İlker Mumcuoğlu'ndan 'Kadıköy'den Köprüaltı'na Hikâyeler'

İlker Mumcuoğlu öykücüymüş ama yıllarca bunu nasıl saklamış? Bilinir; aslında pek çok yayınla birlikte Cumhuriyet Kitap Eki’nin de bulmaca sayfasını hazırlayan bir Borges labirentçisi aynı zamanda o. Öykülerinde de uzun uzadıya yazılan, insan ruhunu kasvete boğan bir anlatıdan sıyrılıp sadeliğin o ince duyarlılığıyla küçük metinler resitaliyle buluşturuyor okuru.
Yayınlanma tarihi: 25 Şubat 2017 Cumartesi, 23:43

[Haber görseli]Borges labirentçisinden öyküler...

Kendisini neredeyse otuz yıldır tanır, sever, sayar ve çağdaşım olan İlker Mumcuoğlu hakkında yıllar sonra yeni bir yazı daha yazmanın tadını çıkarırken kendisine buradan bir kere daha selam durmak isterim. Öyle ya; son yıllarda böylesine samimi, edebiyat ve tatlı bir ironiyle yazılmış sahici bir kitap okumadıydım.

Özellikle yıllardır Cumhuriyet Kitap Eki’nin sonunda hep iki kişiyi özler durursunuz; bir tanesi Semih Poroy’un muhteşem karikatürleri ve diğeri İlker Mumcuoğlu’nun hazırladığı şiiri ve edebiyatı kucaklayan bulmacaları. Ancak İlker Mumcuoğlu şaşırttı beni. Zira hınzırca, eğlenceli ve anılara bitişik, dünya kültürünü alkışlayan bir sesle dolaşmadıydım bir kitabın içinde yolculuk yaparken uzun zamandır. Buzuki ile ud ve kanun sesi arasında gidip geldim. İnsan kitap okurken, beğendiği cümlelerin altını çizer; bunu çok yaparım. İlker Mumcuoğlu'nun kitabını okurken de çokça cümlenin altını çizdim. Duygulanıyorsunuz okurken, içinizde birikmiş buz dağı eriyor kelimelerini içerken.

Bu adam, İlker Mumcuoğlu öykücüymüş ama yıllarca bunu bizden nasıl saklamış, anlayamadım. Bilinir; aslında pek çok yayınla birlikte Cumhuriyet Kitap Eki’nin de bulmaca sayfasını hazırlayan bir Borges labirentçisi aynı zamanda o. Öykülerinde de uzun uzadıya yazılan, insan ruhunu kasvete boğan bir anlatıdan sıyrılıp sadeliğin o ince duyarlılığıyla küçü metinler resitaliyle buluşturuyor bizi.

KÖPRÜALTINDA YILBAŞI

O kısa öyküleri bana kimleri anımsatmadı ki?
Çoğu önemli, kıymetli yazarlarımızı fakat sevgili İlker Mumcuoğlu’nun tarzı, tavrı ve farkı şurada: Ruhumuza feci şekilde dokunan, "Ben de bunları yaşamıştım," dedirten cinsten otobiyografik öyküler. Gerçeği bozmadan, yalın bir olayın, yaşananların ahengini hiç bozmadan aktarması ne güzeldir. Her öyküsü bende bir sinopsis tadı bıraktı. "Alın bir öyküsünü dizi yapınız," diyesim geliyor içimden. Çünkü öyle sıcacık ve öylesine hakiki ve yoğun bir incelik tadı bırakırken kimi yerlerde, gülmemek için kendinizi zor tutuyorsunuz zira Mumcuoğlu orada kasıtlı bir mizah ya da lezzetli bir humor tadı bırakmak istemeksizin yapıyor bunu. Yani kendiliğinden oluşan bir dil bu. Yazdığı öykülerdeki karakterler o kadar canlı ki onlara dokunmak istiyorsunuz. Bu kısa öykülerin çoğunu birebir yaşamasam da benzerlerini yaşadım yaşamasına ama İlker Mumcuoğlu gibi anlatamam.Anlatamam çünkü bu iş ayrı bir yetenek gerektiriyor.

Söz gelimi 'Halil Amca' adlı öykü...
Bir yazar, kısa anlatımıyla insana dair pek çok şeyi mi duyumsatabilir mi?
İşte bunu başarmıştır İlker Mumcuoğlu!

