İnsanız, haklıyız, haklarımızı kazanacağız

10 Aralık İnsan Hakları Haftası. Türkiye gibi hak ihlallerinin yoğunlukta olduğu, yaşam hakkına bile saygı duyulmayan bir ülkede “kutlama” yapmak mümkün değil tabii.

14 Aralık 2014 Pazar, 12:34
Abone Ol google-news

Yine de bütün bu olumsuzluklara rağmen, insan hakları mücadelesinin kazanımlarını da yadsımamak lazım. Yoksa, 12 Eylül darbesinin ardından tüm faşist uygulamalara rağmen bu mücadelenin ilk tohumlarını atan İnsan Hakları Derneği, Türkiye İnsan Hakları Vakfı ve Tutuklu Aileleri Yardımlaşma Derneği'nin hakkını yemiş oluruz. Insanların yüksek sesle konuşamadığı bir dönemde, insan haklarını bağıra çağıra dillendirmeyi başaran bu oluşumları hatırlayalım istedik. İHD ile TİHV'in kurucularından Akdın Birdal ve Nevzat Helvacı, İHD'nin kurucularından Şirin Tekeli, TAYAD'dan Mehmet Güvel ve Gülsen Kargın'la dünü ve bugünü konuştuk.



İNSANIZ, HAKLIYIZ, HAKLARIMIZI KAZANACAĞIZ!

Malum, 10 Aralık İnsan Hakları Haftası. Dolayısıyla “kutlama”lar başladı. İnsanların hatta çocukların hala sokakta infaz edilebildiği; suçluların serbest bırakıldığı; dergilerin, gazetelerin cezaevlerine sokulmadığı; işsizliğin had safhaya vardığı; iş cinayetlerinde yüzlerce insanın hayatını kaybettiği bir ülkede kutlama kelimesi biraz garip kaçıyor.

Ama yıllardır insan hakları mücadelesi veren kurumların kazanımlarını da unutmamak gerek. Biz de, bu yüzden, sayfalarımızı onlara ayırdık; 12 Eylül darbesinden sonra ilk kurulan dernek olan İnsan Hakları Derneği'nin (İHD), Türkiye İnsan Hakları Vakfı'nın (TİHV) ve darbe baskılarına rağmen çocukları için sokaktan ayaklarını hiç kesmeyen Tutuklu Aileleri Yardımlaşma Derneği'nin (TAYAD) birkaç kurucusuyla dünü ve bugünü konuştuk.

İNSAN HAKLARI MI DEDİNİZ? YA İŞSİZLİK, İŞ CİNAYETLERİ, YOKSULLUK...

AKIN BİRDAL (İHD- TİHV KURUCUSU)

- En ufak itirazın dile getirilemediği bir dönemde, insan haklarını savunmak için bir dernek kurma fikri nasıl gelişti?

İHD, 1986'da 98 kişi tarafından kuruldu. İHD'yi gerekli kılan, 12 Eylül askeri darbesinin sonuçlarıdır. Başta yaşam hakkı olmak üzere, temel hak ve özgürlüklerin yok edilmesidir. 12 Eylül'le Türkiye yarı açık cezaevine dönüştürüldü. 650 bin kişi gözaltına alındı. İşkenceden geçirildi. 51 kişi idam edildi. Çok sayıda kayıplar oldu. Partiler, sendikalar, meslek odaları, dernekler kapatıldı. Kitaplar yakıldı. 1983'te Aziz Nesin'in “Aydınlar Dilekçesi”yle cuntaya ilk başkaldırı gerçekleşti. Onu, “Ekmek ve Hak Dilekçesi”; iktidar tarafından “solcular şirketleşiyor” şeklinde sunulan, bilim ve kültür çalışmaları yapan “Ekin Bilar A.Ş.” takip etti. Tam da o günlerde siyasi tutukluların yakınları, anneler başta olmak üzere, cezaevi önlerinde isyan başlattılar. Onların arayışıyla bizim “Ne yapmalı” sorumuzun karşılığı kesişti ve İHD kuruldu.

- Siz neden yer aldınız bu oluşumda?

Ben de 1980 darbe mağdurlarındanım. 59 ilde birliği olan, kır yoksullarının, ekonomik, demokratik mücadele örgütü Köy-Koop'un yöneticisiydim. Darbeyle sekiz yönetici Mamak Askeri Cezaevi'ne atıldık. Yıllarca emek vererek kurduğumuz örgütümüz gaspedildi. Bu hakların yeniden kazanımı için girdim bu mücadeleye. Ayrıca demokratikleşme, özgürlük istemek için aydın, insan olmak yeterli.

