Akılcılık korkulacak bir şey değil!

"İnsanların Akıldan Nefret Etmelerinin Yedi Nedeni" isimli derleme yazılarımız bu sayımızla son buluyor. Felsefeci A.C. Grayling, dört haftadır görüşlerine yer verdiğimiz ve aralarında din adamları, sanatçılar ve bilim insanlarının bulunduğu yazarların akıl ve akılcılık konusundaki düşüncelerini genel bir çerçeve içinde topluyor.
Yayınlanma tarihi: 12 Eylül 2008 Cuma, 06:48

Brüksel, Roma, Londra, Paris, Tokyo gibi dünyanın önde gelen başkentlerinin genel görüntüsü üç aşağı beş yukarı aynıdır. İnsanlar siyasi, sosyal ve kültürel ortama uyumlu, düzene ayak uydurmuş, sistemin bir parçası görünümündedir. Bu gibi Aydınlanma evriminden geçmiş toplumlarda her şey yolunda gidiyormuş gibi görünür.

Ne var ki son günlerde bu “asude” görüntü, bu yaşam şeklini doğuran akılcı düşünceye karşı bazı güçlerin harekete geçmesiyle büyük tehdit altında. Bu saldırganların köktendinci, dinci terörist veya sahte bilimciler olarak nitelendirilen odaklar tarafından yönlendirildiği düşünülüyor. İnsanlar bu gelişmeler karşısında kendilerini saf tutmak zorunda hissediyorlar. Ya saldırganların yanında yer alacaklar ya da akılcılığı savunacaklar.

Ne var ki tablo bu kadar basit değil. Aydınlanma tüm insanların akılcı olduğu temel prensibine dayanır. Bu da hepimizin akla dayanan inançları kabul etmemiz gerektiği anlamına geliyor. Başka bir deyişle otorite, gelenek ve kilisenin buyrukları akılcılığın tarih sahnesine çıkmasıyla birlikte eski hükmünü yitirmiş oldu.

Bu düşüncenin merkezinde, evrenin akılcı bir sistem olduğu yatar. Fakat tartışmaları iki kutuplu “iyi-kötü” çatışması şeklinde algılamak yerine, farklı görüşteki düşünürlerin tartışmaya katılması daha doğrudur.

Aklı tehdit eden unsurlar

Burada amaç yalnızca köktendinciliğin yükselişinin nedenlerini anlamak değil. Sahte bilimin popülerlik kazanması, temel bilimleri seçen Batılı çocuk sayısında azalma ve iklim değişikliğinin insan faaliyetlerinden kaynaklandığı konusunda kuşku duyanların artması, köktendincilik kadar, hatta daha tehlikeli gelişmelerdir. Bu gelişmelerin nedeni aklın bazı boşluklar yaratması olabilir mi? Aklın kapsamı konusunda kuşkucu olmak da, aklı kabul etmek kadar haklı nedenlere dayanıyor olamaz mı? Yazı dizimizde görüşlerine yer verdiğimiz düşünürler bu soruları şu başlıklar altında yanıtlamışlardı:

1)Akıl suiistimal ediliyor!

Sosyolog David Miller, bu sorunları akılcılığın kapsamı içinde tartışmaktan çok, akılcılığın suiistimal edilmesine bağlıyor. Miller’a göre büyük şirketler ve hükümetler aklın ve bilimin yöntemlerini çalarak kendi reklamlarını yapıyorlar. Böylece insanların kendi serbest iradelerini kullanarak tercih yapmalarının önünü kapatıyorlar. Eski ABD başkan yardımcısı Al Gore propaganda ve reklamcılığın, aklı, dolayısıyla demokrasiyi tehdit eden en büyük tehlike olduğunu ileri sürüyor.

2)Değerleri güçlüler belirler!

