Umberto Eco'dan 'Efsanevi Yerlerin Tarihi'

'Efsanevi Yerlerin Tarihi', ansiklopedik bir içeriği olmasına rağmen rahat okunan bir eser; Eco’nun benzer yapıdaki kitapları 'Çirkinliğin Tarihi' ya da 'Güzelliğin Tarihi' gibi her daim kullanılacak bir başvuru kaynağı. Yankı Enki'nin değerlendirmesi...
Yayınlanma tarihi: 25 Kasım 2015 Çarşamba, 16:22

[Haber görseli]Umberto Eco'dan 'Efsanevi Yerlerin Tarihi'

Bilinmeyenin coğrafyası

Eco, Düşman Yaratmak adlı derleme kitabında yer alan “Adalar Neden Asla Bulunamaz?” başlıklı kısa yazısında, hayali adalardan bahsediyor ve bazı eserlerin “bilinmeyenin veya en azından az bilinenin coğrafyasını” sunduklarını söylüyordu. Efsanevi Yerlerin Tarihi’nde de yer yer bu yazıdaki anekdotları, kaynakları ve hatta yer yer aynı paragrafları kullanıyor. Her iki metinde de alıntıladığına göre, Eco’nun belli ki en çok etkilendiği eserlerden biri, Guido Gozzano’nun En Güzel Ada! adlı şiiri: “Ama hepsinden güzeli, Bulunmayan Ada… Kral yelken açmış masallar diyarına… Ama yokmuş ada…” dizeleriyle bir umudun ve aynı zamanda bir kaybın da trajedisini anlatan bu hayali ada, hem vardır hem de yoktur; hep yakındadır ama asla ulaşılamamaktadır. Sadece hayal edildiğinde gerçeğe dönüşür; bir serap gibidir. Bu yüzden Eco, asıl büyüleyici olanın kaybolmak olduğunu anlatıp, “adayı hemen bulanlara ise eyvahlar olsun,” diyordu o yazısında.

Bilinmeyenin coğrafyası üzerine en çok haritayı bulabileceğimiz bilimkurgu ve fantastik edebiyat gibi türler, kaybolmuş ya da asla ulaşılamamış, bazen de terk edilmiş ve hiç geri dönülememiş adalarla doludur. Gozzano’nun da bahsettiği o masallar diyarı, bazen denizcilerin pusula niyetine kullandıkları yıldızlar aracılığıyla bilimkurguya, bazen de “kara göründü” nidalarıyla fantastik kurguya malzeme olmuş ve böylece insanın kendi içindeki yolculuk da kitapların sayfalarına yansımıştır. Gelgelelim, Umberto Eco’nun “bilinmeyenin coğrafyası” dediği şey, Efsanevi Yerlerin Tarihi’nde çeşitli örneklerle gösterildiği gibi, sadece kurgunun değil, gerçekliğin de alanına girmiş, efsaneler ile gerçekler yer değiştirmeye başlamıştır.

ANSİKLOPEDİK BİR İÇERİK

Bu kitabın ilk çağrıştırdığı eser, A. Manguel ve G. Guadalupi’nin hazırladığı Hayali Yerler Sözlüğü olsa gerek. Ne var ki Eco, “Bu kitabın konusu, efsanevi topraklar ve efsanevi yerlerdir,” diye başladığı önsözünde bizi hemen uyarıyor ve o “dört dörtlük” eserin ismini anıp hakkını veriyor, ama “biz burada ‘uydurulmuş’ yerleri ele almayacağız,” diyor. Eco bu noktada, daha kitabın ilk satırlarında keskin bir ayrım yapma niyetini ortaya koyuyor, fakat bölümler ilerledikçe görüyoruz ki bu ayrımı yapmak o kadar da kolay değil. Geçmişte yazılanlar, inanılanlar, gerçeğe dönüşenler ve kâğıt üstünde kalanlara baktığımızda, kurgu ve gerçek arasındaki ilişkinin Eco’nun niyetini bozduğunu gösteriyor, zaten yazar da yeri geldiğinde bu iddiasını yutkunup, deyim yerindeyse, tövbe ediyor.

Kemal Atakay’ın Türkçeye çevirdiği Efsanevi Yerlerin Tarihi, ansiklopedik bir içeriği olmasına rağmen rahat okunan bir eser; Eco’nun benzer yapıdaki kitapları Çirkinliğin Tarihi ya da Güzelliğin Tarihi gibi her daim kullanılacak bir başvuru kaynağı. Görsel zenginliği ve kaynakçası bir yana, kitabın en önemli özelliklerinden biri de, her bölümün sonunda konuyla ilgili seçme eserlerden alıntılara yer verilmiş olması. Eco bu bölümler sayesinde ilgili okurlarını kaynağın kendisine yönelterek, aynı temalar üzerine çeşitli yüzyıllarda yazılmış eserlerden hareketle efsane ve gerçek arasındaki ilişkinin genel çerçevesini çizmemize yardımcı oluyor.

