Tekerlekten önce kadın düşmanlığı vardı!

Jack Holland, “Mizojini”de, kadınlara yönelik nefret söyleminin tarihsel boyutunu gözler önüne sererken kadınların ayırımcılıkla ve şiddetle mücadele edişini, hakları ve kimlikleri için nasıl harekete geçtiğini anlatıyor.
Yayınlanma tarihi: 6 Eylül 2016 Salı, 18:15

Şu meşhur cennetten kovulma hikâyesinden bu yana, erkeklerin kadınlara ve hatta bazı anlarda kadınların hemcinsine bakışında tuhaflıklar baş gösterdi. Bu sadece tuhaflıkla kalsaydı bir yere kadar kabul edilebilirdi ama iş öyle noktalara gitti ki önyargıya vardı, şiddetle sonuçlandı ve bu ikisi senelerdir insanın iliklerine işledi, kuşaktan kuşağa aktarıldı.

Çarpık bakış açısını besleyen mitler, inanışlar, kutsal kitaplar, gelenekler ve kriz dönemleri, kadını aşağılayan “fikirler” üretilmesini tetikledi. Bu da istismarı beraberinde getirdi. Kadın düşmanlığı, yani mizojini boy verip tarihin her döneminde çeşitli şekiller ve faillerle yüzünü gösterdi.

Konunun öbür tarafında kadın-erkek eşitliğine vurgu yapan, bu uğurda mücadele eden ve aşağılanmaya karşı direnip eyleme geçen kadınlar ve erkekler yer alıyor. Nefretle, şiddetle ve önyargılarla savaşan ve bu tarihî akışı değiştirmeye uğraşanların önüne dikilen ya da yıktıkları engelleri anlatan pek çok kitap yazıldı ve bundan sonra da yazılmaya devam edecek gibi. Bunların en kapsamlılarından biri Jack Holland’a ait. “Dünyanın En Eski Önyargısı Kadından Nefretin Evrensel Tarihi” alt başlığıyla yayımlanan Mizojini, Holland’ın, tarihin derinlerine inip kadına dair nefret söylemi ve eylemini incelediği, neden-sonuç bağlantılarına yer verdiği ve bu olgunun, geçmişten günümüze nasıl hayat bulduğunu anlattığı bir çalışma.

'MİZOJİNİYİ ERKEKLER DOĞURDU!'

Jack Holland, 2004’te ölene dek kitabıyla uğraştı, metne ekler yaptı. Kuzey İrlandalı gazeteci-yazar, meslek hayatı boyunca ülkesinin Britanya’daki konumuna ilişkin haberlerin peşine düştü, çeşitli konferanslarda bu konuya dair sözler söyledi. Dahası, Kuzey İrlanda’nın bağımsızlığını, şiddet yoluyla değil, tarihî gerçeklere dayanarak kazanması gerektiğini vurguladı. Özel ilgi alanı tarih, Holland’ın geçmişi enine boyuna incelemesini sağlamıştı; tanık oldukları dışında, orada kadınların uğradığı haksızlıklarla karşılaştı ve kızı Jenny’nin de dediği gibi “tarihle ilgilenen ve kadınları seven” babası, kadından nefret temasına yoğunlaştı. 2002’de yazmaya başladığı Mizojini’nin biten bölümlerini çevresindeki erkeklere anlattığını not ediyor Jenny Holland, gerisini ondan dinleyelim: “O an, tamamladığı bölümü anlattığı etrafındaki erkeklerin, yazdıklarını, kadından nefretin bir tür savunması gibi yorumlamalarını çok anlamsız buluyordu.”

Jack Holland, mizojiniye dair bir kitap kaleme alırken erkeklerin bu konuyla ilgilenmesini yadırgayan epey bir insanla karşılaşmış. Jenny Holland, babasının hiç geri adım atmadığını, aksine “Niçin yazmayayım? Sonuçta mizojiniyi erkekler doğurdu!” dediğini hatırlatıyor.

Arasında büyüdüğü kadınların “ikinci cins” görülmesine hep karşı çıkan Jack Holland’ın, Mizojini’yi yazmaya başladığı ve ilerlediği sırada aklında hep aynı soru varmış: “Tarihin başlangıcından bu yana insanlığın bir yarısının diğer yarısı tarafından böylesine baskı altında tutulması ve insanlık onurunun elinden alınması nasıl açıklanabilir?”

