Köy Enstitüleri’ni yeni nesle anlatmak

Ömür Kurt’un tarihsel misyonlu Karaca serisinin son kitabı Karaca ve Mucizeler Köyü, Cumhuriyet’in bugün değeri daha da anlaşılan, kırsala yönelik “yaşam eğitimi” modeli Köy Enstitüleri’nin tarihini ve önemini çocuklara aktarıyor.

07 Şubat 2020 Cuma, 15:03

Filozof, eğitim teorisyeni, Foucault ile yeniden gündeme gelen John Dewey’nin 1924’te Türkiye’ye gelip, eğitim sistemi üzerine araştırma yaptıktan sonra yazdığı rapori ve önerilerin yerele uyarlanmasıyla hayata geçirilen Köy Enstitüleri’nin temel eğitim felsefesi “yaparken öğrenmek”ti.ii Bu Dewey’in de eğitim felsefesiydi ancak Köy Enstitüleri doğrudan kopyalanmış bir model değildi, Dewey de kopyalamayı önermiyordu.iii Ziya Gökalp’in “meslek liseleri” önerisinden, Hasan Âli’nin, İsmail Hakkı Tonguç’un fikir ve uygulama yöntemlerine değin ülke koşulları ekseninde kotarılmış, evet ideolojik ancak sadece böyle bakamayacağımız kadar çok katmanlı ve yerel dolayısıyla da özgün bir eğitim deneyiydi. Köy öğretmeni yetiştirme amacındaki eğitim sisteminin ülkeye yayılmasını gösteren harita ise son derece etkileyici bir eşitlik tablosu çizer.

Öğrencilerin ve hatta öğretmenlerin kendi diktikleri tek tip, keten üniformalar giymesi iddia edildiği gibi (kapatılma nedenlerinden biri) Kominizim etkisiyle değil ülke ekonomisinin sınırlılığıyla ve hızlı, kolay üretim ilgili olmalıydı. Kız erkek karma eğitim biçimi ve öğrencilerin yönetime katılmasıysa Dewey’in Cumhuriyet ile uyuşan “demokratik eğitim” fikrine dayanıyordu. O tarihte hatta şimdi de köy enstitülerinde öğrencilerin okul inşaatlarında bedava çalıştırılması eleştirilmişti ki kimse köylerde çocukların aileleri tarafından nasıl çalıştırıldığını pek düşünmemişti. Ömür Kurt ilginçtir ki, konuyu işlediği, çocuk romanı Karaca ve Mucizeler Köyü’nde bu iki farklı “çocuk çalıştırma” eylemini kıyaslıyor ve bir tartışma açıyor.

MUCİZE Mİ?

Tümüyle yanlış anlaşılmış, işe gelmemiş, çok tartışılmış bir eğitim deneyini çocuklara anlatmak hiç kolay olamasa gerek. Yazar, başkahramanı Karaca’nın, Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nden mezun öğretmen dedesi ve ninesinin kurgusal yaşam hikâyeleri üzerinden enstitülerin kuruluşunu, eğitim içeriğini, köy halkı tarafından nasıl karşılandığını, dönemin yaşam zorlukları ekseninde günümüzle kıyaslayarak anlatıyor. Yazarın seçtiği meseleyi değerli ve önemli buluyorum. Didaktik de olsa çocuk okurda merak uyandırabilir, tarihsel olguyla tanışmasını, kesişmesini sağlayabilir.

Mucizeler köyü; Karaca’nın dedesi ve ninesinin emeklilik hayatını geçirdikleri Samsun’da, bahçesinden çatısına kendi elleriyle yaptıkları, enstitü anılarıyla dolu müzevari, ahşap evlerinin bulunduğu köy de olabilir, yaşlı öğretmen çiftin tanıştığı, yüksek öğretim işlevli Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nün (mimarı ilk kadın mimarlarlarımızdan Mualla Eyüboğlu’dur, romanda adı geçmiyor) kurulduğu Ankara bozkırındaki Hasanoğlan Köyü de olabilir. Yazar için bu eğitim modeli bir mucizedir belli ki. Ancak tutkuyla ve insan eliyle kolektif başarılmış uluslararası tarihi değerde bir eğitim modeli mucize gibi birdenbire, beklenmedik ya da uhrevi değil, emek ve süreç temellidir.

Köy Enstitüleri’nin amacı iş içinde eğitimdi. Örneğin tarım dersimizde, elimize çapaları alır, tarlaya gider ve hep birlikte nasıl ürün yetiştirileceğini öğrenirdik.” (s. 52). Önce dedesi sonra da ninesi, Karaca ve ziyarete gelen arkadaşlarına uzun uzun enstitüleri işte böyle anlatırlar. Zamane çocuklarına elbette ki alet edevatlı, uygulamalı, okul içi kadar dışında da ders görülen, temel dersler kadar; yapıcılık, ekim-dikim, marangozluk, arıcılık, dikiş-nakış, halk oyunları, ev ekonomisi ve sanatın pek çok çeşidini kapsayan özgün müfredat içeren eğitim çok farklı gelecektir. Elleriyle üretmeyen nesil için çok yabancı bir şeydir alet kullanımı ve yaşam ile okul arasındaki mesafenin kapanması. Japonya’da çocuklar okula girerken ayakkabılarını çıkarıyorlar, okullarını temizliyor ve onarıyorlar. Türkiye bu enstitülerin kapanmasıyla çok erken yakaladığı, bugünden geriye doğru tanımlarsak ekolojist, antikapitalist, demokratik, eşitlikçