'Faili meçhul' çıkmazı

Türkiye'de terörle mücadele olgusu hala bilinmezliğini korumaktadır. Mücadelenin bir stratejisi yoktur; dağda teröristle çatışma şeklinde algılanan mücadelede siyaset sorumluluklarını yerine getirmediği için sonuç alınamamaktadır. Mücadelenin bir bilânçosu da yoktur; şehitlerimiz, ulusal kaynaklarımız, heba edilen yıllarımızın kesin bir hesabı hala ortaya çıkarılamamıştır.

07 Eylül 2008 Pazar, 08:16

Türkiye'de terörle mücadelenin ulusal bir boyutu hiç yoktur; her gelen siyasi iktidar siyasi çıkarlarını ön planda tutarak kara düzen misali kendine göre önlem alma yoluna gitmektedir.

Askeri boyutu hariç, olmayan bir terörle mücadele stratejisinde adli soruşturmalar dahi bir usul ve esasa bağlanmamıştır. Otuz yıldır süren terör eylemlerinde yüzlerce karakol, bölük, tabur hatta tugay çapında askeri birlikler saldırıya uğramıştır; binlerce vatan evladı nöbet yerinde şehit olmuştur.

Terör cinayetlerinin nerdeyse tamamı faili meçhuldür ama bu cinayetleri aydınlatmak için ortaya konulan bir plan ve program, bir strateji de yoktur. Bu önemli eksiklik; zaten sonucu olmayan adli soruşturmaları, tıpkı terörle mücadelemiz gibi, bir trajediye dönüştürmektedir.

Faili meçhul cinayetler

Türkiye'de terörist eylemlerin doruğa ulaştığı yıllar 1992 ve sonrasıdır. Bu dönemde binlerce faili meçhul cinayet işlenmiş olmasına karşın bugüne kadar bu olayların üzerine gidilmemiş, ne faillerin kimliği belirlenmiş ne de belli olan yakalanmıştır.

Bu trajedinin en çarpıcı örneği terörist Osman Öcalan'ın durumudur. 74 askerimizin katili olan ve Barzani himayesinde Irak'ta fırıncılık yaptığı medyaya yansıyan bu hainin yakalanması ve yargılanması için yetkililer nedense harekete geçmemektedir.

Faili meçhul cinayet demek; bir suçun kim tarafından işlediğinin belli olmaması demektir. Sadece 1992 yılında 496, 93 yılında 538, 1994 yılında ise tam 867 faili belli olmayan cinayet Güneydoğuda işlenmiş olup katillerin kimliği hala belli değildir.

Peki, bir faili meçhul cinayet nasıl çözülür, hiç düşündünüz mü? Anlatalım: 1978'den günümüze işlenen terör cinayetleri birbirinin benzeridir; günün bir vaktinde kimliği bilinmeyen kişi ya da kişiler tarafından bir köye, bir askeri birliğe ya da araca, bir polis noktasına ya da binasına ya da masum halka yönelik olarak yapılan bir silahlı saldırı sonrasında pek çok insan hayatını kaybetmiştir. Suç yerindeki deliller de birbirinin benzeridir; olay yerinde kalan boş kovanlar, silahlar ve saldırı esnasında öldürülenlere ve saldırganlara ait kimliği meçhul cesetler ve cesetlerin üzerlerinden çıkan dokümanlar, işte hepsi budur.

Bu delillerden yola çıkılarak elde edilmesi zorunlu olan veriler ise şunlardır; silahların balistik analizleri, boş kovanların hangi silahtan atıldığını gösterir teknik analizler, saldırganların kimlik tespitine yarayacak adli tıp analizleri, görgü tanıklarının ifadeleri ve doküman incelemelerinden çıkan sonuçlar. Bu durumda eylem faillerinin tespit ve yakalanması için atılacak üç adım vardır. Birincisi; örgütün bilinen para trafiğini ortaya çıkarmak, diğeri örgütün arşiv kayıtlarına ulaşmak ve sonuncusu da kimlikleri belirlenen failleri yakalamak için harekete geçmektir.

Uluslararası bir boyut kazanmış olan örgütün para kayıtlarından fail ya da faillerin belirlenmesine yönelik birçok veri ortaya çıkacaktır; suçta kullanılan silahları sipariş eden, alan ve satanlar, örgütün lojistik desteğini sağlayan ve buna kaynak yaratanlar, örgütün iç ve dış finans kaynaklarını sağlayan yapılar gibi.