Ayırımcılığa savaş açan Holland için bu soru, kitabının anlaşılması bakımından hayli önemli: Cinsel şiddete uğrayan, aşağılanan ve eşitlik mücadelesi küçümsenen kadınların çabalarına ve onuruna yönelik bir saygı duruşu niteliğindeki metin, yazarın geride bıraktığı başka kitaplara göre bir boy önde duruyor.

'GÜNAHKÂR KADIN'

Holland, doğup büyüdüğü Belfast’ta, gençlik yıllarında kadına bakışın kendisinde bıraktığı izlerin, Mizojini’yi yazmada önemli bir etkisi olduğunu anlatıyor. Kadın bedeni üzerinden aşağılanmanın olağan sayıldığı kentte, bu konuya ilişkin havayı şöyle özetliyor: “Erkekler, bir erkeğin köpeğini tekmelemesine şiddetle karşı çıkıyordu ama eşini döven bir erkeğe kimse müdahale etme zorunluluğu hissetmiyordu. Bu aldırmayışlarına buldukları garip özür de ‘karı-koca arasındaki ilişkinin kutsallığı’ydı.”

Holland, bu “kutsallığın” köklerini araştırdığında, cennetten kovulma mitinden Eski Yunan’a, Ortaçağ’daki cadı avlarından kadın cinayetleri ve pornografiye, öldürülüp cesetleri otoyollara atılan kadınlara ve Ortadoğu’daki terör örgütlerinin vahşetlerine dek uzanan geniş bir liste yapıyor. Gerek kullanılan argo dille gerek eylemler yoluyla kadının, kurbanlaştırılıp değersiz ve kimliksiz hale getirildiğini söylüyor. Mevcut nefretin, sağlıksız bir arzuya dayandığını belirten Holland, tarihin her döneminde bunun görüldüğünü ve böylece nefretle arzunun iç içe geçerek şiddeti doğurduğunu ifade ediyor. Kendisiyle çatışan ve bunun farkında olmayabilen erkek, geleneği de sırtlanarak kadını şeytanlaştırma gibi bir yanılgıya düşüyor. Sonuçta yıllardır temizlenmeye çalışılan bu çamur, Holland’ın verdiği örneklere bakıldığında, bazen kilise ve politika, bazen aile ve gelenekler, bazen de sanat ve bilim eliyle sıvanıyor.

Eski Yunan’a ve Roma İmparatorluğu’na kadar, kadının özgürlüğü ve eşitliğinden söz etmek mümkünse de adı geçen iki dönem, kadına yönelik nefret ve ayırımcılığın filizlenmesinde büyük rol oynadı. Holland, buralardan gelen motivasyonlara düalist söylemin de eklenmesiyle cinsiyetler arası çatışmanın sürekliliğine giden yolun taşlarının döşendiğini, kadın düşmanlığının kurumsallaştığını ve bilinçaltının, “günahkâr kadın” fısıltılarıyla uyarıldığını belirtiyor. Eski Yunan’dan Roma’ya miras kalan “kendisinden övgüyle bahsedilmeyen kadın” düşüncesi, aşağılamanın, nefretin, kadının köleleştirilmesinin ve hatta cinayetlerin de altyapısını oluşturuyor.

Öte yandan kadın bedeni üzerinden siyaset üretmenin veya sahiplenme (veya mülkiyet) meselesinin, tarihteki seyrini de anlatan Holland, buradan başlayan ahlak kumkumalığına ve ahlaksızlık ahkâmlarına değinirken Eski Yunan’da yaşam dışına itilen, Roma’da baskıcı hukuk sistemi altında ezilen, ardından “cadı” olarak nitelenip avlanan kadınlara da göndermede bulunuyor. O dönemlerde, 1960’lardaki kadar olmasa da en ufak bir kadın başkaldırısı, mümkün olan en şiddetli şekilde bastırılıyor. İsyanın “elebaşları” ise “erkeklerle flört etmeyi seven” ya da “perde arkasında ipleri elinde tutan kadın” şeklinde yaftalanırken “kurallara” karşı çıkan her kadın, iktidar sahipleri tarafından aşağılama nesnesi haline getiriliyor. Yahudilikle ve Hıristiyanlıkla desteklenen bu edim, Holland’a göre kadını “ikinci cins” sayan nefret dilinin enikonu kök salmasına neden oluyor. Yazar, kadının “günah keçisi” ve “iblis” olarak nitelenip “katlinin vacip sayıldığı” bu dönemin etkilerinin çok uzun sürdüğünü de ekliyor.

