Şiirin ve romanın kenti

Saint Petersburg’da “Beyaz Geceler” henüz bitmemiş. Sisler içindeki şehir, Neva’nın çevresinde gri köpüklü dalgaları andırıyor. Neva’nın ardında bodur, karanlık gövdesiyle Pedropavlosk Kalesi seçiliyor... Puşkin’in “Tunç Süvari”si, Dostoyevski’nin tavan araları, Gogol’ün bürokrasinin büyük karınca yuvası ve Gorki’nin ülkesini görmenin heyecanı hemen kanınıza giriyor.
Yayınlanma tarihi: 14 Eylül 2008 Pazar, 14:31

Rus klasiklerini okuduğum günlerden kalan merakla Puşkin’in “Tunç Süvari”sini, Dostoyevski’nin nemli ve soğuk tavan aralarını, Gogol’ün bürokrasinin büyük karınca yuvasını, hayatın arka sokaklarının yazarı Gorki’nin ülkesini görmek için yola koyulduğumda bu yazarlarla yüz yüze gelecekmişim gibi karşı konulmaz bir heyecan kapladı içimi.

Rusya’yı çok iyi tanıdığını iddia eden gezgine pek inanmamalı. Eski tamamen yitmemiş, yeni tamamen gelmemiş, yani ülke hem Doğu, hem Batı, başka bir deyişle, bütün dünya. Sakin, sessiz, uyum içinde, sokaklarında koşturan insanların olmadığı küçük Avrupa kentleri, özellikle Pazar günleri ölü, soğuk ve iticidirler. Rusya’nın güzelliği ise gerçek oluşunda. Kadınların yüksek topuklarının sesleri kaldırımları çınlatıyor. Sokaklarda, metrolardaki bu sürekli devinim ve hareketlilik karşısında bizim geçmişimizde kadınların ortak yaşama katılmaları yasaklı olmasaydı, acaba bugünkü düzeyimiz ne olurdu diye düşünmekten kendimi alamadım.

Moskova’dan trenle Petersburg’a giderken altı saat süren yol boyunca çam ormanlarından, kül rengi çirkin istasyonlardan, sağır taşra kasabalardan geçtik. Yeşillikler içindeki küçük bahçeli yazlık evlerin (Daça), güneşte parlayan konik, saç çatılarını seyrettik. Gogol, 1829 kışında bu yolculuğu Vasilyevska’dan (Ukrayna), kapalı kızakla (Kibitka) üç haftada yapar. At değişimi için hanlarda mola vererek, kar yığınları arasında kayıp giderken, uçsuz bucaksız kurşun rengindeki ovalar birbirini kovalarken, yol sanki hiç bitmeyecekmiş gibi gelir. Sonunda bir akşam birdenbire Petersburg’un ışıkları görünür. Gogol kızaktan iner, bu buz, taş ve ışıktan oluşan serabı hayranlıkla seyreder. Nikolay Gogol, “Noel Gecesi”nde kenti şöyle anlatacaktır: “Tanrım bu ne bol ışık. Adım başı beliren yüksek anıtlar. Yapıların duvarlara yansıyan dev gölgelerinin heybeti. Nalların tıkırtısı. Zangır zangır sarsılan köprüler. Uçar gibi koşan saltanat arabaları. Patenlerin altında ıslık çalan kar.”

1880’de Dostoyevski’nin Puşkin anıtının açılışına katılmak üzere, yola çıktığı Petersburg tren istasyonunu, taşradan iş, alışveriş, gezmek için gelenlerle, çoğunluğunu Uzakdoğulu ve İspanyol turistlerin oluşturduğu kaynaşan, gürültülü ve kalabalık doldurmuş. Tarihi istasyondan bindiğimiz otobüsle devasa cüsseleriyle heykeller, yapılar, çok geniş meydanlar ve altın kuleleriyle parlayan kiliseleri hızla geçerken, sırasıyla toprak köleliği, yaşlı fantastik derebeyleri, görkemi ve sanatı seven çarlar, Neva Bulvarı’nda Mançurya şapkasıyla beliren kalabalıklar ve çok bacalı fabrikaların dumanlarını kesmesi görünümünde eski başkentin tarihi canlandı gözümde.

