Kapat
A+ A-

Ludwig Wittgenstein'dan 'Defterler 1914-1916'

“Defterler 1914-1916”, Ludwig Wittgenstein’ın “felsefe sorunlarını ele alıyor” dediği ve bu sorunların kaynağında da “dilin mantığının yanlış anlaşılması”nın bulunduğunu söyleyip “düşünülebilen” ve “düşünülemeyen”in çerçevesini önermelerle çizdiği “Tractatus Logico-Philosophicus”u yazma arifesinde kendisiyle giriştiği felsefi mücadeleye dair satırlardan oluşuyor.
Yayınlanma tarihi: 15 Ocak 2018 Pazartesi, 11:35

[Haber görseli]Tractatus’un habercisi günlükler

 
Edebiyat dünyası için Ulysses neyse felsefeciler için Tractatus Logico-Philosophicus da benzer bir anlama sahip. Gerçi Ludwig Wittgenstein, Tractatus’a yazdığı önsözde kitabın felsefe sorunlarını ele aldığına dair basit görünen bir cümle kursa da metnin içine girince meselenin çok daha derin olduğunu fark ediyorsunuz. Felsefi sorunların dile getirilişine ilişkin dilde sınırlar çizmeye uğraşan Wittgenstein, o sınırın her iki yanını dikkate alıyor.

Peki, Wittgenstein Tractatus’u neden kaleme aldı? Bu sorunun yanıtını bir başka soruyla birlikte aramak daha doğru: Wittgenstein, Tractatus’u yazmaya ne zaman başladı? İkinci sorunun cevabını vermek birinciden daha zor; oraya ulaşabilmek için Tractatus’un önermelerinin ardındaki anlam öbekleri gibi karmaşık yollardan geçmek gerekiyor.

1914’te patlak veren Birinci Dünya Savaşı öncesinde geçirdiği ameliyat yüzünden askere alınmayan Wittgenstein, gönüllü olarak cepheye gider ve Avusturya-Macaristan ordusunda er statüsünde göreve başlar. 9 Ağustos 1914’te kaleme aldığı ilk satırlar, yanında taşıdığı defterlere yazdığı derli toplu ilk felsefi cümlelerdir ve bunlar Tractatus’un ön çalışmalarına denk gelir. Daha sonra o defterlerin sayısı da Wittgenstein’ın uğraştığı felsefi problemler de çoğalır.

Savaş yıllarının belirsizliği içinde kendisine bir yol çizen, çatışmaların sıcaklığında felsefenin tartışmacı gücünü bir sığınak hâline getiren Wittgenstein, sonradan Tractatus adını alacak değini ve metinleri yazmaya girişir.

Cephelerde kaleme almaya koyulduğu Tractatus’un habercisi sayılan Defterler 1914-1916, Wittgenstein’ın felsefi gelişimini yansıtan bir metin olması bakımından da önemli.
 
KAVANOZDAKİ FİLOZOF

Defterler 1914-1916’nın bir başka önemli yanı, Wittgenstein’ın kendisi için belirlediği çalışma rotasını açık etmesi. İlkgençlik döneminden itibaren, kendi deyişiyle “acemice” karalamalar yapan filozof, yazıp bozarak (“yakıp yıkarak”) düşünür ve cebinde püskürmeye hazır küçük yanardağlar taşır.
Tractatus’u oluşturma sürecini izlediğimiz Defterler 1914-1916, felsefede uzmanlaşan veya sadece bu alanı merak eden herkesi zorlayan önermeleriyle öne çıkıyor. Kaldı ki Wittgenstein, yarattığı yapıdan ironik biçimde mustarip çünkü notlarda, onun “çatışma içeren akıl yürütmelerini” tamamlayan şey kuşku. Bunların birlikteliği ise önümüze bir resim koyuyor: Wittgenstein, sarsılması son derece güç ya da yalnızca kendisinin sarsabileceği bir mantığa doğru yol alırken Defterler 1914-1916, onu Tractatus’a varana dek, ürettiği metafordaki gibi hapsolduğu kavanozun kapağını açmak için didinen, kendisinden şüphe duyan ve zihniyle gerilimler yaşayan bir düşünür olarak betimliyor.

“Mantığa uygun biçimde” inşa ettiği ev ile Norveç fiyortlarındaki kulübe arasında kalırcasına “felsefi bocalamalar” yaşayan Wittgenstein, Tractatus’un ön çalışması niteliğindeki defterlerin çoğunun ortadan kaldırılmasını istemişti. Bunlardan yalnızca 1914-1916 arasında kaleme aldıkları, Bertrand Russell’a ve G. E. Moore’a verdiği notlar ile Russell’a yazdığı mektuplardan bazıları günümüze ulaştı; Defterler 1914-1916, işte bu eldeki metinlerin toplamı.

