Kapat
A+ A-

#unutMADIMAKlımda

Zeynep Altıok ve Eren Aysan’ın yazdığı kitap ortak acıların izlerini taşıyor .
Yayınlanma tarihi: 19 Ocak 2019 Cumartesi, 11:33

[Haber görseli]

Sivas katliamında babalarını yitiren iki isim, şair Behçet Aysan’ın kızı Eren Aysan ve şair Metin Altıok’un kızı Zeynep Altıok, katliamın 25. yılı nedeniyle bir araya gelip, #unutMADIMAKlımda/25 Yıllık Ağıt başlıklı bir kitap yayımladılar. Daha önce Sivas’a dair Aysan ‘Bir Eflatun Ölüm’ kitabıyla, Altıok ise ‘Gölgesi Yıldız Dolu’ adlı kitabıyla ‘sessiz çığlık’ göndermişti topluma. Kitap, Sivas katliamı sırasında yaşananların, o ortak acının izlerini de taşırken, iki şairin ‘yaşamlarından kesitlerle’ edebiyat dünyasına yolculuğa da çıkarıyor. Katliamda yaşamını yitiren Nesimi Çimen’in oğlu Mazlum Çimen’den şair Ahmet Telli’ye, 1999 yılında yine bir katliam sonucu yitirdiğimiz Ahmet Taner Kışlalı’nın kızı Dolunay Kışlalı’dan Şükrü Erbaş’a, Cumhuriyet Vakfı Genel Sekreteri ve yazarımız Işık Kansu’dan, yazarımız Zeynep Oral’a değin pek çok yazar, şair ve karikatüristin satırlarını taşıyor her bir sayfa. İki isimse, Eren ve Zeynep, bugün, yaşanan acıların üzerine, benzer şekilde yakınlarını kaybeden ailelere tutunup acıları paylaşarak ve “acıları sanatla yoğurarak” yol yürüyorlar. Onların toplumdan ve devletten beklediği tek şey ise “adalet.” Adalet sağlanıncaya dek, mücadeleye devam edecekler.
Aysan ve Altıok ile yazınsal alanda da onları bir araya getiren #unutMADIMAKlımda/25 Yıllık Ağıt’ı ve Sivas’ı konuştuk...

Pek çok kaleme başvurduk

Kitabın adı etkileyici... Yitirdiğimiz insanların yarattığı boşluk hâlâ çok derin...

Eren Aysan: Katliamın üzerinden çeyrek asır geçti. O gün yeni doğan çocuklar, bugün artık hayatın içinde birer birey. Kitabı hazırlarken esas muradımız bu süreçte ne olup bittiğini gözler önüne sermekti. Ülkede birtakım şeyler değişti mi değişmedi mi? 25 yıl sonra aydınlar o güne nasıl bakıyorlar? Burada iki şey çok önemli. Birincisi, olaylar ‘olgu’ olarak ele alındığı sürece, yaşanan acılar kenarda kalıyor. Sadece rakamlarla anılıyor bazı şeyler, “2 Temmuz 1993 günü, Sivas’ta, 33 kişi hayatını kaybetti” diye... Bu kitapta, orada öldürülenlerin yaşamlarını ve insan yanlarını anlatmaya çalıştık. İkincisi de 25 yıl aradan sonra, Sivas katliamını ‘gerici’ bir kalkışma olarak düşünürsek, toplum o günden bugüne nasıl muhafazakârlaştı? Bu noktada, sosyologlara, iktisatçılara ve pek çok kaleme başvurduk.

Zeynep Altıok: #unutMADIMAKlımda ismini, sosyal medyada, duyarlı bir kesimin yürüttüğü paylaşımı kullanmak adına seçtik. Bu adın, hem toplumsal hafızayı diri tutmak, hem de yaşananların farkındalığını taşımayan genç kitle için dikkat çekici olacağını düşündük. Her şeyden önce bu kitabı, tarihe bir not düşmek için çıkardık. Sivas’ta, ‘Aydınlanma Devrimi’ni, aydınları, cumhuriyeti ateşe veren karanlığın ‘hafızasızlaştırdığı’ toplumda, farkındalığı yaratmak için... #unutMADIMAKlımda’nın iyi bir birleştirici olduğuna kanaat getirdik.