PKK terör örgütüne ait arşiv kayıtları ile de; eylemleri planlayanlar, yapılması için emir verenler, eylemi yapanlar ve eyleme dolaylı destek verenlerin kimlikleri aydınlatılacaktır. Belirlenen faillerin yakalanmasıyla da örgüt hakkında henüz bilinmeyenlerin ortaya çıkarılması sağlanacak ve yeni operasyonlara kapı aralanacaktır. Peki, bu mücadele ve soruşturma stratejisi bilindiği halde faili meçhul cinayetler neden çözülememektedir?

Neden çözümlemiyor?

Faili meçhul cinayetlerin suç yerinde toplanan deliller, merkezi bir istihbarat ve analiz merkezi bulunmadığı için tek elde toplanamamaktadır; Genelkurmay'ın ayrı, polisin ayrı, jandarmanın ayrı ve Milli İstihbarat Teşkilatı'nın ayrı istihbarat değerlendirme merkezleri vardır ve her kuruluş kendi yetki alanında delil ve bilgi toplamaktadır.

Toplanan deliller ve işlenmemiş haberlerden çıkarılan bilgilerin depolandığı teknik veri tabanları da birbirinden bağımsız olarak çalıştırıldığı için polis jandarmanın, jandarma polisin veri tabanlarına giriş yapamamakta, dolayısıyla bu verilere ihtiyaç duyan makamlar kısa zamanda bilgiye ulaşım sağlayamamaktadır.

Örneğin; polisin kriminal laboratuarlarındaki veriler ile yine polisin trafik kayıtları verilerine jandarmanın doğrudan giriş yaparak ulaşma imkânı yoktur.

Bu durumda, suç araştırması ve kimlik tespiti konusunda çalışma yapan kolluk kuvvetlerinin "delilden yola çıkarak faile ulaşmak" şansı en aza indirgenmektedir. Bu; emniyet ve asayişten sorumlu makamların teşkilatlanma sorunudur, istenirse kısa vadede çözümler bulunabilir.

Ancak, bu sorunun da ötesinde, faili meçhul cinayetlerin çözümü için en önemli delil durumundaki örgütün para trafiği ve arşivlerine hala ulaşılmamış olması, terör olaylarının çözümünde karşılaşılan en büyük engeldir. Oysaki örgütün bir bilinmeyeni yoktur; kara para aklama yeri İsviçre'dir, örgütün para kasası buradaki banka hesaplarındadır. AB ve ABD, PKK'yı terör örgütü ilan etmiştir ve üstelik BM'nin bu tür terör örgütlerinin para kaynaklarının dondurulmasına ilişkin kararı vardır. Dolayısıyla, gerek iç hukuk gerekse uluslar arası hukuk açısından mevcut durum Türkiye'nin lehinedir ve bu durum; örgütün faaliyetlerini önlemek ve faili meçhul olayları çözebilmek için Türkiye'ye büyük bir avantaj sağlamaktadır. Hal böyle iken, polis ve jandarma doğrudan bu para trafiğine ulaşamamaktadır, çünkü yetkisi yoktur.

Kolluğun bu suç delillerine ulaşması için kapıyı açması gereken siyasettir, siyasi iktidardır. Ülkeyi yöneten iradenin Türkiye'nin sahip olduğu dış politik güçleri kullanmak suretiyle yani diplomasiyle bu delillere ulaşması faili meçhul cinayetlerin çözülmesi için de şarttır.

Terör eylemlerinde kimliği meçhul cinayetleri aydınlatacak olan bir diğer delil ise, örgütün arşiv kayıtlarında yer almaktadır. 1999 yılı itibariyle bu arşivin Suriye'de yaşayan Delil kod ismindeki terörist tarafından saklandığı bizzat örgüt elebaşısı tarafından açıklanmıştır.

Aradan geçen 9 dokuz yıllık süreçte önemli delil kaynağı durumundaki bu kayıtlar hala elde edilememiştir. Polis ve jandarmanın, kendi yasal yetkileri çerçevesinde, örgüt arşivine doğrudan ulaşması mümkün değildir, çünkü tıpkı para trafiğinin ele geçirilmesinde açıklandığı gibi, bu sorumluluk da siyasi iradeye düşmektedir; yönetici siyaset diplomatik yolları kullanacak, gerektiğinde özel operasyon kararları alarak kolluk kuvvetlerinin suç delillerine ulaşmasını sağlayacaktır.

