Üniversite özerkliğini özlüyorum

01 Eylül 2008 Pazartesi, 07:00

Ülkemizde üniversitenin özerkliği 12 Eylül 1980 Harekâtı ile son buldu. Bunda Konsey’e ulaştırılan tevatürlerin elbette büyük rolü oldu. Aynen yargıç bağımsızlığının ortadan kaldırılmasında olduğu gibi. 1961 Anayasası ile kurulmuş bulunan Yüksek Hâkimler Kurulu ortadan kaldırılıp Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu oluşturulunca, yargıç bağımsızlığı ortadan kalktı. Bugün Türk yargıcı bağımsız değildir.

2008 yazının gündem maddelerinden birini rektör seçimi, daha doğrusu rektör atamaları oluşturdu. Konuyu değerlendirmek için halen uygulanan sistemi ve önceki sistemi kısaca ortaya koymakta yarar var.

Mevcut sistemde rektör seçiminde öğretim üyelerinin salt kendi iradeleri ile rektör seçmeleri söz konusu değildir. Bunun nedeni açıktır: Bugün ülkemizde üniversiteler özerk değildir. Rektör seçiminde öğretim üyeleri aday belirlerler ve YÖKe gönderirler. YÖK bir sıralama yapar. YÖK bu sıralamayı ve ayıklamayı yaparken rektör adaylarını mülakata alır. Bunlar yasada yer alan kurallardır. Mülakat bölümünü rektör adayları açısından şık bulmadığımı söylemem gerekir. Mülakat, en geniş çerçevesi ile bir işe adam alırken uygulanan bir yöntemdir. Bu yöntem rektör adayına uygulanınca, en üst bilimsel unvanı almış olan bir kişi, bir rektör adayı kendini YÖKe beğendirme çabasına mı girmelidir? Ne kadar yanlış.

Sistemin devamında, YÖK rektör adaylarını cumhurbaşkanına sunar; cumhurbaşkanı rektörleri atar. Bu atamalarda tabii ki değişik amaçlara dayanan etkenler rol oynar. Bu etkenler içinde siyasal eğilimler de elbette önemli bir rol oynar. Kamuoyunda son rektör atamalarının kopardığı haklı fırtınanın nedeni budur.

Önceki sistem nasıldı? İlk söylenecek söz, üniversitelerin özerk olduklarıydı. Özerklik, üniversitelerin kendi özgür iradeleri ile üniversiteleri yönetmeleriydi. İç bünyede seçilen kurullar her türlü eylem ve işlemi yapmak yetkisine sahiptiler. O kadar ki, üniversitenin yapısı içinde fakülteler de tüzelkişiliğe sahip birimlerdi. Onlar da aynı özerklikten yararlanırlardı. Bu yazının konusu rektör seçimi olunca, bu bağlamda rektör seçimi de öğretim üyelerinin özgür iradeleri ile gerçekleşirdi. Bu seçimler de özerkliğin bir parçasıydı. O günlerde sistem kendi içinde o kadar tutarlıydı. Rektörlük fakülteler arasında bir sıra izlerdi. Bir dönem hukuk fakültesi sıradaysa, sonra söz gelimi orman fakültesinden rektör seçmek söz konusu olurdu. Sırası gelen fakültenin profesörleri ancak o dönem rektör adayı olabilirlerdi. Bunun anlamı büyüktü; yönetimi aynı çatı altında paylaşmaktı. Yeni düzende buna da son verildi. Bu yöntem tıp fakültelerinin egemenliğini doğurdu. Nasıl doğurmasın? Çapa Tıp Fakültesinin İç Hastalıkları Anabilim Dalının, İstanbul Üniversitesindeki kaç fakültenin öğretim üyesinden çok öğretim üyesine sahip olduğunu söylemek, bir gerçeğin ifadesidir.

Ülkemizde üniversitenin özerkliği 12 Eylül 1980 Harekâtı ile son buldu. Bunda Konseye ulaştırılan tevatürlerin elbette büyük rolü oldu. Aynen yargıç bağımsızlığının ortadan kaldırılmasında olduğu gibi. 1961 Anayasası ile kurulmuş bulunan Yüksek Hâkimler Kurulu ortadan kaldırılıp Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu oluşturulunca, yargıç bağımsızlığı ortadan kalktı. Bugün Türk yargıcı bağımsız değildir.

Ana konumuza dönersek, bazı başka tespitler yapabiliriz. Siyasal iktidarlar 1980de başlayarak YÖK yapılanması içinde üniversiteler üzerinde egemenlik kurmak istediler. Hukuk düzeni de bunun yollarını açtı. Bugünlere böyle gelindi.

1966 yılında İstanbul Üniversitesinde hocalığa başlamış bir kişi olarak, bazı doğrularımı dile getirmek isterim. 6 Kasım 1981 tarihinde YÖKün kurulması ile akademik kariyerin yerle bir edildiğini söylemek şarttır. O kadar ki, akademik kariyer yapmak isteyenlerin sayısının bu denli azalması, bu süreçte yetişme/olgunlaşma açısından gerekli özenin gösterilmemesi, bugün asistan, yasal süre tamamlanınca profesör olmak, gerçek bir bilimsel süreç olarak kabul edilebilir mi? Elbette edilemez.

Bu konuda son sözüm şudur: Üniversite özerkliğini o kadar özlüyorum ki... Bunun bir hayal olduğunu biliyorum. Ne denir, hayal etmek hakkımı kullanıyorum yalnızca.