Aydınlanma hareketine yöneltilen eleştirilerin başında, Batılı ve “akılcı” toplumların, akılcılık ve demokrasi karşıtı güçlerle iç içe geçmiş olması geliyor. Dilbilimci ve siyaset eylemcisi Noam Chomsky, Batı toplumunu aydınlanmış ve özgür olarak görme eğiliminde olmamıza karşın, düşünebildiklerimiz ve söyleyebildiklerimizle sınırlı olduğumuzu söylüyor. Chomsky’ye göre uygulamada güç sanayicide ve askerlerdedir; değerleri insanlar ve idealler değil, şirketler ve markalar belirler.

3) Akıl, sanat ve yaratıcılığı dışlıyor!

Felsefeci Mary Midgley, bilim ve aklın, yalnızca bilimsel, teknolojik ve askeri sorunlara değil, dünyadaki tüm sorunlara çare bulabilirmiş gibi algılandığını söylüyor. Midgley, bu bakış açısının ahlak, sanat ve kusurlu olmak gibi bizleri insan yapan tüm unsurları dışladığını ileri sürüyor. Bu eksiklikleri tamamlamak için insanların sahte bilime yönelmesini de kaçınılmaz bir sonuç olarak değerlendiriyor.

4) Bilimsel akılcılık ahlaki açlığı doyurmuyor!

Anglikan Kilisesi lideri Başpiskopos Rowan Williams, bilimsel akılcılığın gerekli olduğunu, ancak ahlaklı bir yaşam sürdürebilmemiz için yeterli olmadığını ileri sürüyor. Williams’a göre akılcılık, insani değerler hakkında mutlak bir inancın oluşumuna izin vermediği için, insanlar işkence ve ırk ayrımcılığı gibi insana yönelik tehditlere büyük bir kararlılıkla karşı koyamıyor. Din adamı, insan hakları konusunda sağlam bir duruş sergilememizi ve bu tutumumuzun koşulsuz olmasını şart koşuyor.

5) Sezgi aklın kapsamı dışında!

Sanatçı Keith Tyson aklı düşüncenin tam merkezine oturtmakla birlikte kendi sanatında akılcılığı ve yaratıcılığı üretken bir gerilim üzerine tutmayı tercih ediyor. Akıl, sanatı şekillendiren duygusallık ve sezgiyi dışladığı zaman çok önemli bir şeyi yitiririz.

6) Engelliler ve yaşlılar akılcılığın kurbanı olabilir!

Bu arada biyoetikçi Tom Shakespeare bizi insan yapan özelliklere dikkat çekiyor. Shakespeare’e göre kelimenin tam anlamıyla akılcı bir toplum, engellileri ve yaşlıları hiçbir konuda hesaba katmaz ve tıbbı bu amaca yönelik olarak kullanmaktan çekinmez. Ancak kendisi böyle bir dünyada yaşamak istemediğini itiraf ediyor.

7) Akılcılığın da eksiklikleri var!

Bütün bu görüşler hesaba katıldığında aklın şimdiki versiyonunun beraberinde, çok ağır siyasi ve kültürel bir yük taşıdığı anlaşılıyor. Bu arada bizleri insan yapan bazı özellikleri de taşımaktan kaçınarak geride bıraktığı iddia ediliyor. Bütün bunlara ek olarak yazarlar, üçüncü bir suçu daha gündeme taşıyorlar. Bu da aklın kendi çapında bazı ciddi yetersizliklere sahip olmasıdır. Sinir bilimci Chris Frith akılcı olduğumuzu düşündüğümüz anlarda bile akılcı olamadığımıza dikkat çekiyor. Kararlarımız genellikle içgüdülerimize dayanır ve daha sonra mantıklı bir çerçeveye oturtma süreci başlar. Ayrıca bilinçli olarak düşünmediğimiz zaman, aldığımız kararlar daha sağlıklıdır. Bilim insanları bunun yanı sıra, duygusal veya mantıksız olarak nitelendirilen kişisel kararların, grup konteksti içinde daha yararlı olduğunu düşünüyor.

8) Bilimin felsefi temeli sallantıda!

