Ulusal düzeyde toprak ve su politikamız yok

Arazi kullanım planlamasının olmadığı, çerçeve su yasasının bulunmadığı, arazi toplulaştırma yasasının bulunmadığı bir ortamda kuraklıkla mücadele bir hayal olacaktır. Türkiye "Yurtta sulh cihanda sulh" ilkesine bağlı olarak ulusal bütünlüğünü alansal olarak korumayı ve doğal kaynaklarını korumak zorundadır.

23 Ağustos 2008 Cumartesi, 09:14

Tarımda yaşanan kuraklığın ürün bazında yarattığı sorunlara değinmeden önce Türkiyemizin 21. yüzyılda doğal kaynaklara ilişkin profilini ana başlıklarla vermekte yarar vardır. Ülkemiz nüfusu, kimilerince her ailede üç çocuk olması uyarılarına gerek olmaksızın, zaten giderek artmaktadır. Bu günlerde 70 milyonu aşan toplam nüfus, büyük bir kıran olmazsa 2100 yılında 200 milyona yaklaşacaktır. Cumhuriyetin ilk kurulduğu yıllarda 20 milyona bile ulaşmayan nüfus, bu gün önemli düzeylere ulaşmıştır. Nüfus artışı; ek gıda, ek ekmek, ek su ve ek refah istemi demektir.Tarımsal alanların artık genişleyemeyeceği bilinen bir gerçektir. Türkiye “Yurtta sulh cihanda sulh” ilkesine bağlı olarak ulusal bütünlüğünü alansal olarak korumayı ve doğal kaynaklarını korumak zorundadır.

Daha bol ürün veren tohumların kullanılması, tarımsal teknolojinin az da olsa gereği gibi uygulanması, su kaynaklarının bilinçli kullanılması, toprak kaynaklarının korunması gibi çalışmalarla gıda güvenliği korunmaya çalışılmıştır.

Ancak yeterli ve etkin yasal yönetsel önlemler alınmadığı için;

- Tarım alanları,maalesef veraset, ikinci mülk edinme, amacı dışında kullanma ve benzeri nedenlerle giderek parçalanmaktadır. Optimum ve yeter gelirli tarımsal işletmelerin oluşması için gerekli yasal ve teknik önlemler alınmamaktadır. Üstelik uygulanan yanlış tarımsal politikalar nedeniyle tarımdan ve kırsal alandan kentlere kaçışlar hızlanmakta bunun sonucu olarak da çok önemli sosyal ve ekonomik sorunlar oluşmaktadır.Böylece kentler köyleşmekte; köyler ise viranelere dönüşmektedir.

- Hızlı göç nedeniyle kentler sağlıksız büyümekte ve alt yapı yetersizliğinden, büyük köyler haline dönüşmekte, varoşlardan oluşmakta, potansiyel, sosyal patlamalar beklenir hale gelmektedir.

- Çarpık kentleşme, sanayi baskısı, ikinci-üçüncü konut edinme hırsı; tarım mera ve orman alanlarının talanına neden olmakta, en önemli araziler betonlaşmaktadır.

Buna rağmen Tarım Arazilerin amacı dışında kullanımı önlenememekte, hatta göz yumulmaktadır.

- Yanlış tarımsal uygulamalarla toprak kirlenmeleri hızlanmakta, sonuçta yer altı sularımız ve yüzey sularımız da önemli düzeyde kirlenmektedir.

-Erozyon ile her gün 1,5 milyon ton verimli üst toprak ve bir yılda 25 bin ton bitki besin maddesi yitirilmektedir. Yalnızca yitirilen bitki besin maddelerinin günlük değeri 2,2 milyon dolardır.

Erozyonu önleyici, yoksulluğu giderici gerekli tedbirler alınmamakta, “Vatan toprakları kutsaldır, kendi kaderine terk edilemez” diyen ulu önder Atatürk’e ihanet edilmektedir.

Çalışan nüfusun yüzde 40’ına yakınını barındıran tarım sektörü;

- Yetersiz alt yapısı

- Yüksek girdi maliyetleri

- Pahalı ve kısıtlı finansman olanakları

- Verim düşüklüğü ve teknoloji geriliği,

- Dünya pazarlarında rekabet gücünden yoksunluğu,

-Tarım arazilerinin miras yolu ile giderek küçülüp parçalanması gibi bir çok olumsuzlukları yaşayan, son yıllarda büyük bir ihmal ve ilgisizlikle karşı karşıya bırakılan talihsiz bir sektör haline gelmiştir.

Sahipsiz ve örgütsüz 700 bin üreticinin, çiftçinin hızla yoksullaşması;

- İşsizliğin hızla artmasına

- Köyden kente göçün hızlanmasına

-Üretimin azalmasına

Neden olmakta; demokratik toplumun gelişmesini olumsuz yönde etkilemektedir.

