‘Toplum politik bir yapıdır, yansız olunamaz!’

Onur Bilge Kula’dan “Eleştirel Aydınlanma ve Sanat” ve “Eleştirel Aydınlanma, İnsan ve Kültür İlişkisi”
Yayınlanma tarihi: 14 Haziran 2019 Cuma, 13:39

[Haber görseli]

İki yeni kitapla okurlarıyla buluşan Prof. Dr. Onur Bilge Kula,Aydınlanma felsefesi ışığında eleştiri kavramını ele aldığı “Eleştirel Aydınlanma ve Sanat” adlı çalışmasında; eleştiri-özeleştiri kavram çiftinin gerekliliğini Batılı düşünürlerle birlikte yorumlarken, sanat ve edebiyatta eleştirinin, ilerlemenin vazgeçilmez öğelerinden olduğunu yapıtlardan örnekler vererek çözümlüyor.

Kula, “Eleştirel Aydınlanma, İnsan ve Kültür İlişkisi” adlı çalışmasında ise Aydınlanma felsefesinin önemli bir ayağını oluşturan kültür eleştirisini, kültürü de biçimlendiren toplumsal çelişkileri, bunların nedenlerini ve olası çözüm önerilerini Sokrates, Immanuel Kant, Max Weber, Mevlâna, Hacı Bektaşı Veli gibi düşünürlerle, Tolstoy, Nâzım Hikmet, Yaşar Kemal, Ataol Behramoğlu’nun metinlerinden örneklerle yorumluyor.

Onur Bilge Kula ile yeni kitaplarını konuştuk.

GAMZE AKDEMİR

[email protected]

- Yeni yayımlanan “Eleştirel Aydınlanma ve Sanat” adlı kitabınızda, eleştiri ile özeleştiriyi temel alan düşünümsel Aydınlanma kavramını; “Eleştirel Aydınlanma, İnsan ve Kültür İlişkisi” adlı kitabınızda ise, dönüşüm süreçlerini ortaya koyuyorsunuz. Çözümlemelerinizi hangi kaynaklara dayandırdınız?

- Aydınlanmanın temel aldığı eleştirel akıl, bilgi, bilim, dünyasallaşma, sekülerleşme ve çağdaşlaşma kavramlarının, baskıcı ve çağdışı yönetimler ve kişilerce, insan hak ve özgürlüklerini, çoğulcu demokrasiyi ve toplumsal adaleti yok etmek için kullanılabildiğini ortaya koymaya çalıştım. Bu nedenle, eleştiri ve özeleştiriyi temel alan düşünümsel Aydınlanma kavramını tartışmaya açtım.

Bu kitapta ilk kez Anadolu düşünce tarihinde önemli bir yer tutan Şeyh Bedreddin’i ‘Varidat’a öncülük eden diğer yapıtları kapsamında irdelemeye kattım. Bu düşünürler-yazıncılar ülkemizde ve Batı’da, düşünümsel Aydınlanmayı güçlendiren insancıl ve çoğulcu bir bilincin belirginleşmesine öncülük etmiştir.

Çözümlemelerimi dayandırdığım başlıca kaynaklar arasında Anadolu’da Hacı Bektaş Veli, Mevlana, Yunus Emre, Şeyh Bedreddin, Pir Sultan Abdal, Nazım Hikmet, Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Ataol Behramoğlu vardır. Bu düşünür-yazarlar, bilgelik ve olağanüstü özverili savaşımlarıyla, Aydınlanmayı hazırlamış ve sürdürmüştür. Dünyada ise, Sokrates, Kant, Hegel, Marx, Freud, Lukacs, Bakhtin, Walter Benjamin, Bloch, Brecht Foucault ve Habermas gibi filozof ve yazarlar düşünümsel Aydınlanmayı dizgeleştirmiştir.

ÜLKEMİZDE ELEŞTİRİSİZLİK KÜLTÜRÜ BAŞATTIR!”

- “Eleştirel Aydınlanma ve Sanat”ta, eleştirisizlik kültürü konusunda, egemen erkin refleksleri ve tarihine ilişkin Anadolu’da hangi olguları öne çıkardınız? Ve “Eleştirel Aydınlanma, İnsan ve Kültür İlişkisi”nde, eleştirel Aydınlanmanın direncini hangi kavramlar ışığında irdelediniz?

