Kıbrıs'ta doğrudan müzakereler başlarken

04 Eylül 2008 Perşembe, 13:44

3 Eylül 2008 tarihinde Talat – Hristofyas doğrudan müzakerelerinin başlamasıyla, Kıbrıs’ta çözüm arayışlarında yeni bir döneme girilmektedir. Doğrudan müzakereler bir çözüm şekline ulaşırsa, elde edilen sonucu Türkiye’deki ilgili ve yetkili devlet kurumlarının ve makam sahiplerinin basın bildirilerinde ve verdikleri demeçlerde hedeflenen çözüm şekli ve bunun unsurları hakkında yaptıkları açıklamaları ve tarifleri esas alarak değerlendireceğiz. Bu aşamada, MGK’nin 24 Nisan 2008 toplantısından sonra yayımlanan basın bildirisinin Kıbrıs bölümünde ve Sayın Cumhurbaşkanı’nın, Sayın TBMM Başkanı’nın Barış Harekâtımızın 34. yıldönümü münasebetiyle Sayın KKTC Cumhurbaşkanı’na gönderdikleri yazılı mesajlarda, ayrıca Lefkoşa’daki 20 Temmuz törenlerine katılan Sayın Başbakan’ın konuşmalarında Kıbrıs sorununun çözüm şekli hakkında zikrettikleri temel unsurları ve kavramları saptamak ve Talat ile Hristofyas’ın 21 Mart 2008’de başlattıkları süreçte çözüm için belirledikleri çerçevede bu unsurların ve kavramların yer alıp almadığına bakmak istiyoruz.

Ortak payda olarak beliren kavramlar şunlardır: A) “Çözümün adadaki gerçekler temelinde” olması: Bu çerçevede, Cumhurbaşkanı Gül, adadaki mevcut gerçekleri “Kıbrıs’ta siyasi açıdan birbirine eşit iki halk, iki demokrasi ve iki devlet mevcuttur” sözleriyle çok açık biçimde ifade etmiştir.

TBMM Başkanı Toptan, “KKTC’nin siyasi eşitliğini (...) güvence altına alacak” kapsamlı ve hakça çözüm isteğini dile getirerek, KKTC’nin yaşatılmasını esas alan bir çözüm şekline destek vermiştir.

Adadaki gerçeklerin en belirgin olanlarından biri de “iki kesimliliktir”.

“Adadaki gerçekler temelinde çözüm” anlayışı, Talat – Hristofyas mutabakatlarına hiçbir şekilde yansımış değildir. Esasen, BM kararları da adadaki gerçeklere Rumların gözüyle bakmaktadır.

Annan Planı’nda da öngörülmüş olduğu üzere, çözümle birlikte KKTC’nin ortadan kalkması önlenemez bir sonuç olarak görünmektedir.

İki “halk” kavramına BM’nin Kıbrıs terminolojisinde yer olmadığı bilinmektedir.

BM’nin “iki kesimlilik” hakkında yapmış olduğu tarif, çözüm halinde on binlerce Rumun Türk kesimine yerleşmesine ve mülklerini elde etmelerine kapıyı peşinen açmıştır.

B) “İki kurucu devletin eşit statüde” olması: Talat ve Hristofyas, çözüm arama sürecinin hedefi olarak belirledikleri “iki kesimli, iki toplumlu federasyonun” biri “Kıbrıs Türk”, diğeri “Kıbrıs Rum” olmak üzere iki “oluşturucu eyalete” (constituent state) sahip olmasını kararlaştırmış bulunmalarına rağmen, bu kavram Türk kamuoyuna “kurucu devlet” olarak yansıtılmıştır. Burada iki yanlışlık yapılmaktadır. Birincisi, Türkçede kullanıldığı konuya göre hem “devlet”, hem “eyalet” anlamlarına gelen İngilizcedeki “state” kelimesi, orijinal İngilizce metinde “eyalet” kastedilmesine rağmen Türkçeye “devlet” olarak tercüme edilmektedir. İkinci yanlışlık da “kurucu” kavramında ortaya çıkmaktadır. Orijinal İngilizce metinde “kurucu” (founding) kavramı yoktur. Türkçeye “oluşturucu” olarak tercüme edilmesi gereken “constituent” kelimesi kullanılmıştır.

Kısacası “iki kurucu devlet” kavramı Talat – Hristofyas mutabakatında yer almış değildir.

C) Siyasi Eşitlik: MGK, “iki tarafın siyasi eşitliğinin” çözüm çerçevesinde korunmasının esas olduğunu belirtmiştir. TBMM Başkanı “KKTC’nin siyasi eşitliğinden” söz etmiştir. Talat ve Hristofyas, çözüm için üzerinde mutabık kaldıkları “iki toplumlu” çözüm çerçevesinde Türk tarafının vazgeçilmezleri arasında yer alan “siyasi eşitlik” kavramı için BM Güvenlik Konseyi kararlarındaki tarifi esas almışlardır. Buna göre, siyasi eşitlik, iki taraf arasında nihai çözüm çerçevesinde geçerli olacak ve toplum (federe birim) düzeyinde anayasaya konulacak hükümlerle sağlanacaktır.

