Kapat

Son Haberler

A+ A-

Avrupa'daki mahalle baskısı / 4

'Özgürlük Yolları' uzun süredir topladığım göçmen kökenli üçüncü kuşağın yaşamöykülerinden kurguladığım belgesel ve biyografik bir oyun. Geçmişle geleceğin, gerçeklerle düşlerin, anlatmayla canlandırmanın iç içe girdiği çok katmanlı bir yapısı var. Geleneklerin baskısı, kuşaklar arası çatışma, ataerkil aile yapılanması, ne oraya ne buraya ait olma, ayırımcılık gibi Almanya'daki gençlerin fırtınalı yaşamını gündeme getiriyor. Oyun gençlerin kendilerini gerçekleştirebilecekleri yeni bir yaşam alanı kurma düşleriyle sona eriyor.
Yayınlanma tarihi: 1 Eylül 2008 Pazartesi, 13:29

Göçmen kökenli gençler Theater an der Ruhr'da 'Özgürlük Yolları'nı sergiliyorlar.

Gençlerin ağır yükü

Ayşe süslenip püslenip giydiriliyor, saçları örülüyor, başına koca bir kurdele bağlanıyor. Alman annesi onu özenle hazırlıyor pazar gezisine. Çocuk ağlıyor, direniyor. Gitmeyecek, gitmek istemiyor işte. Bir günlüğüne bile olsa gitmeyecek. O sırada kapı çalınıyor, içeri başörtüsü ve şalvarıyla çocuğu gezmeye götürmek üzere öz annesi giriyor. Ayşe onu gördüğü anda öcü görmüş gibi basıyor yaygarayı.

Okulda konuşma saati. Ali babasına çevirmenlik yapacak. Öğretmen asık bir yüzle onun tembelliğinden ve haylazlığından yakınıyor. Baba, oğlunun çeviri ustalığı sonucunda, okula düzenli geldiğini, çok iyi çalıştığını, yakında sınıf birincisi olacağını öğrenince, sevinç içinde öğretmenin ellerine sarılıp hayır-dualar okuyor. Baba ile öğretmen arasındaki iletişimsizliğin giderek absürd boyutlara ulaşması.

Ya da Fatma küçücük bir kız, önüne arkasına bakmadan eve dönüyor okuldan. Peşine takılan Alman sınıf arkadaşını korkuyla başından savmaya çalışıyor. Ama çok geç. Abi ikisini gördü bile. Hemen babasına yetiştiriveriyor.

Erkek arkadaş, abi, baba, kuşatılmışlık... Fatma korku içinde...

Duisburg-Essen Üniversitesi'ndeki göçmen kökenli gençler Theater an der Ruhr'da (Yönetmen: Bernhard Deutsch) kendi yaşamlarından sahneler canlandırıyorlar. Doğduğu anda Alman bakıcı ailelere bırakılan, Alman çocukları gibi büyüyen ve kendi aileleriyle hiçbir ilişkileri olmayan çocukların dramından dilsel iletişimsizliğe, yabancı düşmanlığından kız çocukların aileleri tarafından ezilmesine değin canlandırılan sahnelerin her biri vurucu. Çocuklukta yaşanan acıların, korkuların, düşlerin, hayallerin birbirini izleyen küçük küçük sahnelerle canlandırılması. Stilize bir oyunculuk, dans ve müziğin iç içe girdiği bu oyunda yer yer karagüldürüye dönüşen gerçeküstü sahneler. Gençler ağır bir bavul taşıyorlar, bin bir güçlükle. İçi tıklım tıklım dolu, anne ve babalarının değerleri, gelenekler, başkaları ne derlerler, daha neler neler var içinde. Neyi atacaklar, neyi saklayacaklar, kararı kendileri vermeliler...

Önce nefreti unutalım!

Sosyal danışman Nurten Kum 'u en çok ilgilendiren kız çocuklar. Bu konuda dünyanın şeyi var anlatabileceği. Örneğin yükseköğretimi süresince ilgilendiği ergenlik çağında bir kız grubu var. Kitap okuyor, sohbet ediyor, sinemaya, tiyatroya, müzeye gidiyor, geziler düzenliyor, yemek pişiriyor onlarla. Kısa sürede kızların yaşadığı ortam ve koşullardan kaynaklanan isteksizliklerini, huysuzluklarını ya da uyumsuzluklarını büyük ölçüde kırmayı başarıyor. En hoşu da gösterdiği emeğin meyvelerini zaman içinde alabilmesi. Sözgelimi sigara otomatını zorlayarak kırma, büyük alışveriş mağazalarında hırsızlık yapma gibi olaylar yüzünden polisle başı sürekli derde giren bir kızı bataklıktan kurtarmayı başarıyor. Kız çok mutsuz, her şeyden ama her şeyden nefret ediyor. Öylesine ters bir elektrik saçıyor ki, diğer gençleri etkilememesi için onu kurstan atmak istiyorlar.

