NATO ve Türkiye'nin Kırmızı Çizgileri

27 Mayıs 2009 Çarşamba, 05:48

NATO’nun Nisan 2009’da düzenlenen zirvesinde ittifak üyeleri, Temmuz 2009’da NATO Genel Sekreterliği’ne Anders Fogh Rasmussen’in getirilmesine “oybirliği” ile karar verdiler.

Ne var ki Türkiye’nin bu atama sürecinde ortaya koyduğu davranışlar, Türk dış politikasının kırmızı çizgilerinin varlığının bir kez daha sorgulanmasına neden olmuştur. Öyle ki, Türkiye’nin G-20 zirvesi sırasında Rasmussen’in adaylığına karşı çıkması ve sonrasında “ikna edilmesi”, Türkiye’yi NATO’da ikinci sınıf müttefik durumuna düşürmüştür.

NATO Türkiye’nin diğer üyelerle “eşit” haklara sahip olduğu en önemli uluslararası güvenlik organizasyonudur. Bununla birlikte NATO’nun Türkiye açısından önemi sadece güvenlik boyutu ile açıklanamaz.

NATO Soğuk Savaş boyunca Türkiye’yi Sovyet tehdidine karşı koruduğu gibi, Türkiye’yi Batı ile birbirlerine bağlamıştır. Bu bağlamda NATO, Türkiye ile ABD’yi ve diğer AB devletlerini ortak bir zeminde buluşturmaktadır.

Bu nedenle ortak Sovyet tehdidi ortadan kalkmış olsa da, NATO küreselleşme süreci ile güçlenen terorizm gibi yeni tehditlere karşı mücadelede önemli bir aktör haline gelmektedir. Bununla beraber PKK’nin faaliyetlerine bazı NATO üyelerinin göz yumması veya bireysel özgürlükler açısından yaklaşması, Türkiye’nin ulusal-bütünlüğüne zarar vermektedir.

Bu duruma en güzel örneği Rasmussen’in geçmişte Roj-TV konusundaki tutumu ortaya çıkarmaktadır. PKK’nin ideolojik ve silahlı mücadelesine destek veren Roj-TV’nin düşünce özgürlüğü ve bireysel haklar kapsamında yayınının durdurulmaması ve bu sorunun yargıya havale edilmesi, Türkiye’nin toprak bütünlüğüne açık bir şekilde zarar vermektedir. Sadece bu nedenle Türkiye, Rasmussen’in NATO Genel Sekreterliği’ne karşı çıkmalıydı.

Bu noktada üzücü olan, Türkiye’nin elinde bu görevlendirmeyi engelleyebilecek ve farklı bir isim üzerinde uzlaşmayı özendirebilecek yeteri kadar savlar mevcutken, bu yolu sonuna kadar denememiş olmasıdır.

Türkiye Rasmussen’in karikatür krizi sırasındaki tavrını ittifakın gündeminde tutmalı, bu atamanın NATO’nun geleceğini etkileyecek olan Afganistan görevine vereceği zararlar açısından üye devletlerin dikkatine sunulmalıydı.

Rasmussen’in bu tavrının El-Kaide’nin elini güçlendirebileceği, NATO’nun askeri kayıplarını arttıracağı ve bu çatışma ortamının güçlenmesi ile Afganistan’dan Avrupalı müttefiklerin asker çekebilecekleri ABD’nin de dikkatine sunulmalıydı.

Türk diplomasisi diğer NATO ülkeleri üzerinde uzun vadeli bir baskı oluşturmalı, bu yöndeki inisiyatifi kaybetmemeliydi. Türkiye’nin Rasmussen’in bu görev için doğru kişi olmadığını savunması kararlılıkla sürdürülmeliydi.

Örneğin, Fransa 1995’te Danimarka Dışişleri eski Bakanı Eleman Jensen’i benzer bir şekilde göreve uygun olmadığından dolayı veto etmiştir. Ne var ki, Türkiye Fransa’nın gösterdiği bu kararlılığı gösterememiştir.

Türkiye’nin güvenlik sorununu tam anlamı ile özümseyememiş bir kişi, Türkiye’nin tam üye olduğu en önemli güvenlik örgütünün başına getirilmiştir.

Bu durumun Türkiye açısından ne gibi sonuçlar doğuracağı sınanarak ortaya çıkacaktır.

Sonuç olarak, Türkiye’nin kırmızı çizgileri sırayla ortadan kaldırılmaktadır. Bu durum kadar sıkıntı veren bir diğer unsur ise kırmızı çizgiler ile birlikte Türkiye’nin saygınlığı da azalmaktadır. Bu bağlamda çeşitli sorular akla gelmektedir.

Örneğin Avrupa basınında Türkiye’nin bu tavrının AB’ye katılacak bir ülkeye yakışmadığı sıkça işlenmiştir. Öyle ise, başında böyle bir ortam yaratacağı belli bir süreç neden izlendi? Acaba amaç iç kamuoyunu yanıltmak mıydı?

Eğer Türkiye’nin her ulusal meselesinde Avrupa kamuoyu baskın çıkacak ise Türkiye nasıl kendi güvenliğini sağlayacaktır?

İkinci olarak, Türkiye’nin bu atamayı veto etmemesi koşulu ile genel sekreter yardımcısının Türkiye’nin isteği doğrultusunda atanacağı belirtilmişti. Türkiye’nin vetosunu kaldırmasından sonra ise bu atama için yeterli bütçenin olmadığı açıklandı.

Öyle ise neden her iki atama eşzamanda yapılmadı ve bu görev için uygun adayların ismi bu dönem gündeme getirilmedi?

Bu sorular sırası ile cevaplanmayı beklemektedir. Diğer taraftan Türkiye’nin bir diğer kırmızı çizgisinin ortadan kalkması, AB’nin Kıbrıs Rum Kesimi’nin NATO üyeliği için Türkiye’ye baskı uygulaması sonucunu doğurabilecektir.

Bu süreçten gayet çarpıcı bir şekilde anlaşılmaktadır ki, Türkiye’nin NATO içerisinde eşit müttefik olma ve saygı görme konumu kaybedilmektedir.