O günden bu güne neler değişti, neler değişmedi..?
Z.A.: O günden bu güne rejim değişti... Eren ile ben, babalarımızı böyle bir saldırıyla kaybetmeseydik de Türkiye’deki bu dönüşümün farkında olup, o babaların yetiştirdiği aydın insanlar olarak, bir mücadele yürütürdük. 25 yıldan bu yana “rejimi değiştirmek ve bugünü örmek için” sistemli ve planlı bir şekilde, tek tek atılan adımların en simgesel, en çarpıcı vakalarından biridir Sivas katliamı. Milletvekilliği yaptığım süreçte, bu bağı daha görünür kılmak istedim. 25 yıl öncesinden bu yana örgütlü ve planlı bir ‘irtica’ söz konusu. Maraş, Çorum gibi acılar başta Alevi toplumuna ve aydınlanmaya yönelikti. Bizler, bunun açığa çıkmasını istiyoruz.
E.A.: 1993 yılında bambaşka bir ortam vardı. Daha liberal bir yapı hakimdi. Gün be gün değişikliğe uğrayan yepyeni bir düzen, muhafazakâr bir yapı inşa edildi.

Kitapta sizi en etkileyen yazı hangisi?
E.A.: Kitapta, ‘aydınlanmacı bakışı’ oluşturan birtakım yazılar yer alıyor. Aydınlanmacı bakıştan kastım, günümüzde her anlamda tökezlettirilen, kültür, eğitim, sanat, hemen hemen hepsinin içinde bulunduğu bir yapının karanlığa doğru itilmesi... 1990’lı yıllar açısından bakıldığında Sivas katliamı tek değil. Metin Göktepe’den Uğur Mumcu’ya, Onat Kutlar’dan Muammer Aksoy’a kadar uzanan geniş bir zincir çıkıyor karşımıza.
Z.A.: Her yazarla kişisel dostluklarımız var. Babalarımızın arkadaşları, çocukluğumuzu bilen, ‘babasızlığı’ hissetmememiz için el uzatanların satırları var bu kitapta. Her birinin yazısı bizim için ayrı bir duygu ama bizim için en anlamlı yazılardan bir tanesi Mazlum Çimen’in yazısı. Aynı kaderi paylaşan Nesimi Çimen’in oğlu, bizim can kardeşimiz...

‘Bireysel çaba işe yaramıyor’

Türkiye olarak biz, 1990’lı yılların sürecinden sonra yaralarımızı sarabildik mi?
E.A.: Sivas katliamı olduğunda ben 16 yaşındaydım. Çocukluktan ergenliğe adım atıyordum. Kendi içimde çözemediğim sorularla baş başa kaldım. Ama bu acıyı bir bilince dönüştürmeyi başaran çocuklar olduğumuzu düşünüyorum Zeynep’le. Sonrasında biz, diğer siyasi cinayetlerde yaşamını yitiren ailelerle bir araya gelip, Toplumsal Bellek Platformu çatısı altında birleştiğimizde, ortak yaralarımız olduğunu gördük. Hatta öyle acılar yaşayan insanlar gördüm ki benim acımın hiçbir anlama gelmediğini fark ettim.

