27 Mayıs Müdahalesi Üzerine...

27 Mayıs 2009 Çarşamba, 05:47

1923-1938 yılları arasındaki zaman dilimi, Türklerin tarihinde yıldızın parladığı, bağımsız ve saygın Türkiye Cumhuriyeti’nin var olduğu dönem oldu. Sonra ne oldu? Film koptu. 27 Mayıs Müdahalesi’nden sonra gerçekleştirilen olumlu kurumlar, 12 Mart ve 12 Eylül darbeleriyle etkisiz hale getirildi. 12 Eylül 1980’de, ABD ve onun yerli işbirlikçileri, 12 Mart’ta tümüyle gerçekleştiremedikleri amaçlarına ulaştılar.

“Sayıların sonu yoktur, sayılar sonsuzdur. Nasıl en son sayı yoksa, en son devrim de

yoktur. Devrimler sonsuzdur.” Yevgeni Zamyatin, (Biz, 1920)

1950 seçimlerini Demokrat Parti kazandı. Çiftlik ağası, demokrat (!?) Adnan Menderes Başbakan oldu. O zamana dek Türkçe okunan ezan Arapça okunmaya başladı. Halkevleri, Halkodaları ve Köy Enstitüleri kapatıldı; halkın aydınlanması engellendi. Kuran kursları çoğaltıldı, imam hatip okulları açıldı. Said-i Nursi ve Şeyh Kasım Küfrevi Menderes’i desteklediler. Amaçları teokratik düzeni kurmak olan tarikatlar güçlendi. Köktendincilik yeniden doğdu. Menderes hükümetinin Atatürk Devrimleri’ni yok etmeye yönelik eylemlerine kayıtsız kalamayan genç subaylar 27 Mayıs 1960’ta yönetimi devraldılar. Gerçekleştirilen eylem, kimilerinin nitelendirdiği gibi, bir devrim değildi; bir müdahaleydi. Bu yazıda, 27 Mayıs’ın neden devrim olmadığı açıklanacaktır.

Bu bağlamda ülkemizde devrim sözcüğü çoğu zaman yerinde kullanılmadığı için, önce bu terimin genelgeçer tanımını yapacağım. Devrim, belirli bir süreç sonucu oluşan ani nitelik değişimini, bir sıçramayı belirtir. Bilimsel ya da siyasal olabilir. Siyasal devrim, kimi toplumsal olayların, zamanın akışı içerisinde birikimli gelişmesi, var olanla hiçbir yönden ilişkisi olmayan bir yönetim biçiminin baskın çıkması sonucu çok kısa bir zaman diliminde oluşur. 1789 Büyük Fransız Devrimi, 1917 Ekim Rus Devrimi, 1959 Küba Devrimi gibi. Halkın desteklemediği bir devrim başarılı olamaz.

Yukarıda sözünü ettiğim bütün bu devrimler, kitlelerin ülkelerinde var olan rejimlere karşı başkaldırmasıydı; krallığa, çarlığa ve Batista yönetimine. Atatürk’ün gerçekleştirdiği devrimse bunlardan farklıydı. Önce bu konuda şunu belirtmek isterim: Değişik zamanlarda ortaya çıkıyorlarsa; hoşgörüsüzlükle, ahmaklıkla ya da fanatizmle savaşmanız mümkündür. Ama, tümüyle aynı anda karşılaşıyorsanız, çok zeki olmanız, yapacağınız eylemi sakince en küçük ayrıntısına dek düşünmeniz ve tasarlamanız gerekir.

İşte bu bakımdan, Atatürk Devrimi’nin anılan devrimlerden farkı, iki yönlü olmasıydı. Devrimin amacı, ülkeyi sömürgeleri yapmak isteyen yabancıların işgalinden kurtarmak ve Osmanlı saltanatına son vermekti. Günün siyasal durumunu (konjonktür) değerlendirdi ve eyleme geçti Mustafa Kemal Paşa. Olağandışı bir örgütleme yeteği vardı. Yer yer düşmana karşı direnen halkı örgütledi ve yönlendirdi, düzenli bir ordu kurdu ve savaş başladı. Bize karşı konulmaz düşüncesindeydi düşman. Ama bir insan karşı konulmaz olana karşı çıkmadıkça, onun ne denli karşı konulmaz olduğunu nasıl bilebilir. Riski göze aldı, karşı konulmaza karşı konulabileceğini gösterdi. Bağımsızlık Savaşı kazanıldı. Türkiye Cumhuriyeti kuruldu.

