Türbanla Avrupa'ya...

29 Ağustos 2008 Cuma, 06:43

Bu kadar kalabalık ve belki de İslamcı bir parti tarafından yönetilen Türkiye’ye serbest dolaşım hakkı verilmese bile AB üyesi ülkelerin çoğunun bunu içine sindirip kabul etmesinin olanaksızlığı yazarın temel düşüncelerinden birini oluşturuyor.Prof. Bessam Tibinin ilk baskısı 2005 ve ikinci baskısı 2007 yılında (Mit dem Kopftuch nach Europa) Türbanla Avrupayaadı ile yayımlanan kitabı Türkiyenin Adalet ve Kalkınma Partisinin (AKP) kuruluşundan sonra Amerikanın ABye yoğun baskısı ile nasıl entsekülarize edildiğini analiz etmektedir. Prof. Tibi, 1944 Suriye, Şam doğumlu olup ünlü filozof ve uluslararası ilişkiler hocalarından olan Max Horkheimerin öğrencisidir. Kendisi de onun gibi aynı konularda ABD ve ABde değişik üniversitelerde dersler vermekte olup halen Götingen Üniversitesinde bulunmaktadır. Prof. Tibi defalarca Türkiyeye gelmiş ve bazı seminerlere katılmıştır. Yayımladığı çok sayıda makale ve kitaplarda uluslararası ilişkiler ve tolerans, mültikültürel ilişkiler ve özellikle İslam ile Batı kültürünün karşılıklı etkileşimlerini analiz eder. Son yayımladığı yukarda ismini başlık olarak kullandığım kitabında Mustafa Kemalin Türkiyeyi modernize ederek ve laisizmi temel doktrin yaparak Avrupa yolunu nasıl açtığını değişik bölümlerde belirtmektedir. Kitabın birçok bölümlerinde ılımlı İslamın demokrasi ile ilişkisinin ne olabileceği, türbanın geleneksel Anadolu kültüründen farkı ve gene türbanın politik İslamdaki yeri ve şeriat ile ilişkisi analiz edilmektedir. Atatürkün önderliğinde tüm diğer İslam ülkelerinden çok farklı, Batıya yönelik modernizasyonu uzun süredir kendine hedef edinmiş laik Türkiyenin kırk yıl ABye girmek için verdiği mücadeleye rağmen belirli bir yol alamamıştır. Buna karşın politik İslamist bir parti olarak belirtilen AKPnin pozitif bir yaklaşım görmesi adeta paradoksal bir durum gibi görülebilir.

‘Avrupa’nın sonu olur’

Yazar, kitabının birinci bölümünde AKP tarafından idare edilen Türkiyenin ABye girmesinin olanaksız olduğunu örnekler vererek açıklamaya çalışmaktadır. Academie Française onur üyesi olan Giscard dEstaing Türkiyenin asla ABye giremeyeceğini hatta daha ileri giderek şayet girerse bunun Avrupanın sonu olacağını aldığı Kari ödülü töreninde belirtmişti. Bu dönemde Chirac ve Sarkozy de benzer ifadeler kullanmışlardır. O dönemde Amerika, ABnin önde gelen ülkelerine Türkiyenin ABye alınması için yoğun baskı uygulamaktaydı. Almanyada ise Hıristiyan Demokratlar başta olmak üzere ABnin bir Hıristiyan kulübü olduğu yönünde beyanlar devam ediyordu. Buna karşın Kanzler Schröder 2004 yılında Anıtkabir ziyaretinin ardından AKP yönetimine Almanyanın desteğini açıkça belirtmişti. Ama aynı Kanzler, 2002 yılında giderek politik İslama yönelen bir ülkenin sonu belli olmayan bir köktendincilik ile asla giremeyeceğini söyledi ve ayrıca Almanyada yaşayan Türklerin entegrasyon sorununu örnek olarak gösterdi. Kitabın ana konusu ise politik türbandır. Yazar doğum yeri olan ve 18 yaşına kadar yaşadığı Şamdan bahsederken kendi annesinin inançlı bir kadın olduğunu ve onun da türban taktığını ama politika ile hiçbir ilgisinin olmadığını anlatır. Annesi sayesinde öğrendiği İslamın, tevazu, şefkat ve diğer insanlara sevgi ve saygıyı öğrettiğini belirtir.

