Saylan Değil, İnsanlık Öldü!...

25 Mayıs 2009 Pazartesi, 02:37

Kendisine yaşarken mesafeli duran medya kanallarında bile inanılmaz yer buldu vefatı ile Prof. Dr. Türkan Saylan. Vicdan muhasebesi miydi, ne idi ise, yaptıkları, yapmak istedikleri ile yüklü sözcüklerle vefatı haber yapılıyordu.

Aydın kıyımı sürecinden geçen Türkiye, vefatından sonra değer veriyor, vatana, millete hayırlı evlatlarına. Vatanın öz evlatlarına sahip çıkamıyoruz. Son günlerinde suçlayışımızla hastalığının ağırlaşmasına katkıda bulunup, yaşam süresini kısalttık mı bilemeyiz; karşımızda herkese, ölüme bile meydan okuyan yürekli bir kadın vardı. Kesin olan şu ki; biz onu üzdük, fena halde ve hak etmediği biçimde üzdük üstelik!..

Yalnız bir hekim olarak değil, toplumu için, toplumun zayıf bırakılan halkası kızlarımız ve yine en zayıf halka olan eğitim için gönüllü çalışmalarını alkışlamak yerine, misyonerlikle suçladık. Evet o bir misyonerdi. Eğitimsiz bırakılan kızlarımızın sayısını azaltmaktı misyonu. Şimdi söylenecek sözlerin fazla bir önemi yok, hüzün ülkesinde!.. Ölmüşüne sahip çıktığımızın yarısı kadar sahiplenebilseydik dirilerimizi, farklı, çok farklı bir ülke olmaz mıydık? Farkını fark ettiklerimize neden bedel ödetiyoruz? Başka ülkelerde başarılı insanlar ödüllendirilirken, biz bizi ileriye taşıyanları cezalandırıp geriye taşıyanları ödüllendirmeyi nasıl becerebiliyoruz?

Suç ile ceza arasında bir oran olması gerekir. Bırakın oran kurmayı, ceza, suç olmayanı, suçlu olmayanları bulmaya başlamışsa, adaleti, hangi hukuk, hangi kanun, hangi vicdanda arayacağız? Suç yok, suçlu yok; ceza varsa bunda bir gariplik yok mu? Ceza suçlu olmayanı bulur olmuşsa, asıl suçlu olan buna izin verenler; olup bitenlere seyircilik eden, kendisine dokunmayanları yaşatanlar değil midir?..

Saylan ve diğer vatanına, vatan evlatlarına yaşamını adamış tüm saygın kişileri saygı ve minnetle anacağız... Kendilerine acılar yaşatmışları nasıl anacağımızı şu an bilemiyorum. Bu tarihin konusu. Ancak hiç de iyi anılmayacakları bir gerçek.

Gidenin arkasından dökülen gözyaşlarımızdan suçluluğumuz akacak. Peki, demir kapıların ardında çile çektirilen aydınlarımız için ne yapacağız? Onlar için de bir başka gidişte mi buluşacağız? Sahi biz ne yapacağız? İzlemeye devam mı edeceğiz ve tüm bu insanlık ayıplarına demokrasi adını vermeyi hâlâ sürdürecek miyiz? Türkiye korku dehlizinden geçerken, dimdik durarak örnek olmuş tüm değerli aydınlarımızı bir bir kaybetmeden Türkiyenin normaline dönmesi için aklı başında herkesin eski alışkanlıkları terk ederek, birleşik bir güç oluşturma doğrultusunda adım atmaları gerekiyor.

Siyasette bir yer edinme mücadelesinin ve bireysel kaygıların geride bırakıldığı, Türkiye öncelikli, toplum öncelikli bir birliktelik için daha fazla gecikilmemeli.

Kaybettiklerimiz için artık bir şey yapamayız. Onları geri getirmek artık olanaksız; geri çağırmamız gereken değerlerimizdir. Aramızdan ayrılanları sahiplendiğimizi göstermenin tek yolu, aydınlık koşularını onların bıraktıkları yerden bayrağı daha yukarı taşıyacak şekilde sürdürebilmektir.

Cumhuriyetin 19 Mayısta Samsunda doğan ışıkla başlayan aydınlık serüvenini yeni baştan destansı biçimde yazmaktan, silkinmekten, uyanmaktan ve başkalaştırılan ülkemizi sahiplenmekten söz ediyorum.

Sakın kimse unutmayacağız demesin!.. Kimler unutulmadı ki?!.

Unutmamak, unutulmamak için ortak değerlerin gücünde birleşmek gerekiyor. Her geçen gün ortak değerlerimiz azaltıldıkça; bizi birleştiren tek duygu, giden değerlerimizin arkasına yığdığımız hüzün oluyor; giderek garipleşen hüzün ülkesinde!..

Sayın Prof. Dr. Türkan Saylanın vefatı nedeniyle üzüntü duyan herkese başsağlığı diliyorum. Işığı hep onunla olacaktır. Bizim için sorun; Türkan Hocanın ışığından ne kadar nasiplenebildiğimizdir!..

 

Prof. Dr. Tülay ÖZÜERMAN