Kimliği belirlenen faillere gelince, polis ve jandarmanın istihbarat gayretleriyle faili meçhul cinayetlerle bağlantılı olan suçluların birçoğunun yeri tespit edilmiştir; büyük bir kısmı AB ülkelerinde siyasi mülteci olarak varlığını ve faaliyetlerini sürdürmekte olup bir kısmı da Irak'ta Barzani himayesindedir. Diğer iki suç delillerinin elde edilmesinde açıklandığı üzere, kolluk kuvvetlerinin doğrudan bu kişileri yakalama yetkisi yoktur. Hükümet sözcüsü Cemil Çiçek, aranan suçluların Avrupa'da cirit attığını kamuoyuna açıklamıştır. Uluslararası anlaşmalar vardır, uluslararası polis teşkilatlarıyla işbirliğimiz vardır, sahip olduğumuz dinamikler harekete geçirilerek suçluların yakalanmasını sağlayacak olan da kendileridir ama bu görmezden gelinmektedir. Oysaki yurt dışında faaliyet gösteren suçluların yakalanmasına ilişkin işlemleri başlatarak sonuç alması gereken yine siyasi iradedir.

Olması gereken budur ama yaşadığımız gerçekler bu değildir. Son altı yıldır ülke yönetiminde söz sahibi olan siyasi zihniyetin, belirtilen delillerin elde edilmesi için bir adım dahi ileri atmadığını söyleyebiliriz, çünkü bu konuda alınmış bir sonuç yoktur. Bu durumda; örgüte ait para trafiği ortaya çıkarılmaz ise, örgüte ait arşiv kayıtları ele geçirilmez ise ve kimliği belirlenmiş olan suçlular yakalanmaz ise otuz yıldır süre gelen faili meçhul cinayetlerin çözülmesi mümkün olabilir mi?

Siyasi sorumluluk

Suç işlenmesini önleme görevi ülkemizin idari sistemine göre yerel mülki amirlere düşen bir görevdir. Merkezi teşkilatta bu görev İçişleri Bakanı tarafından yerine getirilir ve bir üst sorumlu ise Başbakan'dır. Suç işlendikten sonra işlenmiş suçları açığa çıkarmak ve suç işleyenleri yakalayarak adalete teslim etmek görevi ise, yerel cumhuriyet savcılıklarına düşen bir görevdir. Cumhuriyet savcıları bağımsızdır, ancak yaptıkları görev adalet işlerini ilgilendirdiği için bu alanda koordinasyonu sağlamak ve görevlerin etkin bir biçimde yapılması için gereken tedbirleri almak görevi de Adalet Bakanlığına düşer. Bu durumda, gerekli tedbirler alınmadığı için işlenen bir suçtan dolayı masum insanlarımızın zarar görmesi halinde sorumlu tutulması gereken makamlar; kaymakam, vali, içişleri bakanı, başbakan ve hükümet olarak sıralanır.

Bu sayılan makamlar yasa ile kendilerine verilen görevi, emirleri altındaki polis ve jandarma teşkilatlarıyla yerine getirir. Sorumlu tutulan makamların da bu sayılan teşkilatların görevlerini en iyi şekilde yerine getirebilmesi için çağın özelliklerine uygun personel, eğitim, silah, araç, gereç ve teknik imkânlarla donatması şarttır.

Teröre bu açıdan bakıldığında; Başbakan'dan başlayıp aşağıya doğru sıralı tüm güvenlik makamlarının, önlenemeyen terör olayları karşısında sorumlu oldukları açıkça görülmektedir ama yapılmayan görevler ve taşınmayan sorumluluklar karşısında hesap sorulmasını sağlayacak bir demokratik mekanizma ülkemizde yoktur. Güngören katliamı hala hafızalarımızdaki tazeliğini korumakta olup, bu olaydan dolayı hesap veren bir sorumluya henüz rastlanılmamıştır.

Sivil adli sorumluluk

Alınan her türlü önleme karşın suç işlenmiş olması durumunda ise, harekete geçecek olan cumhuriyet savcıları da yasa ile kendilerine verilen görevleri yapabilmek için emirleri altındaki polis ve jandarmanın adli yapılarını kullanırlar.

Dolayısıyla siyasi iradenin kolluk kuvvetlerini güçlendirmek için alacağı her tedbir, dolaylı olarak savcıların da görevini yapmalarını kolaylaştırır. Cumhuriyet savcıları ayrıca, bütün makam ve memurlarından ihtiyaç duydukları bilgileri ister ve gerektiğinde zor gücüyle bu bilgilere ulaşır. Askeri savcılar da sivil savcıların sahip olduğu tüm yetkiye sahiptir, farklı alanlarda aynı görevi yapar.

Mülki makamlarca alınan tüm tedbirlere rağmen önlenemeyen terör olaylarını ve buna bağlı faili meçhul cinayetleri çözme görevi; askeri ya da sivil, savcılıklara düşen bir görevdir.