'KIRILGAN DOĞA'

Holland, kadına bakışın, tarihsel süreçte ya ilahlaştırma ya da Şeytanlaştırma uçlarında dolaştığının altını çizerken bunların, cennet ve cehennem metaforlarının yelkenini şişirdiğini ifade eder: “Kadın ister tanrısallaştırılıyor ister şeytanlaştırılıyor olsun, aynı derecede insanlıktan uzaklaştırılıyordu. Çünkü hem biri hem de öteki, kadının insan varlığını reddediyordu.”

Katolik Kilisesi’nin ve geleneklerin dayattığı şeytanlaştırma ve ilahlaştırmaya karşı çıkışı hızlandıran Rönesans ve Reform dönemi, Holland’ın belirttiği gibi kadına duyulan nefretin temellerini -en azından o günlerin şartlarına göre- epey sarsar. Dönemin sanat anlayışı, felsefesi, bilimi ve sosyal hayatı, cadı avlarının yarattığı yıkımın üstüne daha insancıl bir söylem inşa eder. Kilise ve başka kurumlar, önceki döneme göre kadınların hayatının merkezinde daha az etkin bir konuma getirilirken edebiyatta ve şiirde kadın, yine yakın geçmişe oranla biraz daha belirgin biçimde karşımıza çıkar. Ancak bu dönemlerde bile tarihsel sürecin ve geleneklerin aşıladığı nefret dilinin üstesinden tam anlamıyla gelinemez. Onca gelişmeye rağmen, evrim geçiren “namus” görüşü, kadının “değerini ortaya koymak için” bireylerin ve toplumun zihninin bir köşesinde bulunduğundan, kara delik olarak duruyor.

Holland, bu bakış açısının yalnızca Batı’ya özgü olmadığını, Asya ve Ortadoğu’yla birlikte Afrika’da da görüldüğünü söylüyor. Dul kadınların yakıldığı ve kız bebeklerin öldürüldüğü Hindistan, kız çocuklarının sünnet edildiği Afrika, cinsel şiddete uğrayan ve bunun “olağan görüldüğü” kimi Asya ve Ortadoğu ülkeleri, mizojiniye sadece birkaç örnek. Bunlara fakirlikten doğan şiddeti, “düşkün kadınları kurtarmak için elinden geleni yapan” nüfuzlu erkeklerle din adamlarını ve kadını cinsiyetsizleştirme çabalarını da rahatlıkla ekleyebiliriz. “Edepli” hayatlardan ve eserlerden, cinselliğin ve erotizmin kovulup kadınların “kırılgan doğalarını” resmetme uğraşı ise Holland’a göre bütün hepsinin üstüne tüy dikiyor.

NEFRET SÖYLEMİNİN 'GEREKÇELENDİRİLMESİ'

Holland, kadına yönelik nefret söyleminin, çağlara ayak uydurduğunu, psikoloji, psikanaliz ve toplum teorileri yardımıyla bunun “gerekçelendirildiğini” söylüyor. Bosna Savaşı sırasında, Sırpların uyguladığı şiddetin hafif cezalarla geçiştirilmesinin “dönemin koşullarıyla” açıklanması, adı geçen “gerekçelendirmeye” bir örnek. Böylece Holland, kadından nefretin bir başka özelliğini daha açıklamaya girişiyor: “Mizojini, kadınların sözümona ‘asıl’ rollerinin ne olduğu ve bu rollere onları hapsettiğinden emin olduğu sınırlayıcı tanımlamalarla, onları kişiliksizleştirmeyi amaçlar.” Yazar, buna, geçmişten Katolik Kilisesi’nin görüşlerini ve kendi döneminden Taliban’ın uygulamalarını örnek gösteriyor. Onların söylem ve eylemleri, erkeklerin kadını, “öteki” ya da “ben olmayan” şeklinde gördüğüne ve hastalıklı bir ilişki biçimine işaret ediyor. Holland’ın kitapta anlattıkları, insanın mizojini nedeniyle gördüğü kâbustan uyanması gerektiğini belirtiyor.

