‘Dikmen Gürün’e Yazılar’

Ülkemizin önemli kalemleri, aydınları, akademisyenleri, tiyatrocuları, sanatçıları, tiyatro sanatına adanmış yoldaşlarının kaleme aldığı yazılardan oluşan Dikmen Gürün’e Yazılar kitabı salt saygı duruşundan ibaret değil, tiyatro tarihine ilişkin kaynak bir kitap niteliğinde.

13 Şubat 2020 Perşembe, 10:18

Fotoğraflar: VEDAT ARIK

Ülkemizin önemli kalemleri, aydınları, akademisyenleri, tiyatrocuları, sanatçıları, tiyatro sanatına adanmış yoldaşlarının kaleme aldığı yazılardan oluşan Dikmen Gürün’e Yazılar kitabı salt saygı duruşundan ibaret değil. Her bir isim detaylı inceleme yazılarıyla yer aldıkları kitabın toplamını kaynak niteliğinde, yetkin bir Türk ve Dünya tiyatro tarihi incelemesine de evriltiyor. Ömrünü tiyatro sanatına adamış Dikmen Gürün’le hoca, aydın, yazar, eleştirmen, sanatçı yönlerini ve devcil tiyatro tarihini mümkün olduğunca ıskalamadan konuşmaya gayret ettik.

TİYATRO ALANINDA BİR KAYNAK KİTAP

- Tiyatro tarihinin son elli yılında yetkin çalışmalarıyla ve yoğun emeğiyle bu soylu sanatla özdeşleşmiş az sayıda isimden biri olarak hakkınızda kaleme alınmış değerlendirme ve incelemelerin sunulduğu bu kitabın ortaya koyduğu toplamı, akademik ve sanatsal bakışı değerlendirmenizi rica edelim ilk olarak?

Dikmen Gürün’e Yazılar kitabının keyifli serüveni, 1993 - 2008 yılları arasında önce öğretim üyesi, sonra da Bölüm Başkanı olarak görev yaptığım İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölümü hocalarının, ki hepsi de dün öğrencilerimdi, bugün meslektaşlarım, benim için bir armağan kitap hazırlama girişiminde bulunmalarıyla başladı.

Kitapta; tiyatro alanında yazılmış akademik makalelerin yanında, İKSV Tiyatro Festivali direktörü olarak 20 yıl boyunca yaptığım çalışmalardan hareketle sanatçıların, yazarların, en azından bir kısmının görüşlerine, yorumlarına da yer veriliyor. Eleştirmenliğime değiniliyor. Yine de, Dikmen Gürün’e Yazılar her şeyden önce, tiyatro alanında bir kaynak kitap özelliği taşıyor. Tiyatroya dair farklı alanların birbiri içine geçmesi kitabın ayrıcalığı ve zenginliği bence.

Tasarımı Bülent Erkmen yaptı. Kitabın adını da o koydu. Bu arada kapak fotoğrafı da Muhsin Akgün imzasını taşıyor. İKSV ve sevgili Görgün Taner, Tiyatro Festivali, ENKA SANAT ve de Doğan Yayıncılık bu değerli eseri maddi ve manevi destekleriyle hayata geçirenler...

TİYATRO, SORGULAYAN VE SORGULATAN BİR YAPI’

- Tiyatro sanatının yarattığı farkı, farkındalığı açmak adına sorarsam; bu devcil birikimin ve iz sürümünün düşün dünyasına ve insanlığa en önemli katkısını değerlendirir misiniz? Ve neden “her şeye rağmen iyi ki tiyatro var” dediğinizi...

