Siyasi Film Yap(ama)mak

Küresel kapitalist söylem içinde; iki büyük dünya savaşı, işgaller, atom bombası trajedileri, nükleer tehditler, batı’nın tahakkümleriyle ilerleyen yayılımcı vahşi yüz, dünya siyasal konjonktürü genelindeki ideolojik çeşitliliğin azalması ve tekelleşmesi üzerine kurulu neo-emperyalist politikalar ve ve ve…
Yayınlanma tarihi: 17 Kasım 2009 Salı, 12:01

Yirmi birinci yüzyıl, emperyalist politikalarının zirvesine ulaşmış A.B.D ve her anlamda bir durgunluk-gerileme paradigması içindeki batının, potansiyel güç olarak gördükleri gelişme uğraşı içinde olan ülkeler üzerinden, bir kültür imal etme çabasına sahne olmaktadır. Egemen güçlerin, bir türlü içini insani olarak dolduramadıkları değerlerini bu tür ülkelere aşılamak çabası, karşılığında da geleneksel, oryantalist ve özgün değerleri devşirerek kültürel çeşitlilik sağlamaya yönelik açgözlülükleri nedeniyle sosyo-kültürel anlamda zorunlu bir alışveriş içinde bulunduğumuz açıktır.

Batı’nın miadını doldurmuş ama bizim gibi potansiyel arz eden ülkelerin gönüllü katılımına yönelik uyguladığı incelikli politika, yıllarca eğitim sistemi(miz) içindeki eksik bırakılma yöntemiyle tamamlanan kusursuz bir yap-boz gibidir. Bu anlamda yapılan her ne işse-buna sanatı da dahil etmek istiyorum- bunu izleyen kalabalıklar için “anlamamak” ve anlamadığı işi “mutlaka iyi bir şeydir” olarak kabul etmek veya sadece estetik bulduğu için kabullenmek gibi bir kolaycılık gelişmiştir. Toplum için yapılan sanat veya bir derdi olan sanat, egemen söylem açısından son derece ciddi bir denetleyici güçtür. Özellikle de “gelişmekte olan ülkelerde”…

Batı açısından bakıldığında, genel sanatsal söylem içinde, doğu kültürüne olan yöneliş ve ilgi, şiddetin, yağma kültürünün ve artı değer arayışlara da estetik açıdan katkıda bulunmaktadır. Kastlar, gruplar, şirketler bu temsilin bir parçası olan sponsorluk anlayışı üzerinden “harikulade” etiketler ve sanatçılar üreterek bunu da ‘esas adamlar’ vasıtasıyla pazarlama yoluna girmişlerdir. Protest taraf olan, eleştirel ve tepkili kimliklerdeki çokça sanatçının yanı sıra, birey yalnızlığına veya soyut yorumlara kafasını takmış ve sistemle barışık yumuşak söylemli “cici” sanatçılar bu yüzyılda, sayısal olarak epeyce artmıştır. Tüm bu hareketsizlik içinde, bizim gibi ülkeler göz önünde bulundurulduğunda, sinemanın nerede durduğu veya siyasi sinemanın gelişiminde bazı engellerle karşılaşıp karşılaşılmadığı da önemli sorulardan biridir.

Örneğin Hollywood sineması, özellikle 1960’ların sonu ve 1990’ların başına kadar olan süreç içinde Amerikan toplumu üzerinde siyasetten uzak bir etki bırakabilmek adına, toplumsal sorunları geri plana iten, belli düzeylerde ele alan kontrollü bir sinema yaratmayı başarmıştır. Bağımsız filmler dışında zaten Hollywood sinemasının ideolojik bir zemine sahip olmadığı aşikardır. Avrupa filmi dediğimiz kavram, başka bir yazımda detaylı olarak değinmeyi planladığım ama kısaca, politik duruşu olan filmlerin daha çok görüldüğü ve savaşın; Amerikan sinemasının aksine bir kahramanlık ve zafer şarkıları çığlığı gibi propagandist bir yapıyla sunulmadığı çok örneğe sahiptir. Yakın veya uzak geçmişin özeleştirisel taraflarını da bulabildiğimiz Avrupa sinemasında bu anlamda uyarlama örnekleri son derece kalitelidir. Bir Potemkin Zırhlısı’nı, bir Germinal’i, Resmi Tarih’i, Ekim’i, Avrupa’yı ve başka bir yazının başlıca konusu sayılabilecek sayısız filmi anımsadığımızda, politik sinemanın gücünü de anlıyoruz.

Politik filmler yapmak, eğer kupkuru, ajitasyon içeren ve sanatsal estetikten uzak bir çığırtkanlıktan fazlasıysa, zaten başlıbaşına bir göze alma işidir. Siyasi sinema zor bir iştir. Eleştirel gerçeklerle yüzleşmek, birden çok insanın aynı anda canını acıtabilecek güçte bir iştir. Zira, bunu yaparken hikayenin sezdiren ve yaralayan tarafından yararlanırsınız ve insanların yerinde olmak istemeyeceği o çok derin acıları anlatarak bir kolektif bilinç yaratırsınız.

Ülkemizde, siyasal dizi veya sinema yapıyorum iddiasıyla ortaya çıkan işlerin çok da nitelikli veya doğru olmadığı görüşündeyim. Yüzeysel, siyasi tarihin motif olarak kullanıldığı ve bilgi birikimi yeterli olmayan kitleler için yanlış mesajlar içeren işlerin ortaya çıkması bence boşluktandır. Yönetmen veya senarist olarak istediğiniz yerde durabilir, yaşamsal görüşünüze göre kuşkusuz ki yorumlayabilirsiniz ama bunu yaparken çok donanımlı, tarihsel belleğe sahip, altyapısı güçlü olmak durumdasınız ki, yorumunuz da kendi savını ortaya koyabilecek denli güçlü olsun.

Türkiye’de bence son dönemde denemeler olsa da, hakkı verilerek bir politik sinema yapıldığı kanısında değilim. Yapılması veya yapılmaması için ortada duran etmenlerin ne olduğunu tahmin edebilir, tartışabilirsiniz. Ülkemizde, anlatılabilecek sayısız tarihsel konu vardır ama bunu yapmak hem ciddi bir destek hem de donanım gerektirmektedir. Fotoğraf gözü, sinema dili, nesnel bakış açısı, tarihi değerlendirebilme becerisi ve birikimi olmaksızın, sırf insanların en çok etkilendiği sahnelerden küçük bir parça ego tatmini çıkaracaksınız diye film yapmak, siyasi film yapmak değildir. İşkence sahnesi, kan, silah, tecavüz gibi ortak insani korkuları göz göre göre sömürerek bir sinema yapmaktan değil; dikey anlamda güçlü ve alt metni sağlam bir sanat eserinin içinde bu ortak insani korkuların evrensel, estetik bir dille işlenmesinden bahsediyorum.

Avrupa filmleri zamanında bu tür filmlerin başarılı örneklerini vermiştir. Türkiye artık, kendi siyasi filmlerini daha büyük iddialarla gerçekleştirse-ki bunu yapmak isteyen ama yapamayan insanların olduğunu bilerek-ve biz de keyifle izlesek…

A+ A-

Okumadıklarınız

Bu kategoriye ait, henüz okumadığınız haberler listelenmektedir. Tümünü görüntülemek için tıklayınız.