Atlantis, Lemurya, Alamut, Ütopya adaları, Eldorado, Hiperborea, Homeros’un toprakları gibi birçok hayali veya gizemli coğrafyanın öyküsünü anlatıyor Eco, ama onun buradaki amacı, normal şartlarda hepsi ayrı birer kitap konusu olan bu yerlerin tarihini, efsane ve gerçeklik ilişkisi bağlamında ele almak. Böylece, geçmişten günümüze merak nesnesi olan coğrafyaları tek bir ciltte toplayarak aralarındaki paralellikleri de sergileyen Eco, bunun da ötesinde, hayal etmekten asla kendini alamamış, bilinmeyenle alışverişini asla kesmemiş olan insanlığın kısa öyküsünü anlatmış oluyor. Diğer yandan, belki de beklenileceği üzere, ağırlıklı olarak Hıristiyan kültürü ve Batı dünyası anlatıları üzerinden giden bir öykü bu. Yine de Eco, insanlığın mekânı ve zamanı aşan ortaklıkları olabileceğini, Doğu ve Batı’nın, Antikçağ, Ortaçağ ve modern zamanların yolculuklarının hep aynı yönde olduğunu, az önce sözünü ettiğimiz o Bulunmayan Ada’nın her zaman her yerde varlığını koruduğunu, insanlığın arayışının bitmek tükenmek bilmediğini her fırsatta hatırlatıyor.

EDEBİYAT GÖNDERMELERİ

Kitabın bazı bölümleri, edebiyat göndermeleri açısından ön plana çıkıyor. Bu bölümler, Eco’nun kitabın başında sakınacağını iddia ettiği o kurgu ve gerçek arasındaki mesafeyi tartışmamız için önem taşıyor. Bu bölümlerden ilki, “Homeros’un Toprakları ve Dünyanın Yedi Harikası” başlıklı üçüncü bölüm. Bölümün odağına yolculuk edebiyatının arketiplerinden biri olan Odysseus’un serüvenini alıyor Eco ve diyor ki, “Odysseus’un gerçek güzergâhının hangisi olduğunu ortaya çıkarmak, bu kitabın amaçları arasında yer almıyor… Odysseia, çok güzel bir efsanedir ve onu bir coğrafi harita üzerinde yeniden kurmaya yönelik bütün girişimler, aynı şekilde başka efsaneler yaratmışlardır… ama bizi büyüleyen nokta, çağlar boyunca, hiç gerçekleşmemiş bir yolculuğun cazibesine kapılmış olmamızdır.” İşte bu cazibe, Eco’nun kitabının anlatmaya çalıştığı gibi, kurgunun içinde hakikati aradığımız anların cazibesini, başka bir deyişle, edebiyatın büyüsünü gösteriyor. Eco’nun Hayali Yerler Sözlüğü’ne atıfta bulunurken dediği gibi, Homeros’un eserindeki coğrafya hayali diyarlardan oluşmuş ya da onun deyimiyle “uydurulmuş” olsa da, başkaları tarafından kurgudan gerçeğe yaklaştırılmış, hayal edildikçe gerçekliğine inanılmış bir efsaneye sahne oluyor.

Genellikle Batı odaklı anlatılardan hareket eden Eco, kitabın dördüncü bölümünde Büyük İskender’in yolculuklarından, Marco Polo’nun yazdıklarından yola çıkarak Batı imgeleminde Doğu’nun şekilleniş tarihine örnekler veriyor ve “masalsı” Doğu’nun oluşumunda birbirini etkileyen efsaneleri sıralıyor.
Hıristiyan kültürüyle ilgili bölümlerde gizemiyle ünlü Kutsal Kâse’nin ya da Üç Müneccim Kral’ın mezarının nerede olduğuna dair efsanelere yer veren Eco, kitapta bahsettiği tüm arayış öykülerinde olduğu gibi, bilinmeyenin coğrafyasının sürekli değiştiğini vurguluyor. Bu coğrafya bazen yeni keşfedilen bir toprak parçası, bazen var olduğuna inanılan ama bir türlü varılamayan bir kıta oluyor. “Uzun süre hayal edilen, betimlenen, aranan, haritalarda kayda geçirilen, sonra haritalardan silinen ve artık herkesin asla var olmadıklarını bildiği topraklar”dan da bahsediyor Eco. Bazen Amerika, bazen İsrail ya da Filistin, bazen Avrupa’daki bir şato, yani gerçekten var olan yerler çıkıyor bu yolculuğun sonunda ama yolculuk hiç bitmiyor. Yolculuk ve arayış dediğimizde ilk akla gelen metaforlardan biri olan Kutsal Kâse, efsanevi yerlerin tarihinde, kurgu ya da gerçek de olsa, çok belirleyici bir yerde duruyor. Eco’nun ilgili bölümlerinden birinin adının “Kutsal Kâse’nin Göçleri” olması da bu efsaneler ağının etkisini pekiştiriyor, çünkü bu kitabın bize aktardığı en önemli olgu, insanlığın yüzyıllardır peşinde olduğu bilinmeyen coğrafyaların hep yer değişmesi; efsanelerle birlikte insanların ve tabii ki edebiyatın da sürekli bir göç içinde olması. Böylece Eco, artık dünya üzerinde yeni bir coğrafya keşfetmenin zor olduğu zamanımızda, bilinmeyeni haritalar üzerinden değil, kurgu eserler üzerinden arayabileceğimizi de düşündürüyor. Tabii ki bunda, Eco’nun tüm kitaba yaydığı şu bakış açısı da etkili: Gerçeğin ne kadar kurgu olduğundan şüphe edebiliriz, ama kurgunun kendi içindeki gerçeklikten kesinlikle emin olabiliriz.

