A+ A-

İstanbul Kitap Fuarı'nın Onur Yazarı Ayla Kutlu'ya dair...

TÜYAP ve Türkiye Yayıncılar Birliği ’nin ortaklaşa hazırladığı 36. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı, 4-12 Kasım 2017 arasında TÜYAP Fuar ve Kongre Merkezi-Büyükçekmece’de düzenleniyor. Fuarın bu yılki Onur Yazarı ise Ayla Kutlu. Faruk Şüyün, Kutlu’yla TÜYAP katılımcılarına verilmek üzere hazırlanan kitap için uzun bir söyleşi gerçekleştirdi. O söyleşinin bir bölümünü yayımlıyoruz...
Yayınlanma tarihi: 03 Kasım 2017 Cuma, 21:09

‘O ilk defnenin kokusunu soluyabilmek’ için...
 
Bir Ayla Kutlu kitabı yazacaksam, onun doğduğu topraklarda başlamalıydı. Dört öykü kitabında anlatmıştı kendisini besleyen kültürü, tarihi, doğayı, coğrafyasıyla Hatay’ı… Asi… Asi’de neredeyse bir asır boyunca Antakya vardı ve kitabımız, tabii ki oralarda, onun sözcükleriyle açılacaktı:
“Antakya kültür, İskenderun ticaret kentidir. Kozmopolittir. Ben, kültürün yok edilse bile doğada bir biçimde çınlayarak dağıldığını ve ana topraklarından ayrılmadığını düşünen bir insanım. Örneğin, sesin de yittiğine inanmazdım. İlk kitabım Kaçış’ta da bunu yazdım. Bir yerlere gidiyordur, bir yerlerde birikiyordur; bu, sonsuza kadar yok olmaz. Bir yerde bekliyor. Şimdi o cep telefonlarından yapılan konuşmaların çözümlenmesi filan…

Bunun bir gerçek olduğu anlaşıldı,” diye anlatıyor Ayla Kutlu.

Kutlu’nun doğduğu topraklarda, Harbiye yolundayız, Defne Mahallesi’ndeki Yazar Ayla Kutlu Sokağı’na doğru gidiyoruz:
“Harbiye yolunda sekiz yüz rahipten oluşan bir felsefe okulu varmış. Bunu yok eden kim, Edirne’yi kuran Hadrianus… Ya dünya görüşü yönünden ya belki felsefi inançları yüzünden burayı yok ediyor. Binayı yıktırıyor, bütün rahipleri öldürüyor ama o rahiplerin Antakya’nın kültürüne, havasına, suyuna kattığını ve duyguların şehre hâlâ duyarlı incelikler, halkına da daha hoş derinlikler bıraktığını düşünmeden edemiyorum.”
 
ÇOCUK YAŞTA GÜNAHI YORUMLAMAK!

“Bir de ben, çok küçük yaşta hayat, ölüm, ceza konusunda düşünmeye başladım,” diye devam ediyor Kutlu. “İnanmayabilirsiniz ama okula gitmeden önce bunları düşünüyor, günahı yorumluyordum. Cennete gitmek için ne yapmam gerektiğini, o güne kadar işlediğim günahları belki Allah’ın büyüyünce bağışlayacağını ama bir daha yapmamam gerektiğini düşünüyordum; hem de ciddi ciddi... Öyle bir yapım vardı, hâlâ da öyledir zaten. Çok şeyi düşünmek zorunda kaldığım için çok yorgun bir hafızam var… Hafızamda çok şey var. Annemin deyimiyle ‘at, orada durur.’ Görüyorsunuz şimdi hiçbir şeyi hatırlamıyorum, o ayrı dava!

Dante’nin İlâhi Komedya’sı… Resimli olarak çevrilmiş, herhalde İtalyancası da resimliydi, o resimleri de almışlar kitabın içine. O kitabı çevirmeye başladım, biraz okumayı biliyorum ama okuyamayacak düzeydeyim. Resimlerin altlarını okuyup onları seyrediyorum…

Sonra okula gittim, yine Dante’nin İlâhi Komedya’sına devam ettim. Birinci sınıftan ikinci sınıfa geçtiğim sene İlahi Komedya’yı okudum. Ne anladım, onu bilmiyorum. Ama çok büyük bir günahtan, günahın insana çok büyük acılar vereceğinden çok korktum ve o yaşıma kadarki günahlarımı eğer Allah affederse bundan sonra günah işlememeliyim, diye kesin karar verdim. Günah işlememeye karar verdim ama çok kısa bir zaman sonra bir şeyi fark ettim: Günah hangisi, hangisi değil? Meselâ ekmek tenceresinden ekmek çalmak günah mı? Anneme sorsam “Niye çalıyorsun, benden iste!” diyecek. Sormasam, günahsa ne yaparım korkusu… Ve ben orada galiba sapıtmışım sanıyorum.
Kitap okumam filan biraz kontrol altına alındı. Ama bizim evde başka bir şeyimiz yoktu ve hepimiz okumaya çok meraklı insanlardık. Anneniz okuyor, babanız okuyor siz de doğal olarak okuyorsunuz. Tabii çocuk kitabı yok. Ama babam mesela; iki çocuk dergisi vardı, hep onları alır getirirdi. Bana okumak yasaklandığı için abim okuduktan sonra bana tekrar okurdu. Başka okuyacak bir şey yok çünkü…”