Evet, “her şeye rağmen iyi ki tiyatro var.“ Çünkü, sorgulayan ve sorgulatan bir yapı tiyatro. Hayatların düşünsel ve duygusal boyutunu her dönemde beslemiş. Aristophanes, “Söz insan düşüncesinin kanadıdır/ İnsanı sözdür yücelere çıkaran/ Ben de sana akıllıca söz etmekle/ Kanat takmış oluyorum kafana” derken kuşkusuz tiyatronun dinamik yapısına, eleştirel özüne vurgu yapar... Voltaire düşüncelerini özgürce söylediği için kapatıldığı Bastille’de yazdığı “Hernande”de yine düşünce özgürlüğünü savunur... Edward Bond, “Adalet tiyatronun ana temasıdır” der...

SORUNLAR YUMAĞI İÇİNDE OLSAK DA...

Bugün, dünyanın önde gelen demokrasileri bu gerçekleri özümsemiş, ilim ve bilim evliliğini sindirmiş ülkeler. Buradan yola çıkarak günümüz Türkiye’sine baktığımızda gördüğümüz resim ciddi sorgulamalara yönlendiriyor bizi. Biz bu evliliği gerçekleştirebildik mi? 2000’lerde bu konuda neler söyleyebiliriz?

Gerçek olan bir şey varsa o da bir sorunlar yumağı içinde olduğumuzdur. Buna rağmen, yine de zihinlerimizin bir köşesine serpiştirdiğimiz umut ışıkları var. Olmak zorunda... Ve böyle dönemlerde tiyatro düşüncelerimizi, ruhlarımızı zenginleştiriyor. Onun için de, her şeye karşın perdeler açılıyor. Dinamik bir seyirci kuşağı ile sağlam bir etkileşim yaşanıyor.

Ama, aynı zamanda zorlanıyor da tiyatrolarımız. Sansürden devlet desteğine, mekân sorununa kadar uzanan bir zincirin halkalarını oluşturuyor siyasi iktidarın baskıcı kültür sanat politikaları.

Ne var ki, tiyatro her dönemde özgürlükler adına, umutlar adına ortaya koyduğu çalışmalarla, sanatın gümrük denetçilerine rağmen, enerjisini hiç yitirmiyor. Yitirmeyecek. İşte bunun için, “iyi ki tiyatro var.”

ANTİK YUNANDAN GÜNÜMÜZE TİYATRO

- Uzun yıllara varan çalışmalarınız doğrultusunda dünya tarihinde, tanrısallık ve dünyevilik çelişkisini, gerginliğini ortaya koyan tragedyalarına önemle eğildiniz Antik Yunan gibi başlıca hangi dönemleri ve isimleri makas değiştirici olarak görürsünüz?

Az önce de değindiğim gibi, Antik Yunan’dan başlayarak her dönem ortak bir zenginlik içerir tiyatronun güçlü söylemi açısından.

Antigone sistemi ve adaleti sorgular. Prometheus özgür düşüncenin simgesidir. Shakespeare oyunlarında, insan karakterinin kuytu köşelerinde filizlenen düşünce yoğunluğu ile aklın özgürleşmesi vurgulanır. Çehov, kahramanlarına özgü insan hallerini irdelerken topluma dair kültürel verileri ortaya koyar. Öte yandan, Lessing’in “idrak yeteneği” kavramı tiyatronun bilgi ve düşünce süreci olarak eleştiri dünyasındaki yerini bir kez daha belirler...

Hiç durmadan yol alıyor tiyatro dün olduğu gibi bugün de. Tiyatro ve tiyatroya dair her şey ufkumuzu genişletiyor. Bu örnekler çoğaltılabilir. Boşuna dememiş Oscar Wilde “sahne sanatın yaşama döndüğü alandır” diye.

Hep söylediğim gibi, tiyatronun çok katmanlı yapısı onu hayata dair tartışmaların yaşandığı bir sanat olarak yüceltiyor.

Tiyatro, her dönemde özgürlükler adına, sevgiler, acılar ve umutlar adına ortaya koyduğu eserlerle, hele de bizim gibi toplumsal baskının giderek tırmandığı sözde demokrasilerde (!) bir yaratıcılık, bilgilenme, aydınlanma ve düşünme süreci olarak yaşamlarımızın ayrılmaz bir parçası olmak durumunda. Toplumların tiyatro yoluyla bilinçlenmesi hiç kuşkusuz dönemlerin birbirine eklemlenen yaşam soluğu...

