Yapmanın ve yıkmanın tarihi

Kentin tarihinin fiziksel izlerinin ciddi ölçüde hasar görmesi ve kent yönetiminin yeniden örgütlenmesiyle eski eser, harabe, muhafaza ve tamir gibi kavramlar politik pratik ve söylemlerin çatışma alanları olmaya başlıyorlar.
Yayınlanma tarihi: 13 Eylül 2019 Cuma, 12:10

[Haber görseli]

GÜLSÜM BAYDAR

Korumak/yıkmak ve inşa etmek/harabeye dönüştürmek, ilk bakışta birbirlerinin zıttı gibi görünen eylemler. Genellikle korumak ve inşa etmek olumlama, yıkmak ve harabeye dönüştürmek olumsuzlama barındırırlar. Oysa İletişim Yayınları’ndan çıkan Muhafaza/Mimarlık’ın çarpıcı biçimlerde hatırlattığı gibi işin içine iktidar ve politika girince ilişkiler karmaşıklaşıyor, zıt gibi görünen kavramlar birbirine dönüşebiliyor, önceki olumsuzlamalar sonradan olumlama olarak karşımıza çıkabiliyor. Bunları ortaya çıkaran bir bakış açısı, eleştirel bir tarih okumasını ve tarihsel oluşumlar arasında yeni ilişkiler kurulmasını gerektiriyor. Elimizdeki kitap tam da bunu gerçekleştiriyor.

Muhafaza/Mimarlık üç metinden oluşuyor.

Bunların ilk ikisi, “İstanbul’un Mimarlık Mirası ve Koruma İdeolojisi” ve “Harabe Manzaraları/İhtişam Hatıraları: İmparatorukla Cumhuriyet Arasındaki Eşikte Siyaset ve Mimarlık” başlıklarını taşıyor ve 19. yüzyıldan 1970’lere kadar Osmanlı Devleti ve Cumhuriyet dönemlerindeki koruma politikalarını mercek altına alıyor.

Son metin “ ‘Harabe’ Kavrayışının Tarihi”, harabe kavramının Rönesans'la birlikte başlayan Batı dünyasındaki tarihçesine odaklanıyor. Daha 15. yüzyılda Roma harabelerinin ünlü ressamların tablolarında aziz ve azizelerin dekoru olarak kullanılmaları; 16. yüzyılda Roma kentindeki Antik eserlerle ilgili tüm yetkiyi alan Rafaello’nun Papa X. Leo ile harabelerden yeni inşaatlar için taş tedariki konusundaki tartışması; Antik harabelerin 17. yüzyılda grand tour’a çıkan Avrupa üst sınıf mensuplarının bilgi ve dolayısıyla itibar nesneleri haline gelmeleri gibi örnekler harabe olgusunun hiç de masum ve özerk bir tarihi olmadığının ifadeleri. Ancak Avrupa tarihinde harabe kavramının doğrudan politik iktidarla ilişkilenmesi ve yıkım/onarım ikileminin paradoksal bir biçimde iç içe geçmesi 1930’lu yılların İtalya ve Almanya’sında gerçekleşiyor. Mussolini’nin bir yandan eline kazmayı alarak Roma’daki eski mahalleleri yıkarken öte yandan tarihi anıtları yeni açtırdığı cadde ve meydanlarda sergi nesnesi olarak yüceltmesi; Hitler’in mimarı Albert Speer’in ileride yıkıma uğrayabilecek binalarının Roma harabelerine benzemesini arzulaması gibi örnekler yıkım/onarım ve iktidar ilişkilerinin en belirgin göstergeleri olarak karşımıza çıkıyor.

[Haber görseli]

CUMHURİYET DÖNEMİ İSTANBUL’UNDA KORUMA OLGUSU

Muhafaza/Mimarlık’ın ilk iki bölümü İstanbul’u merkez alarak harabe olgusunu muhafaza politikaları bağlamında irdeliyor. Bu bölümler 19. yüzyıldan 1970’li yıllara kadar Osmanlı devleti ve Cumhuriyet yönetimlerindeki planlama politikalarında tarihi eserlerin hangilerinin hangi amaçlarla muhafaza edildiği yanı sıra harabe kavramı üzerine geliştirilen politik söylemlere odaklanıyorlar.