Onun ruhunu yıllardır okuduğum kitaplarındaki satır aralarından yakalamaya çalışıyordum. Ama işte en içten hâlleri ile hemen yanıbaşımdaydı…

1940’LI YILLARIN HARBİYE’Sİ

Ayla Kutlu’nun yanına gelmeden önce, yaşamöyküsünün yirmi iki yılını anlattığı kitabı Zaman da Eskir’i hatmetmiştim; kitapta o yılların Harbiye’sini şöyle anlatıyordu:
“1942 yılı sonları olsa gerek: Çocukluğumun kıpkırmızı elma şekeri, suyu çenemden aşağı akan şeker kamışı; erik ağaçlarının tepesinde tünediğim Everest tepesi, kavalla yarattığım dünyadaki en güzel melodi, gözümün açıldığı cennet, bilincimin aştığı ilk eşik... Kutsal kitaplarda insanlara vaat edilen gümrah yeşilin yarattığı güzellik ve bolluklar diyarıydı Harbiye. Cennet bana, yaşım bir elin parmaklarının sayısına gelmeden Kenan ülkesinin bu en üst çevreninde sunulmuştu.
Yaşama gözü kapalı dalmadık. Gözlerimiz açıldı ve üç kardeş Harbiye’nin bereketli güzelliğinin ortasına atsız ve kanatsız, doludizgin uçtuk.

Tarihin çok eski çağlarından beri, insan üstünde iyimser etkiler oluşturan güzellikler beldesi burası... Yaşamları sonsuz mavilikler arasında kürek çekerek geçen Fenikelilerin karaya çıktıkları anda buldukları Doğu Akdeniz güzelliğinin sofrası... Fenikelilerin eşsiz kültürlerini yaşadıkları günlerden kalan; sınırları siyasi coğrafyaların dışında oluşan ülkesi. Göksel dinlerin yaratılışa ilişkin iyi dilekleri ancak bu kadar güzel yerlerde doğardı.

Harbiye, dünyaya uygarlığı armağan eden ne kadar çok birikim varsa tümüne bir el uzatımı mesafedeki çok eski bir yerleşim yeri. Antonius ile Kleopatra’nın Ege’de başlayan balayı, Akdeniz boyunca sürdükten sonra, burada güneye dönüyor, âşıklar yüzlerini kadının doğurgan ülkesine, Nil diyarına çeviriyorlardı. Güneyden gelirken, kupkuru ve neredeyse çıplak tepelerden geçtikten sonra, burada birden kırılıveren yer kabuğu derine saklanmış, denize açılan vadisini süslemeyi bitirememişti. Binlerce yıldan beri her kök, her meyve bir zenginlik göstergesiydi. İlkbaharı, yazı, bütün mevsimleri insanın gözlerinin önünde oluşan ters bir çağlayan gibi fışkıran doğasına yeni şeyler ekliyordu. Yüzlerce endemik bitki, çeşitli kültür bitkileri, onların hepsine her zaman şükran duyan halk, sahip olduğu her şeyi insanlara sunmaya hazırdılar. İkram denilen şey, armağan almaktan daha çok mutlu ediyordu tüm canlılarını. Burası önce, fiziksel olarak Kenan ülkesinin verimli hilal diye adlandırılan zengin topraklarının en kuzey sınırındaydı. Sonra, görünmeyen güçlerin karışmasıyla, yoğun iyimser birikimin oluşturduğu mistik havaya eklenen mutluluk buhuru; burada dağın, suyun, insanın ve zengin toprağın doğal kokularının toplamıyla oluşuyordu.”
 