Azıcık ilgi yeterli

Nurten kurs yöneticilerinden kıza bir süre daha tanınmasını rica ediyor. Bu süre içinde bir çözüm bulamazsa, kızı kurstan atabileceklerini söylüyor. Ondan sonra da kızla özel olarak ilgilenmeye başlıyor. Kız Nurten'le birlikteyken, önce 'nefret' sözcüğünü unutuyor; meydan okuyan hırçın ve saldırgan davranışları yavaş yavaş azalıyor; kim bilir istediği belki de sadece azıcık ilgi. Bu ilgiyi Nur'da fazlasıyla bulduğu gibi onun kendine değer verdiğini de her an, her dakika duyumsuyor. Bu çok önemli bir duygu, çünkü yaşamında hiçbir zaman, hiçbir kimse ona değer vermemiş ki... Sonra yavaş yavaş kendi ilgi alanlarını keşfetmeye başlıyor. Örneğin bilgisayar öğrenmeye başlıyor, tekniğe oldukça meraklı ve yatkın. Yavaş yavaş dünyaya bakışı değişiyor. Belki o da gerçekten başarabilir, neden olmasın? Sonunda öyle bir aşamaya geliyor ki, Nurten kızı radyoya, stüdyo programına konuk olarak çağırıyor. Bugün Nurten'in desteğiyle uçurumun kenarından dönmüş olan bu kız bilgisayar okulunu bitirmiş, yardımcı teknik eleman olarak bir firmada çalışıyor. Doğal ki kızların olumlu dönüşümleri dünden bugüne olmuyor, kimi kez büyük bir sabırla haftalarca, aylarca, dahası yıllarca uğraşması, emek vermesi gerekiyor.

Bugün ne yalan söyledim?

Ya da sürekli yalan söyleyen bir kız var. Bir gün Nurten ona bir ödev veriyor: 'Bugün ne yalan söyledim?' Toplantıya, her geldiğinde yalanlarını bir bir yazıp getirecek. Sonra da uydurduğu yalanlar üzerine konuşulacak.

Kız önce kıkır kıkır gülüyor, bu ödev önce çok komik geliyor. Ama sonra yazmaya başlıyor, yazdıkça da yalanlar üzerinde bir düşünme sürecinin içine çekiliveriyor. Sahi niye durmadan yalan söylüyor? Bu yalanların hepsi gerekli mi? Hadi zorunlu yalanlar var diyelim, ama laf ola söylenen yalanlara ne demeli? Kendine boşuna iş çıkarmıyor mu? Yalan söyleme bir stres yaratmıyor mu sonuçta, ya yalanım ortaya çıkarsa korkusu ne berbat bir duygu, değil mi?

Yalanların kimi ona çocuksu, kimi anlamsız ve saçma geliyor. Öyleyse hangisinden kolaylıkla vazgeçebilir? Yalanlardan kurtulma onda acaba nasıl bir duygu uyandıracak, bir tür rahatlama mı? Sonra yalanlar öyle farklı ki, sözgelimi beyaz yalanlar da var, sevdiğimiz birini kırmamak için uyduruğumuz. Ama yalanın beyazıyla karasını nasıl birbirinden ayıracağız?

Ya içimizi rahatlatmak için kara yalana beyaz deyip kendi kendimize yalan söylersek? Sahi, insan ne zaman kendine yalan söylüyor? Kendini kandırmanın nedenleri ne olabilir? Bunun da acısı bir biçimde çıkmaz mı, nasıl?

Sonra başkasının bana yalan söylemesi, yani aldatılma nasıl bir duygu acaba? Diyelim ki güvendiğim birinin bana yalan söylediğini keşfediyorum, acaba o an, ne duyarım, nasıl davranırım? Hiç yalan söylemeyen bir insan olabilir mi? Hadi hiç yalan söylemeyen birini yaratalım imgelemimizde. Acaba yaşamı nasıl olurdu? Sorunların nasıl üstesinden gelirdi?

Böylesine ilginç bir konu herkesi ilgilendirmez mi? Bu konu üzerinde birlikte tartışma, konuşma, öyküler okuma, resim yapma ne güzel! Nurten Abla'ya kızların hepsi bayılıyor. Belki de onlara tüm içtenliğiyle değer veren tek insan Nurten Abla.

Nurten'in gençlerle iletişimdeki kolaylığı ve rahatlığı onun çok sevilen ve aranan bir sosyal danışman olmasına yol açıyor. Böylece hem yükseköğreniminin son yıllarında, hem de mezun olduktan sonra bu alanda çalışıyor. Örneğin bir Alman arkadaşıyla birlikte gençlere çeşitli meslekler üzerine bilgiler verecekler. Alman arkadaşı haftalarca bu bilgilendirme programına hazırlanıyor, dünyanın kitabını okuyor, power point hazırlıyor, daha neler, neler. Ama konferansa başladığında, Nur bakıyor, dinleyiciler bedenen orada olsalar bile ruhen yoklar. Kimi birbiriyle konuşuyor, kimi pencereden dışarı bakıyor, kimi esniyor. Dinlemedikleri gibi çok ama çok sıkılıyorlar.