İKSV TİYATRO FESTİVALİ DİREKTÖRÜ OLARAK DOLU DOLU 20 YIL!

- İstanbul Tiyatro Festivali’nin kariyerinizdeki yeri ayrı kuşkusuz. Direktör olarak 20 yıl görev yaptığınız, sanatseverlerin yurtiçinde ve yurtdışında saygın topluluklar, yönetmenler ve sanatçılarla ilk kez buluşmasını sağladığınız festivalin ülkede tiyatro janrının gelişimine, ikliminin şekillenmesine etkilerini ve özellikle yetişen yeni kuşaklara açtığı ufku ve bunda aldığınız rolü değerlendirir misiniz?

Yirmi yıl Tiyatro Festivali Direktörü olarak çalıştığım İKSV’de ne mutlu bana ki başarılı işlere imza attım. Festival, dünya festivalleri arasında adından sıkça söz ettiren bir etkinlik haline geldi. Ama bütün bunları İKSV yönetimi bana inandığı ve arkamda durduğu için yapabildim.

Sayın Nejat Eczacıbaşı ile kısa süre çalıştım. Sevgili Şakir Eczacıbaşı uzun yıllar büyük bir keyifle birlikte çalıştığım insandır. Onun vefatından sonra, sayın Bülent Eczacıbaşı ile de kısa süreli ama uyumlu bir çalışmam oldu. Ve, önce sevgili Melih Fereli ve ardından sevgili Görgün Taner her zaman yanımda duran, yolumu açan Genel Müdürlerimdi. Ve de tabii ki kocaman İKSV ailesi ile her zaman uyumlu bir ilişki içindeydik.

Bir de çok, çok önemli bir hususun altını çizmek isterim: Bir festivalin başarılı olabilmesi için sadece yurtdışından ünlü toplulukları davet etmek yeterli değildir. Tiyatro Festivalini güçlü bir festival yapan o ülkenin sanatçıları, tiyatro topluluklarıdır. O nedenle Festivale her zaman destek veren, enerji katan, bizi güçlendiren topluluklarımıza da ayrıca bir kez daha teşekkür ederim.

OYUNCULUK KISA AMA KEYİFLİ BİR DENEYİMİMDİ’

- Bu arada sevgili Genco Erkal’ın yazdıklarından hareketle mutlaka sormak isterim zira sizi saygıdeğer bir eleştirmen, akademisyen, tiyatro festivali direktörü olarak elbette tanıyoruz ama oyunculuğunuz dile gelmedi pek. Oyuncu olarak ilk kez Dostlar Tiyatrosu’nda sahneye çıkıyorsunuz değil mi? Oyuncu Dikmen Gürün’ü de nasıl sormayız?

Oyunculuk ya da oyuncu olma hevesi hayatıma Amerika’da okurken girdi ve hızla da çıktı. Üniversite tiyatrosunda “Medea”da başrol oynamıştım. İyi de eleştiriler aldım yerel basında... Bir iki oyunda daha fena bir performans sergilemedim.

Buraya döndüğümde de önce Lale Oraloğlu Tiyatrosu’nda oynadım. Sonra Gen-Ar’a geçtim. Orada da çok güzel bir ekiple iki oyunda rol aldım. Ve Dostlar’a girdim. “Analık Davası”nda küçük bir rolüm vardı.

Ama tiyatrolar arasında dolaşırken sebat isteyen bu meslekle sıkı bir bağım olmadığını da anladım. Benim alanım kuramdı. Bir gün içinde kararımı verdim yüksek lisans için Amerika’ya geri döndüm. Kısa ama keyifli bir deneyimdi..