'Halil Amca' adlı öyküsünde müthiş bir şaşırtmada, kara mizah kalbimizde bir esenlik şarkısı bırakırken en mutsuz halimle ben de ağlamaya başlıyorum yazarımızla birlikte.

Kitapla 'İrlandalı Kız'ı' arayıp merak edecek, 'Perec Temrinleri'ne şaşıracak, 'Bir Gece Vakti Boğaziçi'nde benim gibi siz de küçük İskender şiirleri dinleyerek, şu "üç günlük bir hayata" bakıp bakıp gülümseyecek ve kendinize "Ben neden hiç Köprüaltı'nda bir yılbaşı geçirmedim?" diye sorarak hayıflanacaksınız. Dert etmeyin, İlker Mumcuoğlu kitabıyla sizi oralara götürecek ve bir Modigliani gibi kendi kalbinizin etrafınızda aşkla dans edeceksiniz.

SAMİMİYET DİLİ

Her öyküsünün sonu sürprizlerle bitiyor. Bir dalgıç gibi dalın öykülerine, bakın nelerle karşılaşacaksınız? "Düşünsenize, yeni tanıştığı hoş bir hanımın bir bacağının protez olduğunu saatler sonra farkettiğinde içinin nasıl da cız ettiğini."

Siz bilmezsiniz onun çizgi roman kahramanlarıyla da yarenlik ettiğini. Kömür kokuları içinde bir arkadaşının kemiklerinin bile bulunamadığını ve Hüseyin adlı kardeşine nasıl da üzülebileceğinizi kestiremezsiniz. Yıllar önce benim ve kimi arkadaşlarımın hep sevdiği bir erotik kadın vardı, onun filmlerine giderdik, gizli gizli. 'O’nun Hikâyesi' adlı öyküden ve elbette Emmanuel’den söz ediyorum ama size resmen hikâye tatlı bir kazık atıyor ve o hikâyede geçen bir cümlenin altını çizerek paylaşmak istiyorum: “Artık kendimin bir vücut değil, Mayakovski gibi ‘pantolonsuz bir bulut’ olduğuna başlamıştım.” Bence bu öyküsünün en cezbedici yanı samimiyet dilinin, şiir ve edebiyat âşığı bir yazarın kalbinden dışarı nasıl fırladığını göstermesi.

"FONDA DÖRT DÖRTLÜK BOĞAZİÇİ"

Eh, sonunda yavaş yavaş sadede geliyorum. Yazdıkları zaman zaman grotesk ve arabesk tatlar içerse de biz okurlara asla masal anlatmıyor Mumcuoğlu. Daha önce söylediğim gibi gerçekliğin o çağdaş dilini alenen ve resmen bir sinemacı gibi gösterebiliyor, okurken hem acı çekiyor, hüzünleniyor, öte yandan gülümsüyor ve kahkahalar atabiliyorsunuz, başarı da bu değil midir zaten?

Mesela 'Ayı Hamdi' salt konusunun ilginçliği ile değil, anlatım bakımından da trajikomik bir öykü aynı zamanda. 'Perec Temrinleri', a harfi kullanmadan yazdığı postmodern bir bahar esenliği bırakıyor okuyanda. Yine aynı güzellikte bu kez de hiç e harfi kullanmadan yazdığı bir öyküsü daha var ki bir güneş doğuşu ve ardından kalbimize yağmur bırakacak kadar samimi ve edebiyat kokusunun dumanı içinde başka bir gezegenden dünyamıza gönderilen bir mektup gibi âdeta! Mumcuoğlu öykülerinin finallerinde hepimize, “fonda dört dörtlük Boğaziçi, aşk diyarı” bırakmaktan asla usanmıyor. Bu iki öyküsünü de Georges Perec’e ithaf etmiştir haklı olarak.

Kadıköy'den Köprüaltı'na hikâyeler, Anadoluhisarı ile Rumelihisarı arasında bir hamak kurmuş kucaklar gibidir ama yazdıkları asla kurmaca değildir.

Kadıköy'den Köprüaltı'na Hikâyeler / İlker Mumcuoğlu / Yitik Ülke Yayınları / 86 s.

A+ A-