Bu ülkede aydın olmanın sorumluluğunu yerine getirmek demek, aynı zamanda bedel ödemeyi de kabul etmek demek. Bu insanlar, aydın olmanın bedelini ‘ölerek’ ödediler. En büyük ceza da bu... Onların çocukları da kendi yakınlarını elverdiğince hatırlatmak adına birtakım çabalara giriştiler. Ancak bireysel çabaların bir süre sonra çok bir işe yaramadığını gördük. Toplumsal Bellek Platformu olarak, çok önemli iki şeye imza attık. Bunlardan biri siyasi cinayetlerde ‘zamanaşımı’nın ortadan kaldırılması için Meclis’e yapmış olduğumuz ziyaret. İkincisi ise Meclis Araştırma Komisyonu’na işlerlik kazandırılmasını talep etmiş olmamız. Ayrıca komisyon çok kısa bir süre çalışıyor. 2 ay... Diğer taraftan bakıldığında da kimi dosyaların çözülmesi için büyük adımlar atıyor. Uğur Mumcu dosyasındaki ‘Umut Operasyonu’ gibi...

Z.A.: Cumartesi Anneleri’nden Cemil Kırbayır cinayetine ilişkin bulgular gibi...
‘Kalsın benim davam, divana kalsın...’
Z.A.: Ölümle ilk tanışmam, henüz 8 yaşındayken akademisyen, çevirmen ve yazar Bedrettin Cömert’in öldürülmesiyle olmuştu. Annemin en yakın arkadaşlarından biriydi. Katıldığım ilk kitlesel cenaze töreni ise Ruhi Su’nun cenazesiydi. Su, genç Fisun Akatlı ve Metin Altıok’un üzerinde çok emeği olankişisel gelişiminde etkileri bulunan isimlerden biriydi. O da bir ‘cinayetle’ aramızdan alınmasa da aynı zihniyetin kıstırdığı, aydınlarımızdandı. Sonrasında katıldığım cenaze de kendi babamın cenazesiydi. Ruhi ağabeyinki gibi geniş kalabalıkların katıldığı bir cenaze... ‘Kalsın benim davam, divana kalsın’ diye, önden, kortejin başını çeken otobüsün üzerinden, Ruhi ağabeyin sesi eşliğinde yürüdüğümüz bir cenazeydi. Eren’in dediği gibi, bu ülkenin bütün öldürülmüş aydınlarının evlatları olarak, bir dayanışma gösterdik. Psikolojik tedavimi de ben, burada, böyle bir birlikte buldum.
E.A.: 2 Temmuz’dan 6 ay önce, Uğur Mumcu’nun cenazesi vardı. Benim için de o döneme kadar en acı duyduğum cenaze töreniydi. Babamın muayenehanesi İnkılap Sokak’ta Cumhuriyet gazetesinin Ankara bürosuyla yan yanaydı. Muayenehanenin tutulmasına Uğur Mumcu aracılık etmişti. 6 ay sonrasında ise ben de kendi babamın cenazesinin benzer şekilde bir kortej eşliğinde götürülüşünü izledim...

‘O görüntüler artık sansürlü’
Z.A.: Sivas katliamının görüntüleri günlerce televizyonlardan izlendi. Ancak ne yazık ki sonrasında o görüntüler, ‘Metin Altıok Orator-yosu’da ‘sansüre’ neden oldu. Aslına bakarsanız, o günlerde televizyonlardan bunu izleyebiliyorduk. Şimdi ise bir şey yapmak ‘suç’ oluyor. Meclis’te bulunduğum süre içinde, ‘sansür’ü sorduğumda, “Kişisel olduğu gerekçesiyle” önergelerimi iade etti Meclis Başkanlığı.