DÖNEMLERİYLE TÜRK TİYATRO ELEŞTİRİSİ

- Tiyatro eleştirisinin Türkiye’de gelişimini nasıl özetleyebilirsiniz?

Kısaca bakıldığında; tarihsel gelişim içerisinde eleştiri de değişen toplum koşullarıyla birlikte değişiyor. Bunun yansımaları bizde de görülüyor. Türkiye’de tiyatro eleştirisinin içinden geçtiği dönemlere baktığınızda ilginç bir resim çıkıyor karşımıza.

Cumhuriyetin ilk yıllarından hatta öncesinden başlayarak “münekkit” üstüne yazılan yazılar, eleştirinin ve eleştirmenin işlevine dair sorgulamalar kimi zaman naif, kimi zaman da sert üsluplarıyla tiyatro dünyasının gündemini oluşturmuştur.

Muhsin Ertuğrul eleştirmenliğin bir sanat ve uzmanlık işi olduğunu sıklıkla savunan isimlerin başında yer alıyor. Tiyatromuzun gelişim sürecinde önerileriyle eleştirinin ve eleştirmenliğin önemini vurguluyor. Eleştirmenliğin gelişigüzel yapılacak bir iş olmadığını, sağlam bir altyapı gerektirdiğini savunuyor.

1 Mart 1930 tarihli “Darülbedayi” dergisindeki “İhtisas İşi” başlıklı yazısı dünden bugünlere uzanan, ders mahiyetinde ama o denli de sert bir yazıdır. Kalem sahiplerini uyarma amacını güder...

Aynı yıllarda, akademisyen Bedrettin Tuncel de, yine “Darülbedayi” dergisinde, “Tiyatro Münekkidi” yazısında eleştirmenliğin bir heves işi olmadığının altını çizer. Eğitimbilimci Ismayıl Hakkı Baltacıoğlu tiyatronun her şeyden önce kafa işi olduğunu vurgularken eleştiri kurumuna da ayrıca gönderme yapar.

SANAT ESTETİĞİNDEN TOPLUMSALLIĞA

Eleştirinin izlediği çizgiyi yıllara, dönemlere ayırarak incelemek eğitici olduğu kadar keyifli bir çalışma. Ki, tamamlamak üzere olduğum tiyatromuza yönelik araştırma kitabımda tam da bunu gerçekleştirmeye gayret ediyorum.

1950’lerde, 1960’larda basının sanat sayfalarına, eleştiri yazılarına geniş yer verdiğini biliyoruz. Bu sürecin başlarında eleştiri; tiyatronun işlevini toplumun sanat beğenisini yüceltmek olarak belirlemiş, sanat estetiğine öncelik tanımıştır.

1960’lı yılların ortalarından itibaren, 1970’li yıllarda eleştiri yeni bir boyut kazanarak tiyatronun toplumsal işlevi üstüne odaklanır. Çünkü, dünyayla birlikte bizde de tiyatronun toplumsal bir güç olarak misyonu net çizgilerle belirlenmiştir. ‘Nasıl bir tiyatro?’ tartışması o yılların gündemini oluşturmuştur.

ASKERİ DARBELER VE SANSÜR!

1980’lerden başlayarak günümüze uzanan süreçte Türkiye’de tiyatro eleştirisi aynı dinamiği ve renkleri taşımaz. Bunun nedenleri; askeri darbelerle, yasaklar ve giderek tırmanan baskılarla, sansür uygulamalarıyla, sosyal çalkantılarla, eğitim sistemindeki yozlaşmayla bağlantılıdır.

1980’lerde değişmeye başlayan toplumsal yapı, tırmanan tüketim ekonomisi, televizyon kültürü ve benzeri oluşumlar tiyatroyu olduğu kadar eleştiri kurumunu da etkilemiştir.

Bugün, bırakın tiyatro eleştirisini, kültür sanat olaylarına yeterince yer verildiğini söylemek zordur. Çok yönlü bir tartışma konusudur bu ama ben yine de karamsar değilim. Genç kuşaklar tiyatroyu olduğu gibi tiyatro eleştirisini de belki farklı mecralarda, farklı biçimlerde besleyecektir...

