İstanbul'da bir yaz akşamı ve Loreena...

Loreena McKennitt müziğinde yalnızca hissettiklerinin peşine düşüyor. Bu kadar dinlenilebilir olmasının nedenini de böyle açıklıyor. Hayatın ve umudun paylaştıkça çoğaldığını düşünüyor. Ona göre keşfedeceklerimiz çok, ama ömrümüz kısa. O yüzden beklemenin anlamı yok.

01 Haziran 2009 Pazartesi, 08:34

Kanadalı müzisyen Loreena McKennitt’in çeyrek yüzyıllık müzik kariyeri “eklektik Kelt” müziği ile Doğu’yu buluşturma düşüyle başladı. Sesinin rengi öyle duru ve dingindi ki, dinleyenlerin zihninde farklı bir peri masalı kurduruyordu. Milyonlarca satan albümleri oldu, ödüllere boğuldu. “An Ancient Muse” albümünde yolu Türkiye topraklarından da geçti. Yeni albümü için de “Kâtibim” şarkısını yeniden yorumladı. Geleneksel enstrümanların tinselliğine güvendiği için müziği hep can damarından yakaladı. Şimdi de kendi deyişiyle, İstanbul’da bir yaz akşamı” şarkı söylemek için geliyor. Heyecanlı, çünkü İstanbul’un büyüsüne inanıyor. McKennitt, 13 Haziran’da Cemil Topuzlu Açık Hava Sahnesi’nde İstanbullulara İstanbul’u anlatmayı deneyecek.

-Sizinki büyük bir başarı hikâyesi. Kasetlerinizi elden satarken şimdi dünya müziğinde bir dönüm noktasısınız. Pek çok müzisyen başlangıçlarında uzağa gidemezler. Sizin şansınız neydi?

Benim şansım içimden gelenleri şarkı yaptığımda hissedilebilir ve kolay anlaşılır olması. Bunu sağlayan da sözcükler değil, müzik ve sesimin rengi. Zaten tek derdim etkilendiğim hikâyeleri insanlara kendimce anlatabilmek. Bunun umuduyla 1985 yılında plak şirketimi kurduğumdan beri şarkılarımı yüzbinlerce insan dinliyor. Bu konuda alçakgönüllü davranmak istemiyorum. Ama ilk başlarda ben de bunu hayal edemezdim.

-Şarkılarınızı ve albümlerinizi belirli konular üzerinden yapmak gibi bir derdiniz var. Mevlana ve Fatih Sultan Mehmet de Türkiye’nin payına düşenler.

Müzikte duyguya inanıyorum ve sadece hissettiklerimin peşine düşüyorum. Paylaştıkça da hisleriniz çoğalıyor. Bu işin temeli ise farklı bir yerden geliyor, o da Kelt müziği. Bu müziğin gücü bana mihmandar oluyor. Kelt köklerinin hiç tahmin etmediğim kadar farklı topraklara uzandığını keşfettiğimde, yolum topraklarınıza da düştü. Venedik’te karşılaştığım bir sergide Kelt el sanatlarının Orta Avrupa’dan, Çin’e kadar uzandığını gördüğümde hem heyecanımı hem de şaşkınlığımı tarif edemem. Mevlana’nın anlattıkları ise evrensel. Bizim yapmamız gereken bunu fark etmek.

Zaten o da buna işaret ediyor.

-Peki ya sufi müzikle bağınız?

Sufi bakış açısı, kabul duygusu o kadar etkileyici ki hemen sizi sarıyor. Geleneğin mayasında hissettiğiniz aşk, coşkulu ve tutkulu.

MERAKIMIN PEŞİNDEYİM...

-Kelt müziklerinin mihmandarlığında Doğu’nun mistisizmine yolculuk yapıyorsunuz. Kelt müziğine ilginiz ve onu Doğu’yla tanıştırma fikri nasıl oluştu?

Köklerim İrlanda’da. Kelt müziği ise ne İrlanda, ne de İskoç müzikleriyle sınırlı.

Bu konuda bir akademisyen gibi iddialı olamam. Yalnızca merak ettiklerimi öğrenmeye çalışıyorum. Elbette bu şarkılar beni Doğu mistisizmine de taşıyor ama benim Doğu müziklerinde gelebildiğim ifade sadece izlenimsel.

-Pek çok farklı projeye müzik yaptınız. Sinema filmleri ve televizyon dizileri de buna dahil. Bu kadar özgün işler çıkaran biri için sipariş üzerine çalışmak sıkıcı değil mi?

Ben duruma söylediğiniz gibi bakmıyorum. Tam tersine, bir başkasının hikâyesi için heyecan duyuyorum. Bu proje içinde ben neler anlatabilirim ya da önüme konulan projeyi şarkılarımla nasıl zenginleştirebilirim diye düşünüyorum. Sadece hikâyesi önceden belli bir projenin sorumluluğu daha fazla oluyor. Buna rağmen yaratıcılığınızı koruyabiliyorsanız sorun kalmıyor.

- “The Gates of İstanbul” bu şehrin ruhunu anlatabilen bir eser. Bu şarkıda İstanbul’a dair zihninizde neler canlanıyordu? Ya da umduklarınızla bulduklarınız hiç çelişti mi?

Fatih Sultan Mehmet’in modern bakışının devam ettiğini biliyorum. İstanbul’un kapıları tıpkı onun döneminde olduğu gibi herkese açık. Ben de bunu hissettirmek istiyorum. İstanbul ise bundan çok fazlasını hak ediyor.

-Fatih Sultan Mehmet figürünü bu kadar sahiplenmenizin nedeni nedir?

Onun kendi döneminde bir tür Rönesans yarattığını düşünüyorum.

-Sürekli değişimin peşindesiniz. Vardığınız nokta olgunluk mu?

Bilemem ama hepimiz sürekli keşfetmeye devam ediyoruz. Hatta bunun için ömrümüz çok kısa. Dünyanın gizemleri bitmek bilmiyor. Onların peşinden müzikle gitmek de benim için en doğru yol.

-Arp ve piyano üzerindeki hâkimiyetiniz tartışılmaz. Bu iki farklı karakterli enstrümanın ilişkisini müziğinizde nasıl kurguluyorsunuz?

Bunu hissediyorum, kurgulamıyorum. Elbette şarkıların düzenlemeleri yapılıyor ve düzenlemeler şarkılara çok farklı zenginlikler katıyor. Ben sadece müziklerden değil şarkı söylemekten de çok heyecanlanıyorum ve şarkı söylediğim için çok mutluyum. Belki bu heyecanıma izin vermeseydim şimdi veteriner olacaktım.

-İstanbul konserinde nasıl bir repertuvarınız olacak?

İstanbul’da bir yaz akşamı şarkı söylemek fikri beni mutlu ediyor. Sahnede ise özellikle son stüdyo albümüm Ancient Muse’dan şarkılar söyleyeceğim. İstanbullulara müziğimdeki İstanbul’u dinleteceğim.