A+ A-

Nazlı Karabıyıkoğlu'ndan 'Gök Derinin Altında'

“Gök Derinin Altında” bir öykü toplamı, dört ana bölüm altında, on yedi öyküden oluşuyor fakat bir bakıma öyküler birbiriyle bağlantılı olduğu için topluca bir bütünlüğe de sahip kitap. Öykülerin bir ayağı İstanbul’da, Ankara’da, bugünün beton şehirlerinde, öte yanı ise şamanların anavatanı Sibirya’da, Moğolistan’da; hem bugünün hem de binlerce yılın gerisinde efsanelerin öykülerini anlatıyor Nazlı Karabıyıkoğlu.
Yayınlanma tarihi: 03 Kasım 2017 Cuma, 20:34

[Haber görseli]Cinsiyetsiz ruhlar


Edebi dehayı nasıl tanırız? Bugün bu soru aklımıza çokça takılabilir çünkü eski çağların dehasını tanımakta hiç zorlanmayan biz okurlar, bugünün olağanüstü sayılacak eserlerini nasıl anlayacağımızı bilmeyebiliriz. Benzer bir biçimde, bugün Van Gogh’un bir resmini gördüğümüzde onun o güne kadar yapılan resimlerden farkını görmekte zorlanmayan gözlerimiz, bugün yaratılan bir sanat eserinin değerini aynı kolaylıkla görebilir mi?

Elbette “başyapıt” olarak tanımlanan eserler tek tip estetik değerlendirmeye tabi değil; her çağ, her kültür ve hatta her birey kendi başyapıtlarını tanımlıyor. Ama burada asıl sorgulamak istediğim, bugün rastgele açıp okuduğumuz bir kitabın değerini neye göre anladığımız. Bugünün zevkine göre yazılmış eserin başyapıt olma olasılığı nedir? Yoksa bugünün değerlerinin ötesinde olma koşulu mu vardır başyapıtta? Aslında bütün sorular bir kenara, estetik değerlendirmelerin altında, eserle kurulan duygu bağı yatıyor.

Biliyorsunuz, her yıl binlerce kitap yayımlanıyor. Örneğin, 2016’da ülkemizde elli bin kitap basılmış. Eğitim, referans ve resmi nitelikli metinleri ayırdığımızda, yine de binlerce edebiyat eseri kalıyor geriye. Her hafta ben de kendimce yeni çıkan kitapları takip etmeye, yeni yazarların eserlerini okumaya çalışıyorum fakat ne yalan söyleyeyim, art arta daha önce okuduğum hissine kapıldığım sayfalar çıkıyor çoğu zaman karşıma.

Ama… ender de olsa bazen tam tersi oluyor. Daha önce okuduğum hiçbir şeye benzemeyen, daha ilk satırlarında beni heyecanlandıran kitaplar da oluyor. İşte bu kitaplar sayesinde koca edebiyat mekanizması -hatta daha genel anlamda kitap piyasası- işliyor. Konuya uzun bir giriş yaptım ama bu hafta beni böylesine heyecanlandıran bir metin okudum: Gök Derinin Altında (İthaki Yayınları, 208 s.). Yazarı 1985 doğumlu Nazlı Karabıyıkoğlu.
 
MELEKLER 

Gök Derinin Altında bir öykü toplamı, dört ana bölüm altında, on yedi öyküden oluşuyor fakat bir bakıma öyküler birbiriyle bağlantılı olduğu için topluca bir bütünlüğe de sahip kitap. Öykülerin bir ayağı İstanbul’da, Ankara’da, bugünün beton şehirlerinde, öte yanı ise şamanların anavatanı Sibirya’da, Moğolistan’da; hem bugünün hem de binlerce yılın gerisinde efsanelerin öykülerini anlatıyor Karabıyıkoğlu.