ÖZGÜRLÜKLER ANLAMINDA NOTU KIRIK BİR ÜLKEYİZ’

- Tiyatroda baskı ve sansür üstüne düşünceleriniz?

Türkiye özgürlükler anlamında notu kırık bir ülke. Düşünce özgürlüğünün engellenmeye çalışıldığı bir ülke. Maalesef, hemen her dönemde bunu yapabileceğini düşünmüştür iktidar odakları... Haldun Taner ustanın dediği gibi; kendilerince statükonun bekçiliğine soyunmuşlardır.

Sansürün amacı ulusal çıkarları kollamak olarak gösterilmişse de, temel güdü toplumları uykuya bırakmak ve suya sabuna dokunmayan oyunlarla onları oyalamaktır. Sansür, vizyonu dar yöneticilerle onlara ödün vermeyen sanatçılar arasında sürekli bir çatışma ortamı yaratmıştır. Kendilerini demokrasi olarak tanımlayan baskıcı iktidarlarda tiyatro ile sürekli bir çatışma söz konusudur. Bu, tiyatronun eleştirel yapısından kaynaklıdır.

ESMEKTE OLAN BİR ŞİDDET VE TERÖR RÜZGÂRIDIR’

Çağdaşlık düzeyini yakalayamamış toplumlarda siyaset - sanat ilişkisi incelendiğinde aralarındaki ters etkileşim kolayca görülür. Tiyatro dünyamız bu gerçeği kanıtlayan örneklerle doludur. Çok gerilere gitmeden şöyle bir düşünüyorum: Örneğin; neden Lale Oraloğlu Tiyatrosu’nda Aristophanes’in “Lysistarata” komedisinden bir uyarlama olan “Kadınlar I-Ih Derse” adlı oyun müstehcen bulunarak yasaklanır? Ya da neden Brecht’ın “Sezuan’ın İyi İnsanı” oynarken Tepebaşı Dram Tiyatrosu yobazların saldırısına uğrar ya da uğratılır?

Neden Ortaoyuncular Şan Tiyatrosu’nda “Muzır Müzikal”i oynarken bir gece ansızın o güzelim Şan yanıverir? Neden Haldun Taner’in “Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım” oyunu yasaklanır?

Neden siyasi iktidarla ters düşen bir sanatçının, sanatçıların devlet desteği kesilir? Neden iktidarın yanlış politikalarını eleştiren bir oyuncu çalışmakta olduğu ödenekli kurumdan istifaya zorlanır veya atılır?

Ve, neden Sivas’ta Madımak’ta yazarlar, şairler, oyuncular ateşe verilir? Neden adalet gerektiği gibi işlemez? Neden Gezi Parkı olaylarında onca genç canlara kıyılır? Ve onları öldürenler neden korunurlar, hesap vermezler?

ZAMANIN RUHU!

İnsanın içini acıtan olaylar bunlar... Esmekte olan, bir şiddet ve terör rüzgarıdır bu ülke üstünde..

Boris Groys “Terör Çağında Sanatın Kaderi” başlıklı yazısında sanat alanında yaşananların ve bunlara dair analizlerin zamanın ruhunu yansıttığından söz eder. Bu açıdan bakıldığında ülkemizde o kadar çok olumsuz örnek sıralamak mümkün ki, yukarıda kısaca değindiklerim bunlardan sadece birkaçı...

Sağlam bir toplumsal düzenin koşulu olan aydınlık ve laik eğitimden ekonomiye uzanan altyapıların geliştirilmediği toplumlarda baskı ve şiddetin tırmanması kaçınılmazdır.

ORTA KARAR’ SANAT VE CURCUNA!

- Bugün popülist tiyatrodan anlaşılan nedir?