- Kant’ın deyişiyle, her insan, her toplum, engellenmediği sürece, kendini aydınlatabilir. Öte yandan, deneyimlerin de gösterdiği gibi, Aydınlanmanın öğeleri olan bilgi ve bilim, baskıcı yönetimler ve erk tarafından araçsallaştırılabilir. ‘Eleştirel Aydınlanma ve Sanat’ kitabımda serimlemeye çalıştığım gibi, her türlü araçsallaştırma girişimini önleyebilmek için, eleştirisizlik kültürü başta olmak üzere, bilimselleşme, ilerleme ve çağdaşlaşma gibi kavramlar eleştirel sorgulanmalı ve böylece düşünümsel Aydınlanma anlayışı geliştirilmelidir.

Eleştirel Aydınlanma, İnsan ve Kültür Eleştirisi’nde ise, tarihsel açıdan Türkiye’de özellikle düşünsel-düşünümsel Aydınlanmanın yeterince gelişmemesinin nedenlerini ortaya koymayı denedim. Eleştirel akıl ve özgür düşünmeye dayanan eleştiri-özeleştiri birikiminin ve geleneğinin eksikliği, bu durumun başlıca nedenidir.

Ülkemizde eleştirisizlik kültürü, dolayısıyla egemen erke boyun eğme ve her türlü insanlık dışı uygulamalara katlanma eğilimi başattır. Böyle bir anlayış, kaçınılmaz olarak üretimsizliği ve ilkel bir insan sömürüsünü öne çıkarır. Bu nedenle, yazınsal üretimle desteklenen düşünümsel Aydınlanma, başta kültür olmak üzere, araçsallaştırılmaya elverişli olan her türlü tümel kavramı eleştirel sorgulamak zorundadır.

BİLİM ANLAMI TEKLEŞTİRİR, SANAT ÇOĞULLAŞTIRIR!”

- Bilim anlamı tekleştirir; sanat çoğullaştırır, diyorsunuz. Bunun özellikle yazınsal yapıtlar açısından anlamını açar mısınız?

- Bilim, bulgularını kavramlaştırır; doğrulanabilirliğini sağlamak amacıyla da kavramları tek-anlamlaştırır. Sanat ise, Kant’ın deyişiyle, özgür ve özerk imgelem gücünün ürünüdür. İmgelem gücüne kural koyulamaz. Sanatın engellenmezliği de buradan kaynaklanır.

Bilim yarar üretir; sanat, yarar amacı gütmez; güzeli duyumsama, tasarımlama ve anlatılaştırmayı amaçlar. Ayrıca, sanata ilişkin yargı, beğeni yargısıdır ve bu kavramlaştırılamaz. Bilimsel bir bilgi gibi, doğrulanması ya da yanlışlanması söz konusu olamaz.

Öte yandan, bir sanat, dolayısıyla da yazın yapıtına ilişkin tekil-öznel bir yargı tümelleşebilir. Örneğin, ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’ Nâzım Hikmet’in başyapıtıdır, belirlemesi tekil bir belirlemedir ve benimsendiği takdirde çoğullaşır, tümelleşir. Sanat ve yazın eleştirisi, sanatın bu öz-yapısını gözettiği ölçüde işlevli olabilir.

Çok-anlamlılık ya da anlam çoğulluğu, sanatsal ve yazınsal yapıtların belirleyici özelliğidir. Dil ise, doğası gereği çok-anlamlılaştırılmaya elverişlidir. Her dilde bitimsiz ölçüde yazınsal yapıt yaratılabilir ve farklı ülkelerde sürekli okunabilir.

TOPLUMCU OLAN GÜCÜN BUYRUĞUNA GİRMEZ!”

- Edebiyatı ‘bir savaşım aracı’ olarak görenlerle, ‘Edebiyat, parti denetimine sokulamaz’ diyenlerin yaklaşımını, hangi bağlamlarda değerlendirdiniz? Ayrıca, bilimde yanlılık olur mu?

- Sınıf çıkarları ve savaşımlarını her türlü gelişmenin itici olarak gören Marx, ‘sanat, öz-amaçtır’ belirlemesiyle, Kant ve Hegel’i benimseyerek, sanatı nesnel çıkar savaşımlarının dışında tutmuştur. Özellikle Hitler faşizminin her şeyin politik amaçlarla araçsallaştırmasını gözlemleyen Adorno, sanatın yansızlığı ilkesinde direnmiştir.

