Fotoğraf eleştirmenini arıyor

Türkiye’de son dönem ilgi oranı artan sanat dalı fotoğraf... İzmir Fotoğraf Sanatı Derneği’nin kurucularından Lütfi Dağdaş da ülkemizde, fotoğraf sanatının önemli bir ivme kazandığını vurguluyor. Dağdaş, “Bu bölgede fotoğraflayacak bir şey kalmadı” sözüne de katılmıyor ve “İzmir fotoğraf sanatçıları için bitip tükenmez bir hazineyi taşıyor” diye yorumunu yapıyor.

31 Ağustos 2008 Pazar, 10:28

-1970’li yıllardan bu güne fotoğraf sanatına emek veriyorsunuz. İzmir Fotoğraf Sanatı Derneğinin (İFOD) kuruluş çalışmalarında görev üstlendiniz, derneğin yaşaması için çaba gösterdiniz. Ülkemiz fotoğraf sanatına dönük son yılları kapsar bir değerlendirme yapar mısınız?

Önce fotoğraf ve fotoğraf sanatı nedir, oradan başlamanın yararlı olacağını düşünüyorum. Fotoğraf, ana tanıklık ederek onu belgelemektir. Bu belgeleme hem kurgu dediğimiz tür, hem de doğaçlama çekimlerde geçerlidir. Yine sözünü ettiğim belgelemede bilgi, deney öne çıktığı zaman; fotoğraf, fotoğraf sanatına dönüşür. O açıdan ben sanat yönünü öne çıkartma kaygısından hareketle fotoğraf çekenleri; altını çizerek söylüyorum ki, fotoğraf sanatçısı olarak adlandırıyorum. Ülkemiz fotoğraf sanatı son yıllarda iyi bir çizgiye gelmiştir. Bunun ön koşullarından birisini kurumlaşma olgusu olarak kabul ediyorum. Ülkemiz genelinde tümüyle amatör çabanın eseri pek çok fotoğraf derneği varsa, bu dernekler Fotoğraf Sanatı Federasyonu adı altında üst yapılanmasını gerçekleştirmişse çok iş başarılmış demektir.

-Ülkemiz fotoğraf sanatı adına bu denli olumlu görüş belirttiğinize göre, hemen ardından şu soruyu yöneltmek istiyorum. Hiç mi eksik yok?

Olmaz olur mu? Gelinen çizgide sanatçı, sanatseverle birlikte üçüncü ayak, en önemli ayak fotoğraf eleştirmeni yok. Oysa edebiyattan, müzik ve plastik sanatlara pek çok farklı sanat dalında çok iyi yetişmiş nice eleştirmenimizin ilgili sanat dallarına yaptıkları katkıyı gözardı edebilir miyiz. Tüm buna karşın fotoğraf sanatı alanında eleştiri, ne yazık ki henüz fotoğrafı üretenin diğer üretene ait yapıtları değerlendirmesiyle sürüyor. Bu doğru değil, en azından bugün gelinen çizgide doğru değil. Fotoğraf sanatı eleştirmeni yetişmemesinde suçu biraz da kendimizde arıyorum; biz fotoğrafçılar galiba bu konuyu gündeme taşımakta yetersiz kaldık, diye düşünüyorum.

-Farklı çalışmalarınız var. Belgesel, nü, doğa, insan. Öncelikle bir fotoğraf karesi nelere sahip olmalı?

Çektiğiniz fotoğraf siyah beyaz da olsa, renkli de olsa gizli bir yerinde can alıcı nar kırmızı bir renk barındırmalı. Bu renk, fotoğrafa doğrudan ve istekle bakışın, o karede bir şeyler arayışın öz noktasıdır. Ben bir dönem fotoğraf üzerine ‘Fotoğrafın Caz Saatleri’ adını verdiğim denemeler yazmıştım. Gerçekten cazın, dünya döndükçe hep asil kalacak tınısında nasıl da döne döne yükseliyorsak, karşımızdaki fotoğraf karesinde de buna benzer bir dönüşü yakalamalıyız. Ya da o dönüş bir hortum gibi bizi içine çekmeli. Bu hortum dediğim çekim noktası kareye naifçe yerleştirilmiş insan duygusuyla oluşturulmuşsa, işte o fotoğraftır. O yüzden sanatseverler, iyi bir fotoğrafa dönüp dönüp yeniden bakarlar ve her defasında ayrı bir tat ve haz alırlar. Ben bu olguyu gerçek fotoğraf yapıtları karşısında hep yaşarım.

-Peki, bir de nü çalışmalarınız var

Evet, biz fotoğrafçıların birinci işi ışığı boyutlandırmaktır. Kadın vücudunun o albenili, gözalıcı güzelliğinde ışığı boyutlandırdığınız zaman çıplaklığı farklı boyuta taşırsınız. Bunu ressamlar, ozanlar yapmışlarsa fotoğrafçılar da yapmalıdırlar. Bu düşünceden hareketle kadın bedenine dönük çalışma yaptım ve dolayısıyla diğer çalışmalarımda olduğu gibi bilinenin dışında işler çıkartmaya çalıştım.

-Fotoğrafladığınız insanlar içinde sizi derinden etkileyen nedir?

Benim o an üretmekte olduğuma dönük inanmışlıklarını gözbebeklerinden yakalamam. Karşımdakinden aldığım sıcaklık. Bu sıcaklığı, salt insan modellerimden değil, görüntülediğim hayvanlardan da, bitkilerden ve cansız parçalardan da alıyorum. Geçenlerde Niğdenin ne yazıkki bilinmeyen Gümüşkesen ören yerinde bir çalışma yaptım. Orada bugün yaşam sürmüyor ama yaşamın sürdüğü yüzyılların kokusunu, ivmesini oyuklarda, odalarda, duvar resimlerinde duyumsadım, cansız da olsa her parçadan sıcaklık aldım. Buradan hareketle demeliyim ki hemen hepsiyle ortak bir dilde buluşuyoruz ve bunun temeli sevgi oluyor.