Büyük Petro’nun anıtı, bu heybetli simge, merkezdeki Senato meydanında yükselmese, kentin nerede başlayıp nerede bittiğini kestirmek pek kolay değil. Bu karanlık kuzeyin ortasında, günbatımının saatler sürdüğü yerde, zamanın kendisinin bile sırayla bir dondurucu geceye, bir gündüz parıltılarına atıldığı yerde, dalgalar üstüne bir şehir kurmaktan çekinmeyen, Avrupa’ya bir pencere açma inadı yüzünden yığınla insanın ölümünü hiçe sayan, bataklıktan bir şehir yaratan bu dik bakışlı tunç kahramanın ağır kütlesini seyrederken Puşkin’in ünlü “Tunç Süvari” adlı uzun şiirindeki, kelimeler taş üzerinde nal sesleri gibi çınladı zihnimde. Puşkin, 1827’de karlı, soğuk bir kasım gecesi bir kaputa sarınıp, dörtnala tunç atıyla şehri ezen, Petro’nun dehşetli heykeli karşısında durur. Sabahın ilk ışıklarına kadar seyreder, sonradan bilinen eseri Ogenin’i bu gecenin ilhamıyla yazacaktır.

Beyaz geceler henüz bitmemiş. Gecenin ileri saatlerinde, sisler içindeki şehir, yükselen yapılarıyla Neva’nın çevresinde gri köpüklü dalgaları andırıyor. Neva’nın ardında bodur, karanlık gövdesiyle Pedropavlosk Kalesi seçiliyor. Dört katlı sarayın beyaz şeritleri keskin biçimde ışıldıyor.

Görkemli saray, yükselen kulesiyle peri masallarından bir şato. Ağır mobilyalar yorucu. Uğultulu parkeler, tavanların desenini yansıtıyor. Yüksek tavanlardan altın motiflli dev avizeler salınıyor. Duvarlar ışık, duvar değil. Dört bir yanda mermer sütunlar yükseliyor, bu sütunların tepesini antik Yunan heykelleri taçlandırıyor. Dünyaca ünlü ressamlara ait tablolar Avrupa’dan alınmış. Erguvani kıyafetli uşaklar, put gibi duran nöbetçiler. Geniş, sessiz, şatafatlı odalar. Baştan başa altına bulanmış bu şatafat, derin, esrarlı, bu abartılı ihtişam, bir zamanlar kristal avizelerin ışıltısında çiftlerin uçuşunu, tül tül kıyafetler, göğsü nişan dolu sımsıkı üniformaları içinde mazurka oynayanları, gülüşler, selamlar ve ağır valsleri getiriyor akla. Hatta, irice bir elmasla sabitlenmiş bir kravat, kapalı ipek bir şemsiye, göz alıcı biçimde parlayan ayakkabılar ve kulaklıkları fok derisi bir şapka ile ağır ağır kırmızı halı kaplı giriş merdivenlerini çıkan iki siluet bu atmosferi tamamlıyor. Tarih de, roman da, gerçek de, hayal de birbirine karışıyor. Petro’nun bu yapısını görmeden Rus edebiyatını ayrıntılarıyla anlamak güç.

Edebiyat tutkuya dönüşüyor

Sayısız grevlerin, devletçe yürütülen provokasyonların, baskıcı atmosferin insan ruhunda oluşturduğu bu kasvetli fonda, felsefe oturumlarında, tartışma yapılan dumanlı odalarda, sosyalistlerin gizli toplantılarında, meyhanelerde, asırlık sorulara yanıtlar aranırken, Rusya’nın asırlardır alışık olduğu devasa gövdesi yörüngesinden çıkarken, ülkenin baş döndürücü dinamiğiyle, insan tutkularının dinamiği, şehrin iki yüz yıllık tarihinden beslenen edebiyatçıların eserlerinde iç içe geçer.