Çok geniş açılımları olan bir tarif ‘popülist tiyatro.’ Belki ayrı bir tartışma konusu. Toplumun değişik kesimlerine sanatın ulaşabilmesi için de niteliksel özelliklerin önemi yadsınamaz.

Gordon Craig’in çok sevdiğim bir deyişi vardır. “Curcuna” der, “raslantılarla, onların bir araya gelmesiyle oluşturulur. Sanat eseri ise tasarlanarak, üzerinde çalışılarak yaratılır.”

Craig’e göre sanatta ‘orta karar’a yer yoktur. Ortaya konan eserin niteliği onun sanat yapıtı olup olmadığını belirleyecektir. Bu bağlamda, sanat nedir? Sanatçı kimdir? gibi kavramların çok iyi özümsenmesi ve yapılan her tür işte düzeyin kollanması lazım.

Biz çabuk gülen ve çabuk ağlayan bir toplumuz... Ne güzel söylemiş Ismayıl Hakkı Baltacıoğlu: “Sanat... herhangi bir ıstırap, şuursuz bir duygu gibi benliğimizin sadece heyecan ve ihtiras bölgelerini tutup fikir ve düşünce alemimizi alâkasız bırakamaz. Bilakis aradığı ve başardığı iş, zeka alemini meşgul etmektir...”

Dolayısıyla curcunadan kaçınmak her anlamda ve her tür tiyatro yaparken yararlı olacaktır toplumların beslenebilmesi için...

MEKÂN SORUNU HAD SAFHADA!’

- Günümüzde, İstanbul öncülüğündeki özel tiyatro hareketinin durumuna ve alternatif tiyatro mekânlarının artışı konusuna nasıl bakıyorsunuz?

Kent / sanat / kültürel kimlik teması üstüne yapılan ve belli başlı Avrupa kentlerini merkez alan bir araştırmada ilginç sonuçlar elde edilmişti 2000’lerin başlarında. Sanatsal anlamda olumlu patlamalar için en önemli görevin o kentte yaşayanlara düştüğü kaçınılmaz bir gerçek olarak vurgulanmıştı. Bu bağlamda; kültür ve sanat, zengin açılımlarıyla kentlerin belleğini oluşturuyordu kuşkusuz.

İstanbul da bu araştırmalara zemin olan Londra, Berlin ya da Amsterdam gibi bir dünya kenti, ama çok hoyrat muamele ettiğimiz muazzam bir kent. Böylesine yoğun ve düzensiz göç alan, yol geçen hanı, bir başka şehir var mıdır acaba dünya yüzünde?

Dolayısıyla, yıllardır yaşanan ekonomik çöküntüler, her anlamda çarpık yapılanmalar ona sanatsal anlamda da o büyüleyici gücünün bilincine varacağı fırsatı vermiyor sanki... Ama yine de umutsuzluğa kapılmamaktan yanayım. Çünkü bu sorunu aşma yolunda sanatsal anlamda önemli adımlar atıldığını gözlemliyorum. Yüzümü tiyatroya dönüyorum ve tutucu sanat politikalarına karşın, deneyimli grupların olduğu kadar genç toplulukların faaliyetleri tiyatroya, dansa yeni boyutlar kazandırıyor.

Mekân sorununun had safhada yaşandığı İstanbul’da alternatif mekânlar yaratılıyor. mekânlar paylaşılıyor ve perdeler açılıyor. Sanatçılar ve mekânlar arasındaki etkileşimlerle çalışmalar özgürleşiyor. Ödünsüz bir yaratım süreci sonunda ortaya çıkan yapımlar yeni açılımlara da yol gösteriyor. Bu hareketliliğin, bir yanda ödenekli tiyatroların sahne sayısının azalmakta olduğundan söz edilirken, diğer şehirlerimize de sıçrayacağına inanıyorum...

Dikmen Gürün’e Yazılar / Kolektif / Doğan Kitap / 590 s. / 2020.