Bütün bunlar “akılcı” teriminin ne anlama geldiğini sorgulamamıza yol açıyor. Ayrıca bunu bilim insanlarının bilimi sorgulamaları izliyor. Varsayımları doğrulamak için yapılan deneyler bağlamında bilim, fiziksel dünyayı daha iyi algılamamız için en iyi araçtır. Ancak bu açıklama bilimi kusurlarından arındırmaz. Aslında bilimin felsefi temeli, matematik, fizik hatta biyoloji gibi dallar ile sınanamayacak alanlara doğru ilerledikçe giderek daha temelsiz hale geliyor.

Matematikçi Roger Penrose’a göre bilim ve matematikte pek çok kavrama, kural dışı yollardan ulaşıldı. Midgley de tüm deneysel araştırmaları ak veya kara şeklindeki akılcı bir çerçeveye oturtma çabalarına eleştiri getiriyor. Buna en iyi örnek davranışçıların, psikolojiyi öznellikten arındırmaya çalışmalarıdır. Bugün, biyolojik açıdan bilim insanları yaşam, bilinç ve özgür irade gibi kavramları tanımlamaktan bile acizler.

Ne yapılabilir?

Akılcı dünya görüşü, insan yaşamını daha yaşanır bir hale getirmekle büyük bir başarı gösterdi. Ancak bu konuda en büyük hata Aydınlanma hareketini tamamlanmış bir misyon olarak görmektir. Bu da, Batı toplumunun dünyanın geri kalan kısmını kendi çizgisine çekmeye çalışması anlamına geliyor. Oysa Immanuel Kant’ın tanımladığı Aydınlanma, süreklilik gösteren bir süreçtir. Aydınlanmanın temel düşüncelerinden biri insan zekâsı ile doğayı birbirinden ayırmaktır. Bunun anlamı, deneylerin bağımsız ve önyargısız bir gözlemci tarafından yapılmasıdır.

Ancak bu görüş Batılı olmayan düşünürler tarafından kabul görmüyor. Kaldı ki 18. yüzyıl düşünürleri Aydınlanma’nın özgürlük ve eşitlik gibi çekirdek kavramlarını yalnızca “akılcı” insanlara uygulamayı tercih etmişler. Bu da belirli bir sınıftan gelen beyaz erkekler anlamına geliyor. Şimdi bu kavramlar yoksul sınıflardan gelen beyaz veya diğer ırklardan kadın ve erkeklere de tanınıyor. Bu kavramların uygulama alanının biraz daha genişletmemiz mümkün olabilir mi?

1992 yılında Gore “Earth in the Balance” isimli makalesinde çevresel bir felaketten kaçınmak için geniş bir insan kitlesine tanınan özgürlükler ve hakların, gelecek nesillere ve doğaya da tanınması gerektiğini ileri sürüyordu. Feminist ve biyolog Dona Haraway bu değerlerin diğer yaşam şekillerine de tanınması –hatta canlı olmayan şekillere ve dünyaya- konusunda ısrarcı tutumuyla tanınıyor.

Bu arada siyasi kuramcı George Lakoff, “The Political Mind” isimli makalesinde, “21. Yüzyıl Aydınlanması” adını verdiği süreçte, çevre koruma ve klonlama gibi karmaşık konulardaki kararların, demokratik bir çerçeve içinde alınması için bireylerin ve toplumların duygu, sezgi ve inançlarını harmanlayarak karar almaları gerektiğini ileri sürüyor. Bütün bu süreçte Aydınlanma’nın bir diğer çekirdek kavramı olan demokrasiyi besliyor.

Bu arada en kritik sorun, hükümetlerin ve şirketlerin kazanılmış hakları ile bilim arasındaki mesafeyi muhafaza etmektir. Bunun için de Aydınlanma değerlerinin şeffaf olması, güçlü etik standartlar üzerine dayanması ve daha fazla miktarda kamu finansman kaynaklarından yararlanması gerekir.

Derleyen: Reyhan Oksay

Kaynak: New Scientist, 26 Temmuz 2008

A+ A-

Okumadıklarınız

Bu kategoriye ait, henüz okumadığınız haberler listelenmektedir. Tümünü görüntülemek için tıklayınız.