- Ancak bunun için pek çok bedel ödemeyi göze almak gerekiyor...

Ne yazık ki... Bizim 17 arkadaşımız katledildi, yöneticilerimiz, şube başkanlarımız ve üyelerimiz gözaltına alındı, işkence gördü. Cezavine tıkıldı. Çoğu arkadaşımız yurtdışına çıkmak zorunda kaldı. Bir çok arkadaşımız bu işle uğraşmaktan kendi yaşamından yoksun kaldı. İHD'nin 1992'ye kadar genel sekreteri, 92'den 99'a kadar da genel başkanıydım. Biz, insan haklarına evrensel baktık, ama coğrafyada ezilenlerden, ötekileştirenlerden, dışlananlardan, emekçilerden yana önceliklerimiz oldu. Bunun başında tabii Kürt sorunu geldi. Çünkü onun çözümsüzlüğü kişisel, siyasal, ekonomik, kültürel hak ihlallerine neden oldu. Kürt halkı ve başka halkların reddi, inkarı üzerine kurulmuş bir ideoloji vardı ve bu İttihak Terakki'den günümüze gelen bir ideoloji. Bu savaş geride 17 bin faili belli cinayet, 40 binden fazla gencin cenazesini bıraktı. Binlercesi engelli kaldı. 40 milyar dolardan fazla ekonomik zarar oldu.

- Ülkenin 28 yıllık insanlık suçlarına şahitlik etmiş biri olarak, bu süreçte sizi en etkileyenler ne oldu?

Öyle çok ki... Özellikle 1992 Cizre Newroz'u beni çok etkilemiştir. Bir gün önce Başbakan Süleyman Demirel herkesin yerel giyisileriyle Newroz'u kutlayabileceğini söylemişken, bir gün sonrasında kadınlara, çocuklara ateş yağdırıldı. Bu olmadan 15-20 dakika önce 4-5 arkadaşımızla kaymakam, savcı ve emniyet müdürüyle görüştük. Kendilerine Başbakanın sözünü hatırlattığımda bana, “Bizim elimizde değil, yukardan gelen emir” dedi. O Newroz'da 90'dan fazla insan öldürüldü. Biz de ateş altında kaldık. Otel odamız kurşunlandı. Yaralı ve ölüleri tespit etmek için hastaneye gittik, çıkışta yine ateş açıldı, yere kapaklanmasak hedef olacaktık. Ertesi gün Bakanlar Kurulu'nun bilgisi dahilinde Cizre'den Diyarbakır'a giderken Nusaybin kavşağında saldırıya uğradık... Bir de öldürülen DEP milletvekili Mehmet Sincar'ın cenazesini kaldırmaya izin vermeyişleri var. Düşünebiliyor musunuz halkın temsilcisi seçilmiş, cenazesi kaldırılamıyor. Ertesi gün Mardin Kızıltepe'ye taziyeye gittiğimizde çevremizi Kurt başlı tabanca kabzalı özel tim, JİTEM kuşatmıştı. Bunları gördük. Insanlığa karşı işlenmiş suçlar, soykırım ve savaş suçlarında zaman aşımı olamaz.  

- İHD'nin en önemli kazanımı ne oldu?