KURGU İLE GERÇEKLİK ARASINDA

Bu kitabın, yine kurgu ile gerçeklik arasındaki ilişkiye vurgu yapan bölümlerinden bir diğeri de ütopyaların irdelendiği on birinci bölüm. Kitabın amacını en başta açıklayan Eco, aslında “ütopya şehirlerinden, adalarından ve ülkelerinden söz etmememiz gerekirdi,” diyor, fakat bu konuya özel bir bölüm ayırmaktan kendini alamıyor. Ünlü ütopya eserlerinden hareketle yeni bir dünya kurma arzusunu konu edip, bu kez bilinmeyen coğrafyaları keşfetmek değil, icat etmek üzerine eğiliyor. İşte bu noktada, kitabın en önemli cümlelerinden ve itiraflarından birini paylaşıyor Eco: “Çoğu zaman bir arzunun nesnesi, arzu umuda dönüştüğünde, gerçekliğin kendisinden daha gerçek hale gelir.”
Eco’nun romanlardaki toprakları ele almaktan uzak durmaya çalışıp dayanamadığı, bir bakıma kurgunun etkisine yenik düştüğü ve “istisna” yapmak zorunda kaldığını itiraf ettiği konulardan biri de, özellikle bilimkurguyu etkilemiş olan “İçi boş yeryüzü” ya da “oyuk dünya” meselesi. Yeryüzünün içinde bir boşluk olduğuna inanıp, bilinmeyen coğrafyaları orada aramak, artık gözünü dışarıya, uzaklara değil de yerin altına çevirmiş insanın, bir anlamda kendi içine döndüğünü de simgeliyor.
Eco, Düşman Yaratmak kitabındaki “Hayali Astronomiler” başlıklı yazısında bilim ve bilimkurgu arasındaki ilişkiye değiniyor ve geçmişteki birtakım teorilerden örnekler sunarak, başka dünyaların, hatta sonsuz sayıda dünyanın var olduğuna ilişkin fikirleri aktarıyordu. Başka dünyaların mümkün olduğu iddiasıyla beraber “modern bilimkurgu başlar,” diyordu. Aslında bu yazının önemi, bilinmeyenin coğrafyasının hakiki bir coğrafyaya döndüğü örneklerde yatıyordu. Eco, Efsanevi Yerlerin Tarihi’nde de işlediği Terra Australis konusunu gündeme getirip, Avustralya’nın hayali bir harita sayesinde keşfedilip efsanevi bir yerden gerçek bir yere dönüştüğünü anlatıyordu.

“Hayali Astronomiler” yazısı ile Efsanevi Yerlerin Tarihi, bizi edebiyatın gerçek ve hayal gücü kesişiminde nefes alan o bilinmeyen coğrafyasına davet ediyor. “Dolayısıyla,” diyordu Eco, “sonsuzluğun ve geleceğin sınırlarında mücadele edenlere merhamet edin. Tüm hayali coğrafyaların ve astronomilerin bazen çok verimli olabilen ölçülerine ve hatalarına merhamet edin.” Böylece Eco, tek bir cümleyle bilimin kurguya el verdiğini, kurgunun da hakikate dönüştüğünün altını çiziyordu. Efsanevi Yerlerin Tarihi de, hayali ve hakiki coğrafyaların alışverişini gösterdiği gibi, “bilinmeyen” dediğimiz yer nerede olursa olsun, edebiyatın haritalarının bazen daha gerçek olduğunu hatırlatıyor. Tam da bu yüzden, Efsanevi Yerlerin Tarihi’nin kütüphanemizdeki yeri, A. Manguel ve G. Guadalupi’nin Hayali Yerler Sözlüğü’nün hemen yanı olabilir.

[email protected]

Efsanevi Yerlerin Tarihi / Umberto Eco / Çeviren: Kemal Atakay / Doğan Kitap / 478 s.

A+ A-