D) Egemenlik: Talat – Hristofyas görüşmelerinde çözüm için ortaya çıkan çerçevede ve ayrıca çözüm için esas alınan BM Güvenlik Konseyi kararlarında, hedeflenen federal çözümde devletin “tek egemenliğinin” ve “tek hukuki kişiliğinin” olması öngörülmüştür. “Egemenliğin” kaynağı belli değildir. “Siyasi eşitlikle” beraber “egemenlikte eşit ortaklığı” içermeyen bir çözüm şeklinin Kıbrıs Türk halkı için yeterli güvence sağlayamayacağını düşünüyoruz.

E) Yeni bir ortaklık devleti kurulması:

Bu unsur, Talat – Hristofyas görüşmelerinde ortaya çıkan çözüm çerçevesinde yer almış değildir. Hristofyas, 1960 “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin” bünyesindeki ortaklığı hatırlatarak “yenilenmiş ortaklık” kavramını dile getirmiştir.

F) Garanti ve ittifak anlaşmalarının yürürlükte kalması: Talat – Hristofyas görüşmelerinde ortaya çıkan mutabakatlarda güvenlik ve garantiler konusuna henüz yer verilmemiştir. Nihai çözüm çerçevesinde garanti ve ittifak anlaşmalarının “yeni düzene” uyarlanarak yürürlükte kalacakları varsayılsa bile, Türkiye’nin bu anlaşmalardan doğan haklarının ve yetkilerinin  uygulama bakımından değer taşıyıp taşımayacağı üzerinde durmak lazımdır.

G) Çözüm Çerçevesinde Parametrelerin Korunması: Çözümle birlikte, adanın kuzeyinin de AB’ye katılmış olması halinde ve bu durumun, özellikle Türkiye de AB’ye tam üye olmadan gerçekleşmesi durumunda, çözüm şeklinin parametreleri, özellikle iki kesimlilik, AB hukukunun etkisine maruz kalacaktır. 1960 anlaşmalarıyla Türkiye ile Yunanistan arasında Kıbrıs bakımından kurulmuş olan hassas denge tamamen yok olacaktır. Türkiye’nin ada üzerindeki “etkin” ve “fiili” garantisi zayıflayacaktır.

Müzakereler sürdürülürken, günümüzde suni bir çözüm şekli olan federasyonların dağılma sürecine girmiş oldukları dikkate alınmalıdır. Çeklerle Slovakların dostane biçimde ayrılarak ayrı ayrı AB’ne tam üye olmayı başardıkları; Belçika’da Valonlarla Flamanlar arasında ayrılma eğiliminin ortaya çıktığı; Kosova’dan sonra, Güney Osetya’nın ve Abhazya’nın da bağımsızlıklarının tanındığı gibi gerçekler de göz önünde tutulmalıdır.

Bu gelişmeler Rumlarda, KKTC’nin Türkiye’den başka devletlerce de tanınabileceği kaygısını yaratmaktaysa, Rumlar için bu kaygıdan kurtulmanın en akılcı ve kısa yolunun, Kıbrıs’taki bölünmeye kendilerinin hayalci siyasetlerinin sebep olduğunu kabullenerek içinde KKTC’nin de bulunduğu adadaki gerçekler temelinde bir çözüme rıza göstermek olduğunu düşünüyoruz. Doğrudan müzakerelerle çözüme kısa sürede ulaşılması halinde, KKTC’nin varlığı sona erdirilecektir. Kosova, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu AB ve NATO ülkelerinin, Güney Osetya ve Abhazya da Rusya’nın desteğiyle bağımsız varlıklarını sürdürürlerken KKTC’nin ortadan kalkmasının uluslararası toplumda Türkiye’nin ağırlığı ve gücü hakkında nasıl bir izlenim bırakacağı iyi hesaplanmalıdır. Türk ulusu böyle bir zillete katlanabilecek midir?

Türkiye, stratejik çıkarlarının, ahdi ve tarihi bağlarının ve yükümlülüklerinin bulunduğu Kıbrıs’ta KKTC liderliğince aceleye getirilecek sakat bir çözüme razı olabilir mi? İngiltere için stratejik önemi ve değeri yüksek olan Kıbrıs Adası’nın, 21. yüzyılda enerji terminali rolü oynamaya hazırlanan Türkiye bakımından önemi, sırf AB üyelik süreciyle ilgili mülahazalarla, görmezlikten gelinebilir mi? KKTC liderliğinin, Kıbrıs Adası’nın ve adadaki durumun sadece Kıbrıs Türk halkının değil, bütün Türk ulusunun hayati çıkarlarını ilgilendirdiği gerçeğinin bilinci içinde müzakereleri yürütmesini ve başarılı olmasını diliyoruz.

Tugay ULUÇEVİK Emekli Büyükelçi