Kapat
A+ A-

Hakan Bıçakcı'dan "Doğa Tarihi"

Hakan Bıçakcı,'nın yeni romanında, sosyal medya ve iletişim çağının da etkisiyle yazarın deyişiyle “olduğumuz gibi sevilmek istedigimiz ama olduğumuz gibi olmadığımız” bir dünyanın, sarsıntılarla dolu serüvenlerine gidiyoruz bu romanda.
Yayınlanma tarihi: 19 Mayıs 2014 Pazartesi, 11:56

[Haber görseli]Pembe panjurlu distopya

Hayalleri, ancak ve ancak bir göğüs kadar büyüyebilen bir kadından yaşama dair ne alabilirsiniz?

Hakan Bıçakcı, yeni romanı Doğa Tarihi'nde bu sorunun yanıtını veriyor. Yanlış okumadınız. Korku gerilim romanlarıyla tanınmış, fantastik öyküler yazan Bıçakcı yayımlanan bu son romanında, herkesin müstehzi bir ifadeyle karşılayabileceği basit gibi görünen bu sorudan yola çıkarak, önceden çok uzak gelse de artık hiç de yabancısı olmadığımız yaşamları didikliyor.

Nasıl mı? Şöyle: Bir kahraman düşlüyor Bıçakcı. Adını Doğa koyuyor. Otuz beşinde bir plaza güzeli. Dünyanın etrafında dönmesini istiyor, dönmediği anlarda telaşa düşüyor, sigarası ve evi dahil her şeyi akıllı, yaramaz köpeği Fifi ve annesiyle birlikte yaşıyor. Yaşamındaki her şey o kadar istediği gibi gidiyor ki ya da Doğa bize yaşamındaki her şeyin o kadar güzel gittiğini "göteriyor" ki biz de her şeyin yolunda olduğuna inanıyoruz başlarda. Ama durun! Küçük bir sorun: Doğa'nın kalçaları, bacakları, yüzü muhteşem de... Şu göğüsler. Tek sorunu bu işte Doğa'nın. Yoksa geri kalan her şey mükemmel...

Ancak Hakan Bıçakcı romanıysa elimizdeki böyle "aydınlık" dünyalara aldanmamak gerektiğini bilmemiz gerekir ki öyle de oluyor zaten. Bıçakcı, bu pembe panjurlu düşlerle kurulu dünyadan günümüzün, aslında herkesin bir ucundan tuttuğu çirkin teşhir haritasının ayrıntılarını sergiliyor.
Sosyal medyayla birlikte yaşamımıza hepten egemen olan "sosyal teşhir" çağında, "gibi görünmek" ya da sadece "görünmek" yeni yeni konuşulmaya başlansa da temel sorunlardan biri hâline geldi. Doğa'nın da yaşamındaki temel sorun bu aslında; göğüsler bahane. O sadece bulunduğu çağa tam olarak ayak uydurmak için çırpınan, kesintisiz olarak arzulanmak istenen, iştah, takdir ve kıskançlık dolu gözlerin hep üzerinde olması için çabalayan bir kadın. Her gün etrafımızda gördüklerimizden yani.

Bıçakcı da çağın tüm gereklerini "fazla fazla" yerine getiren bir karakter ile normal gibi görünen yaşamların altındaki derin uçurumları anlatıyor romanında. Bu gereklerden yola çıkarak Doğa Tarihi'nin, plaza-site-alışveriş merkezi üçgeninde sıkışmış hayatların "kâbusu" olduğunu söyleyebiliriz. Diğer bir taraftan da normal algısının kaşındığı pembe panjurlu bir distopya Doğa Tarihi. Panjurları, renkli "gibi görünen" hayatlarından, distopik atmosferi ise tamamıyla gerçeklerinden...

Tekrar Doğa'ya döncek olursak; Hakan Bıçakcı'nın "yaratmamış" olduğunu söyleyebiliriz Doğa'yı. İsminin etrafına yeniden bir kişilik örmemiş. Sadece "seçmiş". Muhteşem bir gözlemin sonucunda dünyaya gelmiş Doğa. Etrafımıza baksak belki onlarca insanda, hatta kendimizde bile yakalayacağımız birçok özelliğin bir isim üzerinde toplanmasıyla can bulmuş bir karakter o. Bıçakcı sadece günlük yaşamın hayhuyunda etrafımızdan akıp giden yaşantılardan parçalar kopararak yaşadığımız bu yeni dönemin prototipini meydana getirmiş Doğa'yla birlikte.

Bu bağlamda kendi yaşam deneyimlerinden yaratılıp bugüne taşınan bir karakter değil Doğa. İsmi bile ironinin serin gölgesinde. Aksine; öğretilmiş, kibarca, usulüne uygun bir şekilde dayatılmış yaşamların doğurduğu "suni bir yaşam formu". Yaşanmışlıkları, kendi doğal süreci onu bir yere kadar getirmiştir ancak sonuçta Doğa için her şey doğal akışından çıkmış ve "yapay" bir hayatı sürmeye başlamış. Doğa'nın, Hakan Bıçakcı tarafından bize izletilen yaşamı bu "plastik" dünyanın içinde geçiyor. Ancak her ne olursa olsun Doğa'nın bu yapay evrene sapmadan önce yaşadıkları bir şekilde zihninin bir köşesinde yer etmiş, bilinçaltında bir yerlerde gezmektedir ama onları öylesine bastırmıştır ki anıları nefes bile alamaz o dar hücrelerde. Hâliyle en küçük bir işaret fişeği gördüklerinde de yerinde duramazlar. Son kertede romanın çatışmaları da biliçaltının su yüzüne çıkmaya başlamasıyla ortaya çıkacak zaten.

Çıktığında da Hakan Bıçakcı'nın o bilindik dünyaları romanın atmosferini kapalamaya başlayacak. Gerçekler, düşler ve kâbusların iç içe geçtiği; neyin gerçek, neyin düş ve neyin kâbus olduğunun ayırt edilemediği bir dünya kapılarını açacak.

Şimdi en baştaki soruya tekrar dönelim: "Hayalleri, ancak ve ancak bir göğüs kadar büyüyebilen bir kadından yaşama dair ne alabilirsiniz?" Bakın ve Doğa'nın göğüsleri arsındaki boşluktan kendi dünyanızı seyredin...

Doğa Tarihi/ Hakan Bıçakcı/ İletişim Yayınları/ 227 s.

Cumhuriyet İMECESİ