Bazı yaralar kapanmaz

Bu kitabın ‘toplumsal iyileşmenin’ sağlanabilmesi için bir yapı taşı olduğunu düşünüyor musunuz?
E.A.: Bireysel acıların geçmesine imkân yok ama toplumsal yaraların geçmesi için hâlâ bir olanağımız var. Hâlâ devletin kendi içindeki odakları ayrıştırabilmesi için bir zaman olabilir. Şu anda var olan durum buna el vermiyor. Acaba bu cinayetlerin çözülmesi gerçekten isteniyor mu? İstense buna dair bir atılım olur. Farklı bir noktadan bakarsak da orada yaşamını yitiren iki edebiyatçının, iki şairin, kızlarıyız. Katliamın dışında da vurgulamak istediklerimiz, söyleyecek sözlerimiz var. Babalarımız böyle bir cinayete kurban gitmeselerdi de edebiyatta yeri olacak isimlerdi kuşkusuz. Sabahattin Ali’nin kızı Filiz Ali de söyler; “Babam bir siyasi cinayet sonucu öldürülmeseydi de bugün anmaya değer bir yazardı” diye... Altan Öymen de o dönem, hiç unutmuyorum Hürriyet gazetesinde bir yazı kaleme almış ve “Bu kadar isim, böyle bir gerici kalkışma sonucu öldürülmeyip, bir trafik kazasında da kurban gitseydi, o gün de Türkiye için bir yas günü olurdu” demişti. Çünkü bir orada öldürülenlerin niteliğine de bakmak gerekiyor.

Z.A.: Bu acıların bir köşe taşı olduğunu bilmemiz lazım. Yüzleşmenin olduğu toplumlarda iyileşmeler yaşanır. Toplumsal bir iyilik süreci için en azından bu adaletsizliklerden çıkabilmemiz lazım. Kitabın bir başka özelliği de var. Tarihsel ve siyasal bir kitap olmaktan öte, edebiyat özelinde babalarımızı tanıtan, onların yaşamına ışık tutan, onları erişir kılan da bir kitap aslında bu kitap. Ayrıca duygusal yolculuğa çıkaran bir kitap. Kitapta karikatürlere de yer verdik. Bir başka sanat dalına da kucak açtık.

Sanatçıyı savunduk

Acının sanatla yoğrulduğu bir kitap özünde...
E.A.: Acıyı sağaltan, acıdan kurtaran sanat oldu özünde. Zeynep, yaşam yolculuğunda siyasetle buluşup, sanatı kucakladı. Bense, özyaşamımı sanata verdim, siyasetle de mecburen yaşamın gerçeği olarak ilgilendim.
Z.A.: Meclis’te bulunduğum süre içinde de sanatı, sanatçıları siyasetin gündemine taşımaya elimden geldiğince önem verdim. TÜSAK yasa tasarısına karşı çıktım. Sanatçıların isteklerine tercüman oldum.

‘Medyada artık bu haberlere yer yok’

E.A.: Gazeteci İsmail Saymaz’ın kitabında, ‘Oğlumu Öldürdünüz Arz Ederim’de, var. Saymaz, o kitabı Meclis Araştırma Komisyonu’nun tutanaklarından oluşturmuş. Kitapta, Cemil Kırbayır cinayetinin nasıl işlendiğini okuyoruz. Buna dair yapılan bir soruşturma, çalışma ise yok. Siyasi cinayetler ötelenmiş, terk edilmiş noktaya doğru gidiyor. Cinayeti işleyenin yanına kâr kalıyor. Böyle bir tabloya karşı direnç geliştirmeye çalıştık. Başarılı olamadık tabii... Çünkü başka öldürümler birbirini izledi. Gezi’de öldürülen gençlerden Tahir Elçi’ye, Hrant Dink’e dek... Biz platform olarak bir araya geldiğimizde Hrant Dink cinayeti daha çok örneğin.
Z.A.: Platform olarak ilk eylemimizi, farkındalık yaratmak için, Hrant Dink’in öldürülmesi sonrasındaki mahkemede, ilk duruşmada, gerçekleştirmiştik. O zaman Türkiye’de ‘basın’ birazcık olsun vardı. Türkiye’de, merkez medyanın da içinde olduğu 8-10 gazetenin manşetten verdiği bir haber olmuştu bizim o duruşmadaki birlikteliğimiz. Bazen geriye dönüp düşünüyorum, biz bugün, aynı aileler, yan yana bir duruşmaya gittiğimizde, 10 Ekim Gar Katliamı duruşmasına örneğin, medyada ne kadar yer alır? Ne yazık ki yer bulmuyor.

Cumhuriyet İMECESİ