İslam üniforması

Böyle bir hayat hikâyesine rağmen kendisinde neden bir türban karşıtlığının geliştiğini kitabın 3üncü bölümünde ayrıntılı olarak anlatır. O zamanlar tıpkı Türkiyede olduğu gibi Suriyede köylerden gelen kadınların şehirde yaşayanlara göre geleneksel bir başörtüsü taktıklarını ama sonraları adeta bir üniformaya benzeyen türban ile uzun manto giyen kadınların İslam üniforması dediği giyim tarzı ile tanışmasını anlatır. Almanyaya ilk gelen kuşakların Anadolu tarzı geleneksel başörtüsü taktıklarını, İslami bir giyim tarzının sonraları geliştiğini ve bu gelişmenin 70li yılların sonunda 80li yıllarda tamamlandığını yazmaktadır.

Avrupalıların anlamadığı ama bilmeleri gereken şeyin türbanın masum bir örtü olmadığı, şeriatın önerdiği bir giyim tarzı olduğudur (sayfa 11l). Dinsel yaşam serbestliği adı altında şeriata müsaade edilirse, şeriatın diğer şartlarının da yerine getirilmesi gerekir. Bu şartların bazıları kamçılama, el kesme veya taşlayarak öldürmedir. Kuranda bunlar belirtilmekte olmasına rağmen türbandan söz edilmemektedir. Avrupanın medeniyet kimliğinde kilisenin politika ile ilgisi artık yoktur. Hiçbir ülkede din adamları devlet yönetmemektedir. Avrupanın tamamına yakın ülkeleri seküler bir idare tarzında yönetilir. Türban ile en çok uğraşan ülke Fransadır. Türkiye gibi katı laik bir düzeni olan Fransada okullarda türbanın İslami bir simge olması nedeni ile yasaklanması Chirac döneminde kurulan 20 kişilik uzman komisyon tarafından önerilmişti. Fransada adeta laiklik (laicite) mi yoksa şeriat mı tartışması bile yaşanmıştı. Kitapta laikliğin Avrupa medeniyetinin temel kuralı olduğu ve Fransız revolüsyonunun ana direği olduğu belirtilir. Bu nedenle Code de la laiciteadı altında çıkarılan yasa ile 2004 yılından sonra okullarda herhangi bir dini simge taşınması, sadece İslami değil diğer dinler için de yasaklanmıştır.

Şeriat düzeni isteniyor

Türkiyede türban son zamanlarda tartışmaların merkezinde en başta gelmektedir. Bu durum sanki modern bir dönem gibi görülmekte, bir gelenekmiş gibi gösterilmeye çalışılmaktadır. Yetersiz sosyal bilgi sahibi bazıları Re-tradisyonizmden bahsetmektedir. Türkiyenin iç politikasına dönen türban tartışması AKP tarafından ısrarla devam ettirilmekte ve adeta öze yönelik bir etnisite olayı olmak üzeredir. Avrupa solcu grupları türbanı savunurken türbanın neyi simgelediğini Avrupadakilerden çok daha iyi bilen Türkiyedeki solcular bunun tam aksini savunurlar. Türban takmak nihayet öyle bir durum aldı ki adeta İslamcılar ve laikçiler gibi bir ayrışım gelişti. Türkiyeye ibadet serbestliği adı altında sinsi bir şeriat düzeni getirilmek istenmektedir. Entsekülarize olmuş Türkiye AB için daha cazip bir hale gelir mi?

Bu sorunun cevabını Prof. Tibi hayır olarak veriyor ve ABnin nihai sonuçta laisitenin (laiklik veya laisizm) tam yerleştiği, demokrat bir Türkiyeyi tercih edeceğini iddia ediyor. Sonuç olarak imtiyazlı ortaklık mı (Special Relationship) gerçekleşecek yoksa Avrupa Türkiyeden ve Türkiye de Avrupadan vazgeçemeyecek varsayımından yola çıkarak ortaklık müzakereleri her halükârda devam edecek diye düşünüyor. Türkiyenin tahmini nüfusu, ABye tam üyelik olarak düşünülen 2020 yılında yaklaşık 90 milyon olacaktır.

Bu kadar kalabalık ve belki de İslamcı bir parti tarafından yönetilen Türkiyeye serbest dolaşım hakkı verilmese bile AB üyesi ülkelerin çoğunun bunu içine sindirip kabul etmesinin olanaksızlığı yazarın temel düşüncelerinden birini oluşturuyor.