Kitapta yer alan ilk öykülerden biri olan “Fallus,” aslında kitap hakkında da bilgi veriyor bize. Gabriel adında bir gezgin, iki yıl Sibirya’da yaşamış, oranın halklarını yakından tanımış, şamanizmi incelemiş biri. Sinan adlı yazar ve eşi Gülbeyaz, gezginin incelemelerinden etkilenip onu evlerine davet ediyor. Gabriel yanında yıllar içinde gezilerinden biriktirdiği objeler, masklar, resimler ve kendi çektiği fotoğraflarla dolu çantayı, romanında kullanması için Sinan’a verir. Çantanın içi hikâyelerle doludur. Bu öykü kitabı da âdeta bu çantanın içinden çıkar. İç içe geçirilmiş bir format buluruz öykü içinden çıkan öykülerde.

Ayrıca bu öykü, kitaptaki bölümleri anlamamız için de anahtar oluşturur. Gabriel -İslamiyet’te bilinen adıyla Cebrail- Allah’ın vahiylerini peygamberlere ulaştıran baş melek, bu öyküde de öte dünyadan mesaj getiren, dünyevi ile fizikötesini, kurgu ile gerçeği bağlayan öğe. Öykülerde dört büyük meleğin her birine rastlarız. Dört bölüm, dört meleğe gönderme yapar: Cebrail, Mikail, İsrafil ve Azrail. Cebrail haber getiren, Mikail doğa olaylarını yöneten, İsrafil üfleyerek kıyamet gününü haber veren, Azrail ise ölüler diyarına taşıyan meleğin simgesi.
 
ŞAMANLAR

Karabıyıkoğlu öykülerinde, insanlığın en temel korku ve arzularını anlatıyor. Öykülerin büyük bir bölümü Sibirya ve Orta Asya’da geçiyor. O coğrafyada yaşayan halkları, Evenkler, Çukçiler, Yakutlar, Kumandinler, Tatarlar ve Moğolları, bu halkların doğa içinde yaşamlarını, Hövsgöl ya da Altay dağlarının güzelliğini dile getiriyor. Bunca farklı öykü nasıl bir tek öyküyü anlatır gibi bütünleşiyorsa aslında Şaman yaşamında da aynı bütünlük söz konusu. İnsan, hayvan ve doğadaki ruhların hepsi, bir tek benlik olarak var. Doğa ve içindekileri bir tek varlık olarak ele alan felsefeden dolayı, bir insanın hastalığı, toplumun hastalığı oluyor. Toplumun ve bireyin hastalığını iyileştirme gücüne ise Şaman sahip. Şamanizm inancına göre tüm fiziksel hastalıklar ruhsal kaynaklı; hepsi ruh yitiminden kaynaklanıyor. Bunun için şifacı şaman öncelikle yitik ruhu arıyor, gerekirse ölüler diyarına gidip hastanın bedenine giriyor, kendinden geçerek vecd hâlinde ruhlara şifa veriyor. Aynı zamanda temel bereket kültürünü de Şaman oluşturuyor; doğurganlık, evlilik, avlanma gibi...

Öykülerde kullanılan ortak motiflerde Şaman ayinlerini buluyoruz en çok. Çift cinsiyetlilik ya da cinsiyetsizlik gibi temalar, doğurganlık gibi simgeler de sık kullanılıyor. Öykülerde çok sayıda yazar karakter de yer alıyor; Mikail, Sinan, Efsun, Rafet gibi... Yazmak ve yazılanı çalmak da Karabıyıkoğlu’nun kullandığı motiflerden biri. Yaşamak ve anlatmanın birlikteliği, yazarın yaşayan mı yoksa yazan mı olduğu ince bir çizgide ayrılıyor. Bu sorunun farklı yerlerde karşımıza çıkmasından anlıyoruz Karabıyıkoğlu için önemini.

Gök Derinin Altında, ilginç tema ve motiflerle gerçekten çok sarsıcı bir kitap fakat asıl önemlisi kendine özgü dilini oluşturması. Daha önce Aslı Erdoğan, Semra Topal ve Sema Kaygusuz gibi yazarlarda tanık olduğumuz dişil anlatı dilini Karabıyıkoğlu’nda da bulmak mümkün. Türk dili ve edebiyatı bölümünde yüksek lisans öğrencisiymiş ve daha önce üç öykü kitabı yayımlanmış: İskele, Olivya Çıkmazı ve Hayvanların Tarafı.

Comment disclaimer