Yazar, Mizojini’de, bir yandan kadınlara yönelik nefret söyleminin tarihsel boyutunu gözler önüne sererken öte yandan kadınların ayırımcılıkla ve şiddetle mücadele edişini, hakları ve kimlikleri için nasıl harekete geçtiğini anlatıyor. Söz konusu mücadele, Holland’a göre insani gelişmenin ve eşitliğin önündeki engelleri kaldırmada ne denli önemli olduğunu da gösteriyor. Zihinde başlayıp dilde devam eden ve eylemle en üst seviyeye ulaşan mizojininin geniş bir tarihçesini sunan yazar, “insanlar tekerleği bulmadan çok önce mizojiniyi buldu” diyor.

Kitabı en iyi özetleyen cümlelerden biri de bu zaten.

Mizojini/ Jack Holland/ Çeviren: Erdoğan Okyay/ İmge Kitabevi/ 302 s.

‘Babam, eşitliği ve özgürlüğü hep önemsedi’

Babasının kaleme aldığı kitapların hemen hepsinin tanığı ama Mizojini’nin, Jenny Holland'da ayrı bir yeri var. Kitabın yazılış aşamasında genç bir kız olan Jenny, babasının kendisine ve annesine sürekli danıştığını, hasta yatağında bile ufak değişiklikler yapmak için fikrini aldığını söylüyor. Jenny Holland, kitabın yazılış öyküsünü ve babasını şöyle anlatıyor:

“Babam, hiçbir zaman hiçbir konuya bir fanatik gibi yaklaşmadı. Kuzey İrlanda-İngiltere geriliminde, araştırdığı siyasi veya adli bir konuda ulaştığı bilgileri yorumlamada da aynı tavrını sürdürdü. Mizojini’yi yazarken amacı, kadınları aşağılayan, ikinci sınıf hale getiren ve alaya alan yaklaşımı anlayıp bunun tarihsel köklerine inmekti.

Babam, anneme âşık ve saygılıydı. Beni her zaman olgun ve fikrine başvuracağı bir birey olarak gördü. Hastalığı ortaya çıktığı günlerde, Mizojini bitmişti ve sürekli bana danıştığını hatırlıyorum; tereddüte düştüğü kısacık bir cümleyi bile bana ve anneme sormadan değiştirmedi.

Mizojini için araştırma yaptığı sıralarda, pek çok yakın arkadaşının ‘Bu kitapları kadınlar yazmalı’ lafına şaşırmıştı. Oysa babam, bu konuya erkeklerin de eğilmesinin vaktinin gelip geçtiğine inanıyordu. Özellikle gençliğinde, aşağılanan kadınları ya da dildeki kirlenmeyi gördükçe hem rahatsızlığı artmıştı hem de Mizojini’nin altyapısı oluşmuştu. Eğer kitapla ilgili bir hikâyeden bahsedeceksek bu aşamaları mutlaka anımsatmam gerek.

Üstelik bu kitabı babam değil de eşitliğe ve hümanizme inanan başka biri yazmış olsaydı, aynı keyifle okurdum. Kitaba bir yerinden katkı vermiş olduğum için mutluyum. Babamın, anılarımızdan ve insanları koşulsuz sevmeyi öğretmesinden sonra bana bıraktığı en önemli mirasın bu olduğunu düşünüyorum.

Babam, erkeklerin, kadınlar üstünde iktidar kurma hevesinin tarihsel bir sorun olarak neredeyse hiç kesintiye uğramadan karşımıza çıktığını düşünüyordu. Bu ciddi problemin, hemen her toplumda adaletsizliği doğurduğunu, kadının her şeyden önce insan olarak görülmesini engellediğini biliyordu. Var olan sorunu kitabıyla tamamen çözebileceğine inanacak kadar romantik değildi elbette. Fakat araştırmasının bu yolda birilerine el verebileceğine dair umudu son âna kadar taşıdı.

Eşitliği ve özgürlüğü daima en öne alan babam, bunun bir kanıtı niteliğindeki kitabıyla kadınlarla ilgili haksızlık ve acılardan yola çıkıp geleceğe seslenmişti aslında. Şimdilerde, dünyanın dört bir köşesinde yaşanan hak ihlalleri ve kadına yönelik şiddet, onun neden bu denli titizlenip endişelendiğini de kanıtlıyor.

Babamın inatçı araştırmacılığı, insancıllığı ve öngörüsü, onu tanıyan ya da sadece kitaplarını ve makalelerini okuyanlarca bir kez daha saygıyla anılacaktır diye düşünüyorum.”

[email protected]

A+ A-