, Humeyni, "...bir müstekbirler İslamiyeti (egemen sınıfların İslamiyeti) vardır, bir de mustazaflar İslamiyeti (ezilenlerin İslamiyeti) vardır..." diyordu. İran devriminin en önemli sloganlarından biri olan "mustazaflar" (ezilenler) çağrısı, böylece Şii İran halkında 14 asırdır sürüp gelen bir duyguyu harekete geçirmişti.

Hz. Hüseyin'e ağıt yakarken

İran'da yas ayı olan Muharrem'in en önemli günleri olan Tasua ve Aşura'da da Tahran'daydım (18-19 Ocak 2008). Sokaktaki törenleri izledim. Başkentin hemen hemen her sokağında binalara yası ifade eden siyah bayrak ve pankartlar asılmıştı. İki sıra olmuş, genç yaşlı erkekler hatta çocuklar, aralarında çalan büyük davullar ve güzel bir erkek sesinin Hz. Hüseyin'e ağlamaklı yaktığı ağıtlar eşliğinde sembolik zincirlerle dövünüyorlardı. Kadınlar ise kenarda onları izliyorlardı. Gözyaşlarını tutamayan çok kişi vardı. Törenlerin bir özelliği zengin-fakir, eğitimli eğitimsiz herkesin dövünenler ya da seyirciler arasında olması. Hemen hemen her sokaktan farklı gruplar bu töreni gerçekleştiriyorlar.

Grupların önünde ise Kerbela'da savaşan ordunun en önündeki gibi tunçtan yapılmış, çeşitli işlemeler, örtüler ve tüylerle süslenmiş "alem" taşınıyor. Burada, çok büyük ve ağır olan alemi tek kişinin taşımaya çalışması ise yine "acı çekme" kültürünün bir parçası. Kadınlar ve genç kızlar ise kenarda durup seyrediyorlar törenleri. Bu arada, sembolik zincirlerle "dövünenler" arasındaki delikanlıların saç stilleri (Tahran'da punk modası yaygın!) ve son moda şıklıkları dikkatimi çekiyor. Bu törenlerin aynı zamanda genç kız ve delikanlıların tanışma yeri olduğunu öğreniyorum. Gençler kendi aralarında bu törenlere "Hussein Party" adını vermişler. Tasua ve Hz. Hüseyin'in Kerbela'da şehit edildiği gün olan Aşura boyunca Tahran'ın her tarafında "ihsan" adı verilen içecek ve yiyecekler dağıtılıyor. Aşura dedikleri ise bizim aşuremizden farklı, kurban eti katılan bir aş. Tahran'da muharrem ayı boyunca camilerde ya da mahalle aralarına kurulan çadırlarda Hz. Hüseyin'e ağıt yakılıyordu.

Bu arada, kanlı törenlerin sadece belirli yerlerde yapıldığını, bahsettiğim törenlerin daha çok sembolik olduğunu bir kez daha belirtmek istiyorum. Törenler sırasında sağ elin kalbe doğru götürüldüğü bir bölüm var ki bu da Hz. Hüseyin'e kalpten olan bağlılığın, sevginin sembolü.

Mollalar gücünü nereden alıyor?

İran ile ilgili klişelerden birisi de mollaların İslam devrimi ile birlikte sahneye çıkmış olması. Oysa onlar Şiilik doğduğundan bu yana varlar ve siyasetin içindeler. Peki, mollalar gücünü nereden alıyor?

* Şiilikte, Sünni mezhebinden farklı olarak, Allah´ın insanlığa rehberlik edecek belirli liderler atadığına inanılıyor .

* Şiilerde iktidar inanç meselesidir ve meşru siyasi lider aynı zamanda ruhani liderliği de elinde bulunduran Hz. Ali ve soyundan gelen imamlara aittir.

* Küçük yaşta gaip (saklı) olan 12. İmam'ın ölmediğine ve halen hayatta olup kurtarıcı (mehdi) olarak tekrar geri döneceğine inanırlar.

* Şiilerin on ikinci imam gelene kadar din adamları ve ruhaniler imam vekili olarak görev yapabileceklerdir.