Öte yandan, Walter Benjamin, Lukacs, Sartre, Ernst Bloch ve Brecht gibi düşünür-yazarlar, politik bir yapı olan toplum içinde yaşayanların, hiçbir üretim alanında yansız olamayacağını gerekçelendirmiş ve kanımca, yaşam onları doğrulamıştır. Örneğin, Adorno sanatta yanlılık konusunda Brecht’i çok sert eleştirmiştir; ancak sanatsal gelişmeler ve tiyatro severler, Adorno’nun görüşlerini değil, Brecht’i benimsemiş ve kalıcılaştırmıştır.

Türkiye’de bu konuda Nâzım Hikmet’in ‘sosyalist bir şairim; ama kimseden buyruk almam’ sözü yol göstericidir. Aziz Nesin, Yaşar Kemal, Zülfü Livaneli, Ahmet Ümit ve Ataol Behramoğlu gibi yazar ve şairler toplumcu-insancıl bir anlayışı yapıtlarına içkinleştirirler; ancak hiçbir örgütün ya da gücün buyruğuna girmezler.

YAZINSAL MARKSİZM VE ÇOKSESLİ KARNAVAL!

- Ernst Bloch’un ‘Marksizm ve Yazın’ yazısı ile Mikail Bakhtin’in ‘Söyleşimsellik’ kapsamında ‘karnaval’ kavramına ayrı bir önem veriyorsunuz. Ne açıdan baktınız?

- Bloch yazısında, insanın sömürülmesi ve araçsallaştırılmasının nasıl ortadan kaldırılabileceğinin kuramı olan Marksizm’in, sanatı, özellikle de yazını, insanlığın gelişiminin itici gücü olarak gördüğünü açımlar. İnsanın insansızlaştırılmasını ortadan kaldırmayı sonal amaç olarak gören Marksizm, sürekli devinimi, değişimi ve tümlenmemişliği öne çıkardığı için, sanata ve yazına yeni ufuklar açar.

Bu kuram, evrenselliği açısından dünyayı, dünya içerikli sanatsal yaratımı özendirir. ‘İnsancıl olan, insana özgü olan nedir ve nasıl başatlaştırılabilir?’ sorusunu sürekli güncel tutar ve buna yanıt arar. Böylece her türlü sanatsal yaratıma ortam hazırlar. Bloch’un ‘büyük edebiyat sonuna değin kışkırtır’ sözü, bu bağlamda anılmalıdır.

Bakhtin ise, söyleşimsellik kuramında, özellikle dilsel-yazınsal çoğulluğu, çoksesliliği öne çıkarır. ‘Açık bir tür’ diye nitelediği romanı, toplumsal çeşitliliği, söz ve anlatım biçimlerinin çoğulluğunun somutlaştığı dünyayı yansıtma yeterliliği taşıyan başat yazınsal tür olarak değerlendirir. Bakhtin’e göre, her dil, her düşünce öz-yapısı gereği çoğuldur.

Birçok anlam katmanını içeren sözcükler, dilin çoğulluğunun yapı taşlarıdır. Bu nedenle, yazın, sözcüklerle sanat yaratma, yazınsal yapıt üretme estetiği olmak zorundadır. Bu bakımdan, her yazınsal yapıt, yaratıldığı dil dizgesinin ve yazarının tekil bireyliğinin harmanlanmasının bir sonucudur. Bakhtin, ‘söyleşim’ kuramını, Avrupa kültüründe her türlü çeşitliliğin özgürce dile getirildiği ‘karnaval’ eğretilemesiyle açıklar.

- Yaşar Kemal’le anılarınızı da paylaşıyorsunuz. Burada da kısaca değinir misiniz?

- Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü görevim sırasında Adana’da açılan Edebiyat Müze Kütüphanesi’ne Yaşar Kemal adını vermek istedim. Yasal işlemleri tamamladıktan sonra, konuyu Yaşar Kemal’e açtım. Kararlı bir tutumla öneriyi geri çevirdi. Nedenini şöyle açıkladı: ‘Beni ben yapan, Karacaoğlan birikimidir. Kütüphaneye Karacaoğlan adını verin.’ Beni derinden duygulandıran ikinci anı, Yaşar Kemal’in romanlarını büyük bir kültürel-dilsel yetkinlikle Almancaya çeviren Cornelius Bischof’a verdiğimiz 2012 Tarabya Çeviri Ödülü sırasında yazar ile çevirmenin, değerbilir iki yaşlı insanın birbirlerine sarılıp ağlaşmasıdır.