Buraya dek yaptığım açıklamalardan anlaşılacağı üzere, 27 Mayıs bir müdahaleydi; var olan sistemin ıslah edilmesiydi. Müdahaleden sonra olumlu düzenlemeler yapıldı. 1961 Anayasası’nda sosyal hukuk devleti olduğumuz belirtildi, ülkede ilk kez Anayasa Mahkemesi kuruldu. İşçilere “Grev ve Toplusözleşme Hakkı” verildi... Ama olumsuz yaptırımlar da oldu. Üniversitelere mühadale edildi. Gerekçe belirtilmeden 147 öğretim üyesi ve asistan, üniversitelerden uzaklaştırıldı.

Milli Birlik Komitesi (MBK) üyeleri, tasfiye ettiklerinin solcu ya da sol eğimli olduklarını sanıyorlardı, ama sadece sanıyorlardı. Olay, MBK’nin sola karşı olduğunun göstergesi oldu. Uzaklaştırmalardan hemen sonra İÜ Rektörü Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar ve İTÜ Rektörü Prof. Dr. Fikret Narter, anılan yaptırımı protesto etmek amacıyla istifa ettiler. Gene bu yaptırım yüzünden 27 Mayıs’ı destekleyen üniversite gençliği MBK’ye sırt çevirdi. Bu bağlamda 27 Mayıs Müdahelesi’ni gerçekleştirenlerden Kurmay Yarbay Şükran Özkaya, İstanbul Üniversitesi Rektörü Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar’a 147’ler olayında yapılan hata yüzdesini sorduğu zaman, Sıddık Sami Bey soruya şöyle cevap verir: “Yüzde hata nispetini veremem.” Özkaya bu kez, “Tamamını mı hatalı buluyorsunuz” der. Onar cevaplar, “Evet, çünkü prensipte böyle işleme karşıyım.” (Şükran Özkaya, Adım Adım 27 Mayıs, İleri Yayınları, İstanbul, 2005, ss. 278-80.) Sıddık Sami Bey’le aynı düşüncedeyim. Çünkü üniversite bir toplumdur, bir kamu hizmeti ya da bir endüstri değildir; otoriteye hizmet eden öteki topluluklara benzemez. Üniversitenin canlılığı, kendi başına düşünme ve karar verme yeteneğine sahip üyelerinin çokluğuna ve bunların yeteneklerini geliştirme ve bilgi üretme olanağı bulabilmelerine bağlıdır.

Bilimsel çalışmalar direktiflerle yürütülemez... Akademik toplumda ve bilim dünyasında konformizme, ortodoksluklara, dogmalara ve parti programlarına yer yoktur. Üniversiteyi üyeleri yönetir. Böyle olmadığı, bir otorite tarafından yönetildiği zaman, kişiliğini ve saygınlığını yitirir, kalıcı olmaz.

Sonuç olarak, 1923-1938 yılları arasındaki zaman dilimi, Türklerin tarihinde yıldızın parladığı, bağımsız ve saygın Türkiye Cumhuriyeti’nin var olduğu dönem oldu. Sonra ne oldu? Film koptu. 27 Mayıs Müdahalesi’nden sonra gerçekleştirilen olumlu kurumlar, 12 Mart ve 12 Eylül darbeleriyle etkisiz hale getirildi. 12 Eylül 1980’de, ABD ve onun yerli işbirlikçileri, 12 Mart’ta tümüyle gerçekleştiremedikleri amaçlarına ulaştılar.

Türkiye’nin tam bağımsızlığını isteyen yurtsever insanların yok edilmesine, hiç değilse etkisizleştirilmesine yönelik eylemlerde bulundular ve zamanın akışı içinde ülke, günümüzün karmaşa ortamına sürüklendi.