Dilin mantığını, sınırlarını ve gidebileceği noktayı; söylenen ve söylenemeyeni belirlediği Tractatus’la Wittgenstein, yirminci yüzyıl ve sonrasında dil, mantık ve felsefe meraklılarını epey uğraştıracak önermeler ortaya atıp felsefi problemleri cümlelere dökmüştü.

Defterler 1914-1916, Tractatus’a giden yolda bunların son hâline getiriliş sürecini; Wittgenstein’ın kalem oynatarak kendisiyle nasıl konuştuğunu ve koyduğu sınırları göstermesiyle de dikkat çekiyor.
  

BÜYÜK BİR İFADE GÜÇLÜĞÜ”

Wittgenstein, mantığı ve dili pek çok felsefi problemin içinden çekip çıkararak kendi başına bir sorun ve sorunların dile getirilişinin zemini olarak görmeye başladığı günlerden itibaren, Tractatus’a hazırlık babında notlar alıyor. Anlam, anlamsızlık ve anlam-dışı üzerine kendisiyle giriştiği tartışmalar, Birinci Dünya Savaşı’nın hengâmesinde âdeta bir düzlük arayışına işaret ediyor. Dolayısıyla Wittgenstein, felsefenin en teknik sorunlarından birine; dil ile mantık özdeşliği ve oradan da anlam problemine dalıyor: Defterler 1914-1916; dilin, dünyanın resmi olduğunu söylediği Tractatus’un eskizleriyle buluşturuyor bizi. Filozof, bunu önermeler yardımıyla yapıyor ve Tractatus’ta çok daha ayrıntılı olarak karşımıza çıkacak mümkün dünyanın tasvirine hazırlanıyor.

Dil ile dünya arasındaki bağlantıyı ortaya koymaya çabalayan ve dilin resim olarak anlama büründüğü dünyayı kavramaya uğraşan Wittgenstein, bu noktaya gelene kadar epey ter döküyor. Notlarının başından sonuna kadar buna dair bir mücadeleye rastlıyoruz. Wittgenstein, geliştirmeye çalıştığı felsefi söylemiyle birlikte yazmaya koyulduğu Tractatus’un diliyle ilgili olarak kendisiyle tartışmalarını; bir anlamda düşüncelerini doğru ifade etme uğruna nasıl hastalandığını anlatmaya çabalıyor: “Benim güçlüğüm yalnızca -büyük- bir ifade güçlüğü.”

Öte yandan Wittgenstein, yaşadığı dönemdeki felsefi tartışmaların hangi yöne doğru gittiğini ve geleneksel felsefenin nerede durduğuna dair kendi bakış açısını ortaya koyuyor: “Aslında modernlerin tüm dünya görüşü (Weltanschauung’u), sözde doğa yasalarının doğal fenomenlerin açıklaması olduğu yanılsamasını içerir. Bu şekilde onlar ele geçirilemez bir şeymişçesine doğa yasaları karşısında kalakalır, tıpkı eski zaman insanlarının Tanrı ve kader karşısında kalakaldığı gibi. Her ikisi de haklı ve haksızdır. Yeni sistemle sanki her şeyin bir temele sahipmiş gibi görünmesi gerekirken eskiler, açık bir son-nokta kabul etmesi anlamında aslında daha açıktır.”
  

KENDİNİ SORULARA BOĞMA…”

Wittgenstein’ın, “ifade güçlüğü” dediği ve bu nedenle kendisiyle giriştiği söz konusu mücadelenin esası ise dilin olanak ve sınırlarını belirleme; bir başka deyişle resim ile resmedilen arasındaki ilişkiyi anlama ve anlatma çabası. Bu sırada kendisine “kendini sorulara boğma; kafana takma…” gibi bazı öğütler verip kaldığı yerden devam ediyor: “Bir önerme ‘yalnızca’ kendi kendisinin mantıksal resmi olmakla anlamını ifade edebilir.” Sonra yine yakıp yıkarak, yazdıklarından kuşku duyarak ilerliyor ve gerçeklerle ilgilendiğini; gerçeklerin resmi olduğunu söylediği mantığa doğru yürürken yeni bir not daha düşüyor defterine: “Hakikatten korkulduğunda (şu an benim yaptığım gibi) asla tüm hakikat sezilemez.”

Wittgenstein’ın, Defterler 1914-1916’yla başlayıp Tractatus ve Felsefi Soruşturmalar’la süren yolculuğu, anlam arayışı ve bunun aktarılışı üzerine kurulu. Dilin olanakları, hakkında konuşulabileceklerin sınırı ve gerçeklik ile temsil arasındaki sorunlar, filozofun defterlerinde kendisiyle tartıştığı başlıca konular. Peki, bunlar bize ne anlatıyor? Birincisi, Wittgenstein’ın daha evvel üzerine pek gidilmediğini düşündüğü soru ve sorunlarla uğraştığını söylüyor. İkincisi, gerçekliğin dil yoluyla nasıl resmedildiğini anlamaya ve anlatmaya çalışan Wittgenstein, hem zorlu bir işe soyunuyor hem de ifade etme sınırlarını belirliyor. Hatta bunu şöyle açıklıyor: “Doğru ve yanlış düşüncelerimizin arkasında daima ancak sonradan ışığa çıkarabildiğimiz ve düşünce olarak dile getirebildiğimiz karanlık bir arka plan bulunacaktır.” 

Defterlerdeki cümleler, Wittgenstein’ın böyle karanlık noktalarda nasıl “oyalandığını” ya da kendisini açık alana çıkaracak bir yol aradığını gösteriyor aslında. Kısacası bu notlar, filozofun Tractatus öncesi ikircikli hâlinin, hatta gerçekliğin resmini dil yoluyla ortaya koymaktan neredeyse vazgeçmek üzere oluşunun bir yansıması.

 
TRACTATUS İÇİN BİR HARİTA

Wittgenstein’ın bir karar aşamasında olduğu çok net biçimde fark ediliyor; ya o güne dek yaptığı çalışmaları bir kenara bırakacak ya da zihnini sonuna kadar zorlayacak. Tractatus’a hazırlanarak ikinci yolu tercih ettiğini görüyoruz ve bu süreçte yazdıklarından dahi kuşkulanıp kendisine devamlı sorular yöneltiyor. Bulduğu yanıtlardan bazıları ilginç: “Benim metodum, serti yumuşaktan ayırmak değil, yumuşağın sertliğini görmektir. Filozofların başlıca hünerlerinden biri, kendilerini ilgilendirmeyen sorularla uğraşmamalarıdır.”

Oysa Wittgenstein, hem konuşarak hem de susarak filozofların ilgilendiği ve ilgilenmediği konulara girer; Defterler 1914-1916’da, Tractatus’taki yedi ana önermeyi ve onların alt önermelerini ince ince örerek yakın gelecek için hazırlığa koyulur; bir yandan yaşamın anlamına ilişkin kuşkularını anlatma deneyleri yapar diğer yandan dilin bağlamdaki olanaklarını (ve olanaksızlıklarını) belirlemeye çabalar. Nihayet “büyük sorun”u dillendirir ve “önermelerin doğasını açıklamaya çalıştığını” söyler; mantığın, dilin ve dünyanın doğasını ele alır. Tractatus’ta ise bunu ters çevirip sistematikleştirir.

Wittgenstein, önermeler oluşturup konuşulamayan hakkında susmadan; ahlakı, estetiği ve dini, olgusal söylemin dışında tutmadan önce bir belirleme yapar: “Mistik olana yönelim, arzularımızın bilim tarafından tatmin edilemeyişinden kaynaklanır. Tüm olanaklı bilimsel sorular yanıtlansa da sorunumuza hâlâ hiç değinilmediğini hissederiz. Elbette bu durumda artık sorular yoktur ve bu yanıttır.” Bu pencereden baktığımızda notlar, Wittgenstein’ın dilin sınırlarını keşfettiği; Tractatus öncesi kendisine çizdiği bir harita gibi görünüyor.

Wittgenstein’ın “felsefe sorunlarını ele alıyor” dediği ve bu sorunların kaynağında da “dilin mantığının yanlış anlaşılması”nın bulunduğunu söyleyip “düşünülebilen” ve “düşünülemeyen”in çerçevesini önermelerle çizdiği Tractatus’u yazma arifesinde kendisiyle giriştiği felsefi mücadeleye dair satırlardan oluşan Defterler 1914-1916, filozofun yıkımdan yaratıma doğru gittiği yolun kilometre taşlarından.
Kitaptaki her cümle, Wittgenstein’ın kendi zihniyle çarpıştığı birer cephe olduğu gibi üzerinde konuşabildiklerinin sınır boylarında gezindiği önermelere işaret ediyor. 

Defterler 1914-1916, Tractatus’un ön metinleri olmasının yanında başka bir anlam daha taşıyor: Wittgenstein, bu notlarıyla hem Tractatus’a ve ilk dönemine hem de ileride ilkini geride bırakarak oluşturacağı ikinci dönemine dair ipuçları veriyor. Kısacası bu notlar, Wittgenstein’ın felsefe yolculuğunun en önemli adımlarından biri.   
 
Defterler 1914-1916 / Ludwig Wittgenstein / Çeviren: Ali Utku / Doğu Batı Yayınları / 176 s.            

Her gün bir Cumhuriyet gazetesi alın, aldırın…
Comment disclaimer