* Sünni doktrininde itaat edilmesi emredilen halife, padişah ve devlettir. Örneğin Osmanlı'da din kurumu devlet otoritesine bağlıydı. Yani ulema hiçbir zaman devletin karşısına rakip olacak güçte olmamıştı. Şii doktrininde ise itaat edilmesi gereken Hz. Ali ile onun soyundan gelen "12 İmam" ve şimdi onları temsil eden "ayetullah"l ardır. Şii toplumları bu yüzden din adamlarının etrafında örgütlüdür.

* Şii ulema Osmanlı'daki ulemayla kıyaslandığında ruhani otorite olarak daha etkin ve örgütlüydü. Osmanlı ulemasından farklı olarak, tasavvufi tarikatların rekabetine izin vermemekteydi. Ayrıca, gerek gördüğünde siyasi otoritenin meşruiyetini sorgulamakta, toplumun gerçek liderinin siyasi otoriteler değil, dini otoriteler olduğunu ileri sürmekteydi.

Şah neden başaramadı?

Atatürk 'ün izinden giderek İran'da laik bir cumhuriyet kurmak isteyen Rıza Şah Pehlevi bunu neden başaramadı sorusunun yanıtı da yukarıdaki açıklamalarda yatıyor. Yani Şii ulemanın gücü, laik bir cumhuriyet kurulmasının önündeki en büyük engellerden birisiydi. Şah, 1924 yılının başında harbiye nazırlığı ve başbakanlık görevleri sırasında ulemanın kudreti ve halk arasındaki itibarını daha iyi anlamaya başlamıştı. Çeşitli kentlerde (Tahran, Meşhed, İsfahan ve Kum'da) mollaların önayak olduğu gösteriler oldu. Şah, desteklerini kazanmak ya da en azından tepkilerini çekmemek için uzlaşma yoluna gitti. Tahta çıktıktan sonra da ulemaya bazı ayrıcalıklar tanımak zorunda kaldı. Reformlar yapmak için on yıl bekledi.

Vergiler Doğrudan Ulemaya

Şii ulemanın gücünün bir başka kaynağı zekât ve fitreleri doğrudan toplamaları ve dağıtmalarıydı. Esnaf, vergilerini doğrudan ulemaya ödüyordu ve tarihi birliğinden dolayı her zaman onların arkasından yürüyordu. Yani, Şii ulemanın ekonomik ve sosyal gücü, Sünni ulemayla kıyaslandığında kat kat yüksekti. Mollaların hem vakıf hem de kişisel mal varlıkları vardı.

Humeyni'nin 'velayet-i fakih' çözümü

İran'da Dini Konsey, 1969'a kadar "Mehdiyi bekleyelim mi, beklemeyelim mi?" diye tartışıp dururken Humeyni "velayet-i fakih" teorisini ortaya atıyor. Buna göre, uzun yıllar ancak mehdiyle gerçekleştirileceğine inanılan İslami idare için, mehdiyi beklemeye gerek yoktur, bu, yetkili bir fakih (İslam hukukçusu/bilgini) tarafından da gerçekleştirilebilir. Yani, Humeyni fakihlerin doğrudan yönetim tesis etme görevinin bulunduğunu (velayet-i fakih) söyleyip bunu pratiğe dönüştürdü. Baba tarafı, 18. yüzyılda Hindistan'a yerleşmiş olan ve soyu Yedinci İmam Musa el Kazım 'a dayandığı iddia edilen Humeyni böylelikle "mehdi vekili" olarak kabul edildi ve halk üzerindeki gücünü buna dayandırdı.

Bu arada, Humeyni'nin "velayet-i fakih" teorisine Şii dünyasından karşı çıkanlar olduğunu belirtelim. Örneğin, bazı Şiiler on ikinci imam hayatta olduğuna ve günün birinde döneceğine göre ona ait olan 'devlet yönetimi' ne vekil tayin edilmesinin doğru olmadığını savunuyorlar. Irak Şiilerinin büyük çoğunluğu tarafından ruhani lider olarak kabul edilen Ayetullah Sistani de dahil olmak üzere bu ülkedeki Şiilerin büyük kısmı "velayet-i fakih" teorisini kabul etmiyorlar.