Bakıyor bu böyle olmayacak, işe karışıyor. On yıl sonrayı düşünün, yaşamınızda neler değişmiş, nasıl bir mesleğiniz var, iş yaşamında olumlu olumsuz neler yaşıyorsunuz, bir arkadaşınıza mektup yazın, bakalım neler çıkacak. Çocuklar yazmaya başlıyor. Kısa sürede kimin, ne yapmak istediği, hangi kaygıları ve korkuları olduğu ortaya çıkıyor bile. Şimdi bu noktadan yola çıkarak Nur'la Alman arkadaşı önemli yol kat ediyorlar... Onların soruları yanıtlanmaya, kaygılarının ne derecede doğru olup olmadığı üzerinde tartışılmaya, onları cesaretlendirebilecek ve özendirebilecek yeni bilgiler verilmeye başlıyor. Herkes dikkat kesiliyor. Böylece bilgilendirme progamı en iyi biçimde sonuçlanıyor.

Kardelen'in suskunluğu

Nurten'in yardım elini uzattığı çocukların içinde belki de en ilginci Kardelen ve onun öyküsü. Kardelen geleneklerine aşırı bağlı bir göçmen işçi ailesinin kızı, okulunda çok parlak, uyanık, zeki, cıvıl cıvıl bir kız. Ama tam altı yıldır, yani altı yaşından beri evde tek sözcük bile konuşmuyor. Hiçbir psikolog Kardelen'in sırrını tam çözemiyor. Suskunluk duvarı bir türlü aşılamıyor.

Kardelen'in özel merakı spor ve dans. Ama ailesi dans okuluna gitmesine karşı... Beş dakika boyunca neredeyse bir kuş gibi uçarak kendi kendine dans ettiği kısa bir film sahnesini izlediğimde, çok heyecanlandım. Ama Kardelen'in yaşadığı koşullar onun bu yeteneğini geliştirmesine hiçbir zaman fırsat tanımayacak sanırım.

Ailede, Kardelen'i namaz kılmaya ve oruç tutmaya özendirmek için ikide bir eline para tutuşturuluyor ya da ona dinsel içerikli çocuk kasetleri armağan ediliyor. Ablası ailenin özendirmesiyle, aman da ne yakıştı, ne yakıştı, başını bağlamış bile... Kardelen de okuldaki yüzme derslerini çoğu kez ayağının ağrıdığını bahane ederek astığı gibi, kapalı yakalı, uzun kollu giysiler giymeye özen gösteriyor. Babası ise anladığıma göre aşırı otoriter bir tip. Ailenin hali vakti oldukça yerinde. Nur, aileyi tanıdıkça daha da şaşırdığını anlatıyor. Modern döşeli kocaman bir evleri var. Kardelen'in kendine ait bir odası bile var. Kardelen, Nurten Abla'ya çok bağlı.

Bir gün Nurten, Kardelen'le birlikte bana çaya geldi. Dünya tatlısı cıvıl cıvıl bir kız. O gün Kardelen'le Nurten bana çeşitli danslar yaparak özel bir gösteri düzenlediler. Kardelen benim bu gösteriyi hayranlıkla izlememden, onu şeker, çikolata ve oyuncaklarla ağırlamamdan etkilenmiş olacak ki, birkaç gün sonra beni telefonla arayıp yazdığı bir öyküyü okudu. Hem çok hoşuma gitti, hem çok duygulandım. Önemli olan yalnızca azıcık ilgi, ama...

Kuşkusuz Nurten'in Kardelen'le ilişkisi gene de sınırlı kalacak. Onun ördüğü bu suskunluk duvarının temellerine inmesi hiç de kolay değil, belki günün birinde bunu başarsa bile çıkışı bulmak çok güç. Çünkü ailede yaşanan bunalımlara, çocuğun sonunda bu tepkiyi verdiği apaçık ortada. Bir şeylerin değişebilmesi için, ailenin duruşunu değiştirmesi gerekiyor. Nurten, Kardelen'i çok seviyor ve ona yardımcı olmak için elinden geleni yapıyor. Ne var ki onun için yapabilecekleri bütün yaratıcılığına karşın gene de kısıtlı. Ama bu duygu yıldırmıyor Nurten'i. Ne olursa olsun, bir şeyler yapmaya çalışmalı, küçük de olsa yapıcı bir katkısı olmalı. Bir şeyleri değiştirmek istiyor. Acaba başarabilecek mi?..

Cumhuriyet İMECESİ

En Çok...

okunanlar

yorumlananlar

beğenilenler