50 yıllık yatırım trendine göre; bu güne kadar yalnızca 4,4 milyon hektar tarım arazisi sulanabilmiştir. Oysa amaç 8,5 milyon hektarı sulamaktır. Böyle devam ederse;

- 37 yıl sonra ancak 8,5 milyon hektar sulanabilecektir.

• Topraklarımızı erozyondan korumak için 3320 yıl,

• Ağaçlandırma ve diğer etmenlerle ülke tarım, orman ve mera alanlarını koruyabilmek için 618 yıl

• Drenaj ve arazi ıslahı için 492 yıl

• Tarla geliştirme hizmetleri için 332 yıl geçmelidir. Bu denli beklemeye gücümüz kalmış mıdır?

- 21. yüzyılın eşiğinde 75 631e kırsal yerleşim biriminin yüzde 11’i yetersiz, yüzde 14’ü ise sağlıksız ve susuzdur. Böyle bir tabloda sağlıklı bir nesil beklenebilir mi?

- DSİ’ce bu gün kırsal kesimde 12 bin civarında içme suyu amaçlı kuyu ihtiyacı olduğu belirtilmektedir. Oysa derin kuyular bir ülkenin su bankasıdır, harcanmamalıdır.

- “Sudan ucuz” deyimi ile bu güne kadar hayati önemi olan sularımıza olan davranış biçimi ortaya konmuştur. Oysa günümüzde en önemli ve korunması gerekli olan sularımızdır.

Lütfen düşünelim. Bu kaynakları yeterince koruyor muyuz? Sanayi, evsel ve tarımsal kirleticilerle geleceğimizi yok etmiyor muyuz?

-Bütün kentlerde içme ve kullanma suyu sıkıntısı görülmekte, enerji yetersiz kalmakta, tarımsal ekonomik güç zayıflamaktadır.

- Mevcut su kaynaklarımızı düzenleyebilmek için yaklaşık 600 baraj ve 10 bin adet gölet ihtiyacı olan bir Türkiye;

Doğal kaynaklarını koruyamayan, geliştiremiyen sürdürülebilirliğini sağlayamayan bir Türkiye; Toprak ve sularını düzenleyen yasalara kavuşamamış bir Türkiye;

Toprak ve sularını düzenleyen yasalara kavuşamamış bir Türkiye; ulusal düzeyde toprak ve su politikası olmayan” Böyük bir Türkiye.”

Daha çok sayıda olması gerekli olduğu halde olmayanı; yapılması zorunlu olduğu halde yapılmayanı; üzerinde çok düşünülmesi gerekli yaşamsal öneme haiz konular olduğu halde düşünülmeyen ve geçiştirilen sayısız sorunları, sıralamak burada olanaksız.

Dünyamız iklimsel yönden yeni bir sürece girdi. Bir yandan küresel ısınmanın olumsuz etkileri, öte yandan kuraklık olgusu, bu iki oluşumu kesin çizgilerle birbirinden soyutlamak oldukça zordur. Artık su kıtlığı, kuraklık, tarımsal ürünlerde giderek azalma, arazilerdeki bozunmalar neredeyse günlük yaşantılarımızın birer parçası olmaktadır.

Konunun oldukça geniş olması hasebiyle küresel ısınma ve kuraklığın etkilerine girmek yerine özellikle ülkemiz tarımını yakından ilgilendiren tarımsal kuraklığa değinmek istiyorum.

Yıllardan beri sinsi biçimde kendini hissettiren kuraklık 2000 yılından beri çok etken ve belirgin biçimde görülmeye başladı. Özellikle tarımsal kuraklık, meteorolojik kuraklık ve hidrolojik kuraklık yanında çok daha belirgin şekilde etkilerini önümüzdeki yıllarda da göstereceği kuşkusuzdur.Buna rağmen gerekli önlemlerin alındığını söylemek mümkün değildir. Tarımsal kuraklığın etkilerini en aza indirmesi beklenen Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı’nın uzmanlarına hazırlattığı “Türkiye Tarımsal Kuraklık Eylem Planı” raflarda kalan ve hiçbir yaptırımı olmayan bir doküman konumundadır. Sulama yöntemlerinin modernizasyonu(damla sulamaya,yer altı sulamalarına,mikro sprinkler sisteme geçiş) sağlanamamakta, çiftçi bu konuda bilinçlendirilememektedir. Çünkü; toprak ve su kaynaklarını etkin,bilinçli ve sürdürebilirlik ilkesi çerçevesinde yönlendiren ve yöneten kuruluşlar birer birer kaldırılmaktadır.

Arazi kullanım planlamasının olmadığı, çerçeve su yasasının bulunmadığı, arazi toplulaştırma yasasının bulunmadığı , optimum işletme büyüklüklerinin ekolojik koşullara göre belirlenemediği , tarımın yeterince desteklenmediği ve en önemlisi bu işlevleri yapacak kamu kuruluşlarının birer birer kaldırıldığı ortamda kuraklıkla mücadele bir hayal olacaktır.