Kökeni Zerdüştlükte

Şiilikteki mehdi, Hıristiyanlıktaki mesih inancının kökenini dünyanın en eski tektanrılı dinlerinden birisi olan (MÖ 6. yy.) ve İran'da doğmuş olan Zerdüştlükte bulmak mümkün. Sadece mehdi inanışı değil, peygambere vahiy gelmesi, bakire bir anneden doğma, ahiret, cennet-cehennem, günde beş vakit ibadet Zerdüştlükte var. Günümüzde Zerdüştlüğe bugün dünya çapında inananların sayısının 250 bin civarında olduğu tahmin ediliyor. İran'daki Zerdüştler ise çoğunlukla Yezd ve İsfahan'da yaşıyor. İbadete açık en büyük mabetleri Yezd kentinde. Sayıları ise 150 bin civarında.  

Zerdüşt (Mecusilik ya da yerel dilde Mazdayasna) inancına göre varoluş, kıyamete kadar toplamı on iki bin yıl olan dört dönemden oluşmuştur. Dördüncü devre, ölülerin dirilişi ve son yargılama ile bitecek olan dönemdir. Bu dönemde İran Messianizmi (Mehdilik) söz konusudur. Bu dönemin ilk bin yılın başlangıcında temiz bir bakireden Zerdüşt doğacak. Zerdüştlüğün kutsal kitabı Avesta'da Zerdüşt'ten peygamber diye bahsedilir. Zerdüşt'ten sonra dünyanın genel ahlak durumu kötüleşecektir. Nihayet, Zerdüşt'ten sonra ikinci binyılda, yine Zerdüşt'ün soyundan bir peygamber gelecek ve bu durum üçüncü binyılda tekrar edecektir. Ancak üçüncü binyılda gelen tebliğcinin ismi Saoşyant olacak ve o dünyaya hâkim olarak yeryüzünü şer kuvvetlerden temizleyecek, Zerdüşt'ün tebliğini yenileyecek, dünya Zerdüşt'e inananlarla dolacaktır. Bin yılın sonunda ise o, hâkimiyeti Ahura Mazda 'ya ( Yüce İyilik Tanrısı ) teslim edecek ve bu şekilde dünya son bulacaktır.   

Dünyayı kim kurtaracak?

İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad , 2006'da Şiilerin 12. imamı Mehdi'nin doğum günü dolayısıyla düzenlenen "Uluslararası Mehdi İnancı Doktrini" başlıklı konferansta yaptığı konuşmada, "İmam Mehdi bugün kayıptır. Ama bu kaybolma döneminde de hem imamlığını yapıyor hem de toplumu yönetiyor. Şu anda İmam Mehdi'nin lütfundan mahrumuz. Bu dönemde sadece İmam'ı beklemek yeterli değil. Onu tanımak için ona tabi olmak ve onunla ruhsal bir irtibat kurmak, İmam'a ve onun devletine kavuşmak için koşmak gerekiyor. Gerçek bir bekleyici, İmam'a doğru ve ona ulaşmak için hareket eden kişidir. İmam'ın gelmesi ve adaleti tesis etmesi için dua etmeliyiz" diyordu.

Ahmedinejad Mehdi'yi beklerken Bush boş durur mu? O da dünyayı, özellikle de Ortadoğu'yu kıyamete ve ondan sonra gelecek Mesih'e hazırlıyor. Bush, 9 Ocak 2008'de başladığı ve milyon dolarlık silah anlaşmaları yaptığı bir dokuz günlük Ortadoğu gezisi sırasında, İran'ın terörü destekleyen ülkelerin başında geldiğini ileri sürdü yine.

Yazının sonunu bağlarken, bize akıl ve sağduyunun hâkim olduğu bir dünyada yaşamayı ve asıl kurtarıcının insanlığın kendisinde ve vicdanında olduğunun anlaşılmasını dilemekten başka bir şey kalmıyor.