Olimpiyat yaşamın aynası

Bir olimpiyat daha geride kaldı. Acısıyla, tatlısıyla, madalyalarıyla 16 günlük serüven artık tarihin tozlu yapraklarındaki yerini aldı. Pekin'de akıllarda kuşkusuz Michael Phelps'in aldığı 8 altın madalya ve Usain Bolt'un rakipleriyle değil adeta rüzgârla yaptığı yarışlar kaldı. Ancak bu kez dikkatleri başka bir yöne çekelim...

27 Ağustos 2008 Çarşamba, 06:21

Herkes olimpiyat oyunlarının insan hayatıyla doğrudan ilişkili olduğundan bahseder. Bunun ne kadar doğru olduğunu gördük Çin’in başkentinde... En çok adını duyduğumuz isim Güney Afrikalı yüzücü Natalie Du Toit’ti... Trafik canavarı genç yüzücüyü 2001’in Şubat’ında bulmuş. Her zamanki gibi sabah ilk iş olarak yüzme antrenmanına giden Du Toit küçük motosikletine atlayıp okula, günün ilk dersine yetişmek için yola çıkmış. Ancak trafiğin çirkin yüzü genç Güney Afrikalıyı da bulmuş ve Natalie geçirdiği kaza sonucu sol bacağının dizden aşağısını kaybetmişti. Güney Afrika’yı müthiş bir matem kapladı o anda. Ama hayata küsmek Du Toit’in kişiliğinde yoktu. Ne oldu ki bacağı yoksa? Yüzmeye devam edebilirdi. Doktorları bile şaşırtarak 3 ayda ayağa kalkıp yürümeye başladı. Ve hemen havuza atladı. Natalie hayatın koyduğu engelleri bir bir atlıyordu. En büyük isteği olimpiyatlarda yarışmaktı, geçen hafta onu da başardı. Kazanmak çok önemli değildi. Önemli olan ispatlanması gerekenlerdi ve Natalie bunu başarmıştı. Pekin’de açılış seremonisinde Güney Afrika bayrağını taşıdı, ardından da 10 kilometre yüzme maratonunda suya girip 16. olarak olimpiyata katılan ilk ampute sporcu oldu. Sadece Du Toit değildi hayata yenilmeyen... Bir yüzücü daha var; Hollandalı Maarten van der Weijden... O da ülkesinin en büyük yeteneklerinden biriyken lösemiye yakalandı. Ama pes etmeyecekti belli ki... O günleri şöyle anlatıyor Hollandalı... “Hastane yatağında yatarken duyduğunuz acılar sizi hayattan soğutuyor. Değil 1 ay sonrasını, 1 saat sonrasını bile düşünemiyorsunuz. Bu bana sabretmeyi öğretti. Eğer yüzmede başarılı olabilirsem hastalığımın bana armağan ettiği sabırla bunu gerçekleştireceğim. Ve amacına da ulaştı van der Weijden... 21 Ağustos’ta 10 kilometre yüzme maratonunda rakiplerini geride bırakan Hollandalı altın madalyayı boynuna geçirerek dünyaya kanserin yenilebileceğini gösterdi. Bununla da bitmiyor olimpiyatın ilginç yüzü... Siz hiç kuma alerjisi olup da uzun atlama sporuna ilgi duyan birini duydunuz mu? İngiltere’nin güzel sporcusu Jade Johnson işte böyle bir isim. Sadece rakipleriyle değil, alerjisiyle de mücadele ediyor. Kum havuzuna düştüğü zaman kedi gibi ani bir hareketle yerinden fırlıyor ve çabucak kumları üzerinden silkeliyor. Onu izlemek hem komik hem de ibret verici... Peki Johnson hiç pişmanlık duyuyor mu? Asla... Çünkü olimpiyatta bulunmak vücudun kızarıp şişmesinden çok daha önemli... Bir de “Sporcu dediğin genç olur” tezini çürütenler var. Örneğin Japon binici Hiroshi Hoketsu...Tam 67 yaşında. İlk olimpiyatını 1964 Tokyo’da yaşayan Hoketsu. Pekin’de 4. kez sahneye çıktı. Yaşın “deneyim” olduğunu savunan Hoketsu, “Önemli olan yaş mı başardıklarınız mı? Bu eleştirilere inat Londraya da gideceğim” diyerek biraz sitemkâr bile davranıyor. Gerçekten de farklı bir olgu olimpiyat; diğer turnuvalara benzemiyor. Biliyor musunuz 8 altını alan Phelps ilk olarak ne demiş? “Bana başarılı olamayacağımı söyleyen ortaokul öğretmenim bakalım şimdi ne diyecek?” Olimpiyatın hayatla eşdeğer olduğunu bu cümleden daha iyi ne anlatabilir ki?