Sivil savcılıklar, faili meçhul dosyaların takip ve kontrolünü yerel kolluk makamlarına bırakmış olup, her üç ayda bir daimi arama kararlarına verilen sonuçsuz cevaplarla dosyalar geçiştirilmektedir. Adalet Bakanlığı yetkilileri dosya ellerinde olmadığı için doğrudan müdahale edememektedir. Askeri savcılık, soruşturmayı yapan makam olmadığı için durumu izlemekle yetinmektedir. Bu durumda, vatan evlatlarının katillerini hangi makam araştıracaktır, hangi makam uluslararası düzeyde takip ve kontrol edecektir, Türkiye'de bu bilinmemektedir.

Bu bilinmezin ortaya çıkardığı sorumsuzluk neticesinde katiller hükümet sözcüsünün deyimiyle Avrupa'da cirit atmaktadır. Bu trajedi hala yaşanırken, "eve dönüş yuvaya dönüş" gibi Türkiye gerçekleriyle örtüşmeyen yapay tedbirlerle ortaya çıkan siyaset yüzünden, bu faili meçhul cinayetlerin faili olup da yakalanan ama delil yokluğundan serbest bırakılanların sayısı ise bilinmemektedir. Bu bir trajedidir ve Türk milletine bu trajediyi yaşatmaya kimsenin hakkı yoktur.

Askeri adli sorumluluk

Bugüne kadar gerçekleştirilen terör eylemlerinin önemli bir çoğunluğunda saldırıya uğrayan kişi asker, saldırı yapılan yer karakol, nöbetçi ve devriye olduğu halde soruşturmayı yapan hep sivil savcılık olmuştur. Sivil savcılar arazinin zorluğu nedeniyle olay yerine gelemediği için suç yerinin tespiti ve delillerin toplanması işlemleri yine asker kişiler tarafından yapılmakta ama hazırlanan dosyalar sivil savcılıklara gönderilmektedir.

Askeri savcılık bugüne kadar askeri mahallere ve kişilere yönelik yapılan terör saldırıları karşısında bir hazırlık soruşturması yapmamıştır. Bu alanda askeri savcılığın soruşturma yaptığı tek bir örnek vardır, o da Dağlıca olayında görüldüğü gibi saldırıya uğrayan askeri birlik içerisinden teröristlerle işbirliği yapanların bulunduğu iddiası üzerine Van askeri savcılığınca yürütülen hazırlık soruşturmasıdır.

Ancak, içinde yaşadığımız durumun özellikleri itibariyle, askeri savcılığın askeri birliklerde meydana gelen asker kişilere yönelik terör saldırılarında bir soruşturma başlatması gerekliliği ortadadır; en azından suçun vasıf ve mahiyetini belirleyebilmek için, en azından olayla ilgili verilerin askeri makamlarca bir analiz yapılmasına olanak sağlanabilmesi için, en azından faili meçhul cinayetlerle ilgili yürütülen soruşturmaların seyrini takip edip sonuca gidilmesini temin edebilmek için...

Zira böylesi bir soruşturma ile takipteki suç ve suçluların üst düzey araştırma ve soruşturma makamlarınca da izlenmesine olanak verilecek ve devletin sahip olduğu imkân ve kabiliyetlerin soruşturmada kullanılma süreci hızlandırılmış olacaktır.

TSK öncülüğünde çözüm

Türkiye'de siyaset mekanizması her zaman doğru işlememektedir. Yapılması gerekenler bir takım siyasi hesaplar yüzünden yapılmamakta, atılması gereken adımlar da yeri ve zamanı geldiğinde atılmamaktadır. Bu bir Türkiye gerçeğidir ama siyasetin aldırmazlığı yüzünden, kutsal vatan hizmeti yapan evlatlarımızın şehit düşmesi durumunda katiller hak ettikleri cezaları almamaya, söz konusu failler de hükümet sözcüsünün deyimiyle Avrupa'da cirit atmaya devam mı edecektir? Türkiye'de halkımızın çaresizliği ve şehitlerimizin kanı üzerinden oynanan oyunlara "dur" diyecek ya da görev ve sorumluluğu gereği "dur" demesi gereken bir makam yok mudur?

Türk milletine tarihin her döneminde öncülük yapmış olan Türk Silahlı Kuvvetleri yıllardır işlenen faili meçhul cinayetleri çözmek ve suçluların adalete teslim edilmesini sağlamak için bir çalışma yapmak durumundadır.

Türkiye sahip olduğu güçleri, varlığı kanıtlanmış olan PKK terör örgütüne yönelik olarak kullanmalı ve adalet, geç de olsa, artık tecelli ettirilmelidir.

Türk milletinin ve şehitlerimizin vicdanı ancak katillere ve destekçilerine hesap sorulduğunu gördükten sonra huzur bulabilecektir.