Ülkede insan hakları bilinci, kültürü, belleği oluşturması. Ancak dönüp 28 yıla baktığımızda temel hak ve özgürlüklerin hala anayasal ve yasal güvence altına alınmamasından büyük üzüntü duyuyoruz. Ne yazık ki, soğuk savaş sonrası küresel bir saldırı altına girdi insan hakları. Bu Türkiye'de daha ağır yaşanıyor. İnsan hakları bir bütündür. Seçme seçilme hakkı nasıl gasp ediliyorsa, toplumun işsizliğe, yoksulluğa, açlığa bırakılması da o denli ağır ihlaldir. DİSK'in son araştırmasına göre, 5 milyon 580 bin işsiz var. Ancak bütçenin yüzde 12'si güvenliğe ayrıldı. Bedelli askerlikten elde edilecek gelirin de yine savunmaya ayrılması kararlaştırıldı. Tamam, idam cezası durduruldu, ama yaşam hakkına saygıyı getirmedi bu. İş cinayetlerinde 11 ayda 1723 emekçi yaşamını yitirdi. On ayda 243 kadın öldürüldü. Kışlalarda Kürt, Ermeni ve Alevi kimliğinde çocukların öldürüldüğüne dair çok ciddi idialar var, 1069 “intihar” olmuş. 2013'te, 3685 kişi trafik kazasında ölmüş, 274 bin 823 kişi de yaralanmış. Her ay cezaevinden bir cenaze çıkıyor. 228'i ağır, 578 tutuklu vardı üç ay önce, şimdi sayı 619'a çıktı. Çünkü hastaları iyileştirici hiçbir önlem alınmıyor. Roboski, Gezi, bunlar hep devlet eliyle işlenmiş cinayetlerdir. Bugün Eskişehir'de, öldürülen Şerzan Kurt'un duruşması vardı ve öldüren polisin tutuklanması reddedildi. Pınar Selek yine yargılanıyor ve savcı yine müebbet istedi. Dört yılda 150 yayın yasağı getirildi. Erdoğan, “Üstünlerin hukuku değil, hukukun üstünlüğü olacak” diye diye geldi, ama hukuk aranır oldu. Terörle Mücadele Yasası, Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu'nun kaldırılması gerekirken “iç güvenlik paketi”yle polis devletine gidiyorlar. Düşünün şu an biz makul şüpheliyiz, çünkü devletin uygulamalarına karşı konuşuyoruz. Yasanın tamamı çıkmadan Birleşik 12 Haziran Hareketi'nin afişleri Denizli'de toplatıldı. Erzurum'da da savcı taşı silah olarak yorumladı ve 105 yıl hapis cezası talep etti. Şimdi böyle bir memlekette insan hakları üzerine ne konuşabiliriz ki? AİHM'deki mahkumiyetler sıralamasında yıllarca Türkiye birinci sıradaydı, sonra Rusya aldı birinciliği, ama iç güvenlik paketinin getirdiği hukuksuzluklarla yine Türkiye öne geçecektir. Bu paket iptal edilmeli. Daha önce iktidarlar muhalefeti itici güç olarak görürlerdi. Şimdi muhalefet ne derse vatana ihanet diye adlandırıyor. 2015, 1915 Ermeni Soykırımı'nın yüzüncü yılı, bu Türkiye'nin tarihiyle, bu coğrafyada yaşayan farklı kimlik ve kültürlerle yüzleşmesi için bence bir fırsat.


FAŞİZME TAVIR ALMAK AYDINLAR İÇİN BİR GÖREVDİR

NEVZAT HELVACI (İHD-TİHV KURUCUSU)

12 Eylül 1980'de faşist bir askeri darbeyle, eksikliklerine karşın var olan demokratik yaşama son verildi. Bu dönemde yüzbinlerce insan işkenceden geçirildi, yüzlercesi işkence altında can verdi, çok sayıda insan yargısız infazlarla öldürüldü, kimileri gözetim altında kaybedildi. Elli insan cezaevi avlularında ipe çekildi. Olağanüstü dönemlerde bu konuların üzerine gitmek, gidenler açısından oldukça tehlikeli bir iştir. Ama topluma karşı sorumluluk taşıdığını düşünen aydınlar için, sorunların üstüne gitmek ve faşizme karşı tavır almak ertelenemez bir görev. O tarihlerde bir grup aydın, bu görevi örgütlü biçimde yürütme düşünce ve kararıyla bir araya geldi ve İHD'yi kurdu. Ben de onlar arasında yer aldım. Tutuklu ve hükümlü yakınlarının da etkin katılımıyla dernek 17 Temmuz 1986'da kuruldu. Genel başkanlık görevi bana verildi, 1992'ye kadar sürdürdüm. Bu dönemde TİHV'in kuruluşunu da gerçekleştirdik. Daha sonra insan hakları eğitimini amaçlayan Türkiye İnsan Hakları Kurumu’nun kuruluşuna da katıldım ve bir süre başkanlık yaptım. Devleti yönetenler, insan hakları ihlallerinin gündeme getirilmesinden hoşlanmıyorlar, özellikle olağanüstü dönemlerde aykırı gördükleri sesleri susturmak için türlü baskılara başvuruyorlar. Bizler de sözlü ve yazılı tehditler aldık, polis tarafından izlendik, etkinliklerimiz kameralara alındı, yargılandık. Kamuoyuna sunduğumuz raporlardan ötürü, “devletin itibarını zedelemek” gibi suçlamalarla karşı karşıya kaldık. Yoğun ihlallerin yaşandığı bir dönemde görev yaptık. Gördüklerimiz, duyduklarımız ve izlediklerimizden etkilenmemek olası değil. İşkence gören çok sayıda insanla görüştüm, korkunç öyküler dinledim. 1991'de Cizre’nin Yeşilyurt Köyü'nde bir binbaşı, köylülerden kimisine insan pisliği yedirmişti. Olay yerine gittik, onları dinledik. Anlattıkları insanlık için yüz karasıydı. Aynı yıl Saddam, Kürt bölgesine saldırdı ve binlerce kişi sınırı aşarak  Uludere’nin Işıkveren Köyü'ndeki dağ yamaçlarına sığındı. Olaydan bir hafta sonra o bölgeye gittik. Ayakkabısı, giysisi olmayan, yiyecek sıkıntısı çeken,yağmurlu zamanlarda ağaç duldasından başka barınacak yer bulamayan insanların yaşam savaşını izlemekten etkilenmemek olası mı?