DEFNENİN KOKUSUNU SOLUYABİLMEK…

“Bu kadarla bitse, hâlâ her kuşağa dağıtacak kadar değişik duygulanımlar yaratamazdı. Eski çağlar birbirinin üstüne devrilirken, Antakya Okulu özgür düşünce sistemleri üretmişti buralarda. Erdenliğin sonsuz pırıltısını taşımak isteyen adaklı Dafne, yaşam biçimini değiştirerek al kanından vazgeçiyor, köklerinden yeni fidanlar vererek sonsuzluğa karışırken, ak kanlı bir ağaççığa dönüşüyordu. İmparator Hadrianus, bir yandan bitmeyen eğlenceler düzenlerken, yepyeni fikirleri, ölmeyi unutmuş gibi uzun yaşayan çınarların dibinde dinliyor, mükemmel insan olma isteğini canlı tutuyordu. Defne şelalelerinin ışıklı suları buraya ayağı değen her insana ölümsüzlüğün gücünü damlacıklarıyla saçıyordu. Bizler o ışıklı suları ve elmas damlacıkları şimdi de tenimizin talihli noktalarında duyumsuyorduk. Hâlâ ırmağın sularına, kıyıdaki çamuruna ve ıslak toprağına sarılarak yaşamını sürdüren o ilk defnenin kokusunu soluyabiliyorduk.

İçine uçtuğum Harbiye, yeşili zengin, doğası bonkör olduğu için ışığını bütün renklere meyvelerin albenisi artsın diye dağıtan bir köydü. Sokaklarından geçerken kimse tek bir ev göremezdi. Görülebilenler sular ve bahçelerdi.

Evimizi unutmadım. Oysa o zamanlar doğru dürüst yollar bile yoktu. Yine de bulurum: Üç-dört ayak merdivenle çıkılan, çevresi korkuluksuz, geniş bir teras ile yan yana iki oda. O günlerde ev denilen şeyin odalarla sınırlı olmamasından doğal şey yoktu. Gidebildiğimiz yer evimizdi. Oturduğumuz yer sandalyemiz, kıvrılıp yattığımız yer yatağımızdı. Galiba bütün aile tek odada barınıyordu…”

Yazar, Harbiye'deki Ayla Kutlu Sokağı'nda. Kırk yıldan beri tarihini, doğasını, insanını, şiirini anlattığı o diyarda Harbiyeliler, Kutlu'yu onurlandırdı.

 
AYLA KUTLU SOKAĞI’NDA

İşte, sardunyaların “istilâ” ettiği bir evle başlayan sokağın önündeyiz. Fotoğraflar çekiyorum…
“Harbiye Belediyesi’nin adımı sokağa vermesinden bir yıl sonra, sokak sakinlerinin ‘Kimdir bu adresimizle yaşamımıza giren kişi?’ diyerek tanışmak istemeleri üzerine o insanlarla birlikte olduk. Bu, bana yaşamımın özgün bir armağanı gibi gelmişti. Ama… Sokaktan ayrılırken, o güzel insanlar bana çok daha anlamlı bir armağan verdiler: Her biri ile sarıldık, ayrılırken sözleşmişler gibi – belki de sözleşmişlerdir – ‘Kim olduğunu merak ediyorduk. Şimdi senin adını taşıyan sokakta oturduğumuz için gurur duyuyoruz,’ dediler…”

Değişen Harbiye’nin yeni yüzü, ikimizi de mutsuz etmiş. Son on, on beş yılını bilen ben bile rahatsız olmuşsam… Harbiye şelalelerinde geçtiğimiz yıl yediğim yemeği hatırlıyorum, azalan suların verdiği hüznü…

Bir de Ayla Hanım’ın anlattıklarını: “Sonraları, o güzelim yüzlerce şelalenin suları; bembeyazlığı gökyüzü mavisinden parıltı, orman yeşilinden koku çalarak, çok geniş, epeyce uzun, kırılan basamaklar vadisi içinde insan kazmasıyla küstürülüp kaçırıldı... Teknolojik açgözlülük yüz binlerce yıl süren kuşaklar arası paylaşımı, küçücük bir çıkar için sonsuza kadar yok etti. Özgür bırakılan sular eskiyi hayal ettiremeyecek kadar azaldı. Çocukluğumda ve ilkgençliğimde coşkun bir yaşama sevinciyle onlarca şelale, suda kök salıp azmana dönmüş binlerce ağacın, gürbüz toprakaltı hayvanlarının ve dünyanın en güzel vadisinin doğumunu kutsar dururdu. Çünkü yalnızca şelale suları doğumun sevinç şarkısını bin yıllar süresince söyleyebilirler. Yükseklerden inerken öyle çok bağırırlardı ki doğduklarından beri ıslaklıkla yaşayan çınarların ve daha aşağıdaki sürekli yeşil yosunların üstüne döküldüklerinde insanlar susmaktan başka çare bulamazlardı. Yüzlerinde genişten de geniş bir mutluluk gülücüğüyle zamanı unutarak... Zaman mı, zamanlar mı demeleri gerektiğini de unutturan suyun sesi onları alıp götürürdü. Sular ne kuşların ötmesine ne rüzgârın uğuldamasına, ne insanların şarkısına izin veriyordu. Suyun şarkısının, başka her müziği unutturduğunu herkes bilir!”

Comment disclaimer

Cumhuriyet Arşivi Gazete Kupürlerinde:

Faruk Şüyün