Doğaya yayılmış kenti, sayısız kanal bölüyor. Bunlardan biri olan Fontanka’nın üzerindeki köprüde küçük bir kuş heykelciği parlıyor. Rehberimiz Ebru Mete bu orman kuşunun öyküsünü anlattı altından geçerken; “Burada devlet memuru yetiştiren yeşil kubbeli, üç katlı sarı okulun, üniformaları sarı yakalı yeşil kaput, şapkaları da geyik kürkünden olan öğrencilerine, çevrede bu renklerden dolayı çijik (küçük kuş), ve pijik (geyik yavrusu) lakabı takılmış ve zamanla Rusça seslerle uyumlu, sevimli, kafiyeli bir tekerleme doğmuş. Günümüze kadar gelen tekerlemenin Türkçesi ‘Çijik-Pijik neredeymiş, Fontanka’da votka içmiş, bir kadeh içmiş, iki kadeh içmiş, sarhoş olmuş başı dönmüş.’ Kuşun küçük kaidesine bozuk para atılıyor. Para nehre düşmezse iyi şansa inanılıyor.”

Neva’da, Güzel Sanatlar Akademisi’nden geçerken, Gogol’ün ömür boyu memur kalma korkusunun cüretiyle, tiyatrocu olmak için buraya başvurusu geldi aklıma. Gogol 1861’de yağmurlu bir sabah en güzel giysisini giyer, diş ağrısı yüzünden yanağını bir mendille sarar. Prens Gagarin’in insanlar üzerinde fazla deneyimli olduğunu, böylece bu görüntüye önem vermeyeceğini düşünür. Vaktiyle Nejin Lisesi’nin sahnesindeki başarısı bu cesaretini kamçılamıştır.

Petersburg’a ilk defa gelen bu uzun burunlu genç, bir taraftan Puşkin’e olan hayranlığı yüzünden onunla tanışabilmek için yanıp tutuşmaktadır. Şairi tanıyanların istekleri ile Edebiyat Gazetesi’nde Puşkin’in şiiri üzerine bir makale yayımlar, “Senin deha ürünlerinin sahifelerini çevirirken, dizelerin gürleyip alevlerle üzerime saldırınca, damarlarıma kutsal bir korku yayılıyor, ruhum sonsuzluğu içimde keşfettikçe dehşetle ürperiyor!” satırları ile hayranlığını açıklar. Sonunda gürültülü bir davette, birkaç nezaket sözcüğü, gülümseme, bir el sıkışması ile Puşkin’le tanıştırılır. Önceden defalarca kendi kendine prova edip hazırlandığı gibi gerçekleşmez tanışma.

Son olarak gördüğümüz yazlık sarayın bahçesi, iki yanına yeşillikler ekilmiş patikalarla kuzey denizine kadar uzanıyor. Çar, Danzig’den amberbarisler, İsveç’ten elma ağaçları, sedirler getirtmiş, şadırvanlar, şelaleler, fıskiyeler kurdurmuş. Kıvrık bukleleri, kırmızı kolsuz ceketleriyle beyefendiler ve gösterişli elbiseli hanımefendiler, şırıltılı kanallar üzerinde dönen köpüklere, damlaların döküldüğü mavimsi duman yumaklarına bakınarak bu kuytu patikalarda gezinmiş. Yaşlı, ıssız bahçelerde havuzların, kanalların etrafındaki altın kaplamalı sayısız heykel ve şehirdeki anıtlar, savaşta bombalardan korunmak için Neva’ya atılmış, olabildiğince uzağa, Urallar’a, ormana taşınmış.

Bizde sanata yeterince değer vermemenin nelere mal olduğu dönüşte İstanbul’a yaklaşırken düzensizliğin yarattığı hengâme, kambur üstüne kambur yapılarla daha net görülüyor. Yüzyıllar boyu resimden, müzikten, edebiyattan, tiyatrodan kısaca sanattan uzak olmuş bir insan malzemesinin neyi ne kadar yapıp, neyi ne kadar yapamayacağının en somut kanıtıydı bu manzara.

A+ A-

Okumadıklarınız

Bu kategoriye ait, henüz okumadığınız haberler listelenmektedir. Tümünü görüntülemek için tıklayınız.