Dile getirdiğimiz kimi isteklerimiz gerçekleşti. Neler mi? Mesela; ölüm cezasının kaldırılması ve genel af yasası çıkarılması; Kuruluşumuzdan hemen sonra bu konuda bir imza kampanyası başlattık. Rekor sayıda imza listesini TBMM’ne sunduk. “Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi”nin, “Ekonomik, Toplumsal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi”nin, işkenceyi önlemek için BM ve Avrupa Konseyi’nce kabul edilen sözleşmelerin, Çocuk Hakları Sözleşmesi'nin imzalanıp onaylanması. Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'na bireysel başvuru hakkının ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin zorunlu yargılama yetkisinin tanınması. Sıkıyönetim Komutanları'nın 1402 sayılı yasa uyarınca görevlerine son verilen personelin görevlerine döndürülmesi ve zararlarının karşılanması... Tabi, bunlar sadece biz istedik diye gerçekleştirilmedi. Asıl neden Türkiye’nin Avrupa Birliğine girmek üzere başvuruda bulunmasıdır. Bizim çabamız bu konularda kamuoyu oluşmasına katkıda bulunmaktan ibaret. Elbette bunların kabul edilmesi önemli. Ancak asıl önemli olan bunların, amacına uygun biçimde yaşama geçirilmesi. Türkiye’nin bu konudaki karnesi kırık. Ne yazık ki bugün ülkede yaşanan insan hakları sorunları, işkence olaylarında olduğu gibi biraz biçim değiştirerek ve yenileri eklenerek tüm ağırlığıyla sürüyor.   
        
HAPİSTEN ÇIKARILAN AYDINLAR OLDU

ŞİRİN TEKELİ (İHD KURUCUSU)

Türkiye’de insan hakları, Avrupa Konseyi üyeliğimize rağmen 1950’lerde, 1960’larda, 1970’lerde... daima ayaklar altına alındı; ancak 12 Eylül darbesiyle her şey çığrından çıktı. 12 Eylül darbesinin ve sıkıyönetiminin en ağır günlerinde, Aziz Nesin’in önayak olmasıyla bir “Aydınlar Dilekçesi” kaleme alındı. Ben de imzalayanlardanım. Hepimiz hakkında dava açıldı. Ama asıl hedef Aziz Nesin ve dilekçeyi yazan kalemlerdi. Bu olay üzerine İHD'yi kurmak kaçınılmaz oldu. Yanılmıyorsam, daha dava bitmemişken bu dernek kuruldu. Ben o sırada üniversiteden YÖK nedeniyle istifa etmiştim. İHD'de kurucu olarak yer aldım. Ama benim o sıralarda, kuşkusuz insan hakları bağlamına giren ama klasik dernek çalışmalarında kendine yer bulamayan ve farklı faaliyetler gerektiren bir başka tutkum vardı. 1981’den itibaren yeni feminist hareket bu topraklara erişmiş ve genç kadınlar arasında büyük heyecan yaratmıştı. Ben ve yakın arkadaşlarım, zamanımızı daha çok bu faaliyetlere ayırıyorduk. İHD klasik, bildik bir dernekti. Hiyerarşi kuralları geçerliydi. Oysa biz feminizmle, hiyerarşileri kıran yöntemler geliştirmiştik. Dolayısıyla ben yavaş yavaş İHD’den uzaklaştım. İmza vermek gibi faaliyetlerin ötesinde pek faal olmadım. Ancak, 1980’lerin ortalarında kurulup hala varlığını sürdüren İHD saygı duyulacak kuruluşlardandır. Bence, derneğin önemli başarılarından biri, 12 Eylül'de tutuklanan İstanbul barosu başkanı Orhan Adli Apaydın ve kardeşi Burhan Apaydın'ın beraat etmesini sağlamaktı. 1980’ler askeri yönetimine karşı ilk defa canlanan sivil toplum kuruluşlarının kazanımlarıyla belli bir yol alındı. Derneğin çabalarıyla hapisten çıkan aydınlar oldu. Ama gazeteciler üzerindeki baskı halen devam ediyor. Bana kalırsa Aleviler de İHD tarafından hakları savunulması gereken önemli bir azınlık.