Titizlikle ayrıntılandırıldığı gibi bu tarihsel anlatıda dönüm noktasını, Osmanlı İmparatorluğu’nda 19. yüzyıla kadar imaret kültürü ve vakıf sistemiyle yönetilen onarım ve kentsel yapı üretimi faaliyetlerinin gerek göçler gerek savaşlar, salgınlar ve yangınlarla zarar gören İstanbul’da kontrolsüz hale gelmesi oluşturuyor. Kentin tarihinin fiziksel izlerinin ciddi ölçüde hasar görmesi ve kent yönetiminin yeniden örgütlenmesiyle eski eser, harabe, muhafaza ve tamir gibi kavramlar politik pratik ve söylemlerin çatışma alanları olmaya başlıyorlar.

Bu noktada Muhafaza/Mimarlık’ın önemli bir saptaması, kentsel yenileme ve koruma alanlarındaki dönüm noktasının Osmanlı geçmişinin reddedildiği Cumhuriyet’in ilk yıllarından çok daha önce yaşanmış olması. Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde çıkarılan yasalar ve alınan yönetsel kararlar, abidelerin gerek imhası gerekse korunma koşulları konusundaki ilk adımların nasıl atıldığını ve tarihi yapıların günü geçmişliğinin teslim edilmesiyle itibarlarının korunması arasında ne tür çelişkilerin ortaya çıktığını belgelerken, kentsel yenileme ile mimarlık mirasının korunması arasındaki uzlaşmazlıkların da başlangıç noktalarını oluşturuyorlar.

KENTİN KARMAŞIK VE ÇELİŞKİLİ PRATİKLERİ

Kitabın Cumhuriyet dönemini ayrıntılandıran bölümleri, harabe olarak nitelendirilen İstanbul’daki Osmanlı mimari mirasının kritik politik kararları harekete geçirmedeki rolüne odaklanarak, bu mirasın inkılapçı ve muhafazakâr siyasetlerin tarihe bakışlarıyla nasıl ilişkilendiği, her iki bakış açısının da geçmişle olan seçici tavrının politik kararları nasıl biçimlendirdiğini ele alıyorlar. 1920’lerde Osmanlı geçmişinden kopmayı amaçlayan modernleşmeci tavırla unutturulmak istenen, 1950’lerde ise geleneği yücelten muhafazakâr Demokrat Parti yönetiminde yeniden hatırlanan geçmişi temsil eden İstanbul, karmaşık ve çoğu zaman çelişkili kentsel pratiklerin sahnesi haline geliyor. Bu bölümlerin en çarpıcı yanı da bu çelişkileri ortaya çıkarmaları.

YIKMAK VE KORUMAK ARASINDAKİ KARMAŞIK İLİŞKİ

Cumhuriyet’in ilk yıllarında ihtişamı unutturulmak istenen İstanbul’un harabe halinde korunarak kent belleğinde yer etmesinin yeğlenmesi, Demokrat Parti döneminde ise bir yandan abideler seyirlik olarak korunurken öte yandan büyük ölçekli yıkım faaliyetleriyle yeni yollar ve rant getirecek arsalar açılması, yıkmak ve korumak arasındaki karmaşık ilişkinin en belirgin örnekleri. Mimarlık tarihi anlatılarında daha çok yapıtlarıyla öne çıkarılan Kemalettin Bey, Sedat Hakkı Eldem, Zeki Sayar ve Sedat Çetintaş gibi ünlü mimarlar bu metinlerde koruma kavramıyla muhafazakârlık, modernizm ve ulusalcılık düşünceleri arasındaki karmaşık ilişkinin aktörleri olarak karşımıza çıkıyorlar.

Muhafaza/Mimarlık gelecek çalışmalara öncü olacak, mimarlık, kent ve koruma tarihi yanı sıra kentlerimize güncel yaklaşımlara da eleştirel olarak farklı çerçevelerden bakmamızı sağlayacak nitelikte bir derleme olarak düşünsel dünyamıza önemli bir katkı yapıyor.

Muhafaza/Mimarlık / Nur Altınyıldız Artun / Bilge Bal / İletişim Yayınları / 2019

A+ A-