YAZINSAL AYDINLANMADA NESİN VE BEHRAMOĞLU

- Aziz Nesin ve Ataol Behramoğlu’nun yazınsal Aydınlanmaya katkılarını nasıl değerlendirdiniz?

- Eleştirelliği ilke edinen Aziz Nesin, Cumhuriyet ve Atatürk Devrimleriyle başlayan düşünümsel Aydınlanmaya kalıcı katkılar yapmıştır. Türkçenin yazın dili olarak yetkinleşmesine katkısı ve Dil Devrimi’ni ödünsüzce savunması her türlü övgünün üstündedir. Yazınsal yapıtlarının yanı sıra, sanata-yazına, eğitime, aydına, politikaya ilişkin düşünsel yazılarıyla, Türkiye’nin düşünsel ufkunu genişleten yazarın özelliklerinden biri de nitelikli tiyatro yapıtları ve tiyatro kuramına ilişkin yazılarıdır. Bu bakımdan, Bertolt Brecht ile karşılaştırılabilir.

Ataol Behramoğlu ise, geniş toplumsal-politik deneyimi, derin bilgisi ve estetik yetkinliğiyle, sürgün yaşamının zorluklarını göğüsleme gücüyle, güncel Türk yazınında örnek oluşturmaktadır. Behramoğlu edim ve kuram alanında Nâzım Hikmet, Aziz Nesin ve Yaşar Kemal’in düşünümsel Aydınlanma geleneğini geliştirerek sürdürmektedir. Önemli yapıtlarından ‘Mustafa Suphi’nin ‘insan büyük şeyler yapmalı’ ilkesini edimselleştirmeye özen gösteren bu şair-yazar, yaşamı boyunca insanı ezen ve sömüren egemen erke karşı savaşım vermiş ve bu savaşımda edindiği deneyimleri şiirleştirmiştir. Türkçe konusundaki duyarlılığıyla, özgürlük, eşitlik ve barış savaşımıyla, düşünümsel Aydınlanmaya katkılarını ödünsüzce sürdürmektedir.

DİL, TİNDİR!”

- “Eleştirel Aydınlanma, İnsan ve Kültür İlişkisi”nde Batı’ya ve Doğu’ya özgü olan ile olmayanları nasıl ayrımlaştırdınız?

- Bir kez dilselleştirilen ve kültürel bir öğe niteliği kazanan hiçbir düşünceye sınır koyulamaz; çünkü kültürler sınırlar içinde tutulamaz. Bu ilke, kültürün önemli taşıyıcısı olan yazın için de geçerlidir. Söz konusu nedenle, her kültür, her dil ve her yazın özü gereği çoğuldur. Buna karşın, kültürleri ve yazınları ayrımlaştıran ve tekilleştiren özgün deneyimlerin varlığı yadsınamaz. Söz konusu ayırıcı özellikler, her ülkenin özgün coğrafi-tarihsel-toplumsal evrimleşme koşulları sonucu ortaya çıkar ve ancak bunlarla açıklanabilir.

Örneğin, Osmanlı yönetimi sırasında Türk halkı, Mehmet Akif’in deyişiyle, İbn Sina’dan sonra dünya çapında bir düşünür çıkaramamıştır. Ben buraya Şeyh Bedreddin’i de ekleyerek, Bedreddin’den sonra demek isterim. Kanımca, bunda yapay bir dil olan Arapça ve Farsça ağırlıklı Osmanlıcanın bilim ve eğitim dili durumuna getirilmesi ve Türkçenin yerini almasıyla ortaya çıkan ‘dil parçalanmışlığı’ belirleyici olmuştur.

Bu bağlamda bir kez daha vurgulamakta yarar görüyorum: Dil, tindir; tin de dil. Biri olmadan öbürü olamaz. Bu tür özgünlükler, kültürler, diller ve yazınları ayırır. Öte yandan, tekil yazınları çekici kılan da bu ayırıcı özellikleridir. Ayırıcı tekil özellikler olmasa, ulusal yazınlardan söz edilemezdi.

Eleştirel Aydınlanma ve Sanat / Onur Bilge Kula / Tekin Yayınevi / 440 s.

Eleştirel Aydınlanma, İnsan ve Kültür İlişkisi / Onur Bilge Kula / Tekin Yayınevi / 375 s.

A+ A-