TAYAD: EVLATLARIMIZIN SESİ OLDUK, OLACAĞIZ...

Mehmet Güvel: Tutuklu Aileleri Yardımlaşma Derneği (TAYAD) resmi olarak Eylül 1986'da kuruldu ama, faaliyetlerimiz 12 Eylül faşist cuntasından sonra ailelerin evlatlarını aramak için sokağa çıkmasıyla başladı. İlk eylemimiz işkenceyi dile getirmek için 82'de Taksim Meydanı'ndaki heykele çelenk bırakmaktı. Şimdi basit gibi görünüyor ama sıkıyönetim de yaptık bunu. 15 kişiydik, hepimiz dövülerek gözaltına alındık. 84'te tek tip elbise uygulaması getirilince, uzun süre cezaevlerinde don-atlet gezildi soğuğa rağmen. Mahkemelere elbisesiz çıkıldı. Tektipe karşı ölüm oruçları başladı.

Dört evladımız öldü. Bizi en iyi, “Önce evlatlarımızı, sonra düşüncelerini sahiplendik” sloganı anlatıyor aslında, çünkü TAYAD'da öyle anneler vardı ki, bakkala ekmek almaya gidemezdi, ama çocuklarının peşine düştükçe politikleştiler, hapishanelere gide gele, çocuklarının mücadelelerini öğrendiler. Onların sesini dışarıya duyurmaya, işkenceleri deşifre etmeye başladılar. Sonra tek tek mücadelenin yetmeyeceğini anlayınca örgütlenmeye karar verdik.

Gülsen Kargın: Ben de oğlumun tutuklanmasıyla TAYAD'la tanıştım. Sivas'ta yaşıyordum. Oğlum tutuklanınca Bayrampaşa Cezaevi'ni tanıdım. Oradaki evlatlarımızı gördüm. Evde oturan, sadece komşularıyla konuşan biriydim. Oğlumu yaşatabilmek için İstanbul'a taşındım. Ailelerin ilişkisini, TAYAD'ın mücadelesini gördükçe başka şeyler anladım. Hepimizin acısı, gözyaşları birdi. Bayrampaşa'dan çıktığımızda birlikte gözaltına alınıyorduk, evlatlarımızı ziyarete gittik diye.

M. Güvel: TAYAD'daki 28 yılımın 17'sini cezaevlerinde geçirdim. Tutuklandım, işkenceler gördüm; falaka, askı, elektrik... ancak onların etkisi fizikiydi, geçiyordu; tecritin etkisi kalıcı hasarlara yol açıyor. 96'da Eskişehir hücre tipi cezaevini açıp 15-20 arkadaşımızı koyduklarında önüne ancak ölüm orucuyla geçebileceğimizi düşündük. Ben de katıldım ölüm oruçlarına. 12 evladımız hayatını kaybetti. Ancak mücadele kararlı, kamuoyunda ilgi de yoğun olunca uygulamadan vazgeçildi. 2000'de tekrar F Tiplerini getirmeye çalıştılar. Daha önceki kamuoyu oluşmasın diye sansür uygulandı. 122 evladımız ölüm orucunda öldü. Dışarıdaki ölüm oruçlarında TAYAD'lı üç anamız da evlatları için öldü; Şenay Hanoğlu, Gülsüman Dönmez ve Hülya Şimşek...

19 Aralık 2000'de ben altı kadının diri diri yakıldığı, 12 kişinin kurşunlarla, bombalarla katledildiği Bayrampaşa Cezaevi'ndeydim. Şans eseri sağ çıkabildim. Bu, sadece hapishaneleri değil, “Sonunuz bu olur” mesajını vererek dışarıdaki halkı da teslim almak için yapılan bir saldırıydı. Ancak bizi hiçbir zaman teslim alamadılar... Ölüm oruçlarına yönelik büyük bir sansür olunca biz de tecriti anlatabilmek için Abdi İpekçi'de çadır kurmak istedik. Saldırıya uğradık, gözaltına alındık, mahkemeden bırakılınca yine gittik parka. Soğuk-sıcak demeden üç yıl oturduk orada, tecridi anlattık.

Bir gece kaldığımız evin kapıları kırıldı, dışarıda ağır silahlı polisler evin etrafını sarmış, bizi şubeye götürdüler. Suçumuz, “Yasadışı DHKP-C'nin eylemi 'Hapishanelerde 107 insan öldü, duydunuz mu' kampanyasını yapmak”mış. Savcı, “Mehmet Güvel, Ankara'ya DHKP-C'yi toplamaya geldi” diye mütaala verdi. “O kampanya TAYAD'ın. Ayrıca ben 96 ölüm orucundan dolayı Wernicke Korsakoff oldum, yüzde 80 iş göremez raporum var. Bunları asmaya gücüm yok. Ben kendimi toparlayamıyorum, örgütü nasıl toparlayayım” desem de, sekiz ay Sincan'da yattım.

G. Kargın: Ben de hiç unutmuyorum; Ankara'ya gitmek için Kadıköy'den yola çıkacağımız bir akşam polisler saldırdı. Yaralı halde, kafa göz dağılmışken yolumuza devam ettik. Ankara gişelerinde de önümüzü kestiler. Saçlarımızdan tutarak yerlerde sürüklediler bizi, ancak evlatlarımızın sesi, soluğu olacağız diye yola devam ettik. Bu kararlılıkla oralara kadar gidebildik, gidiyoruz. Çünkü biz anneyiz! Yüreğimiz yanıyor. Evlatlarımız içeride zulüm görürken onların sesi, soluğu, ayağı olmaya devam edeceğiz. TAYAD'ın mücadelesini size ben nasıl anlatayım? Evlatlarımıza yaptıkları işkenceyi kimse duymasın istiyorlardı, sessiz ölüm istiyorlardı. Diri diri evlatlarımızı yaktıkları, demirin bile içeride eridiği 19 Aralık Katliamı'nın yıldönümü de yaklaşıyor. Ölüm oruçlarında 122 evladımızın tabutlarını bizler taşıdık. Ama bizi hiç yıldıramadılar. Oğlum ömür boyu ceza aldı, yurtdışında. Ben şimdi arkadaşının görüşüne Tekirdağ Cezaevi'ne gidiyorum. Çok hasta arkadaşı. Oraya girenin sağlam çıkması mümkün değil. Gün be gün öldürüyorlar insanları. Hücre hücre zehirliyorlar. Tedavileri yapılmıyor. Doktora götümüyorlar. Ilaç vermiyorlar. O yüzden de TAYAD'ın mücadelesi devam ediyor. Nefesimiz yettiği sürece de edecek.

M. Güvel: TAYAD başta tutsakların sorunları için kuruldu ancak ülkedeki tüm antidemokratik uygulamalara karşı tavrımızı koyuyoruz. Emperyalizmin uyguladığı politikalara karşı işgaller yaptık. Iki TAYAD üyesi Irak'a canlı kalkan olarak gitti. Avrupa'nın pek çok yerinde TAYAD'la dayanışma komiteleri kuruldu. Sesimizi oralarda duyuruyorlar.

Ne yazık ki iktidarlar insan hakları noktasında gittikçe daha geriye düşüyor. Bunları zevk olsun diye yapmıyorlar. Yönetemiyorlar, çünkü bir ülkeyi yönetebilmek için insanların barınma, yemek, en önemlisi adalet sorunları çözülmeli. Ancak yöneticiler emperyalizme bağımlı, dolayısıyla sömürülerinin devam edebilmesi için baskı, şiddet uyguluyorlar. Zaten 21. yüzyılın devrimler çağı olduğu biliniyor. Bu baskıların artması da korkudan. Ancak bütün saldırılara rağmen hiç geri adım atmayacağız. Demokratik kitle örgütleriyle birlikte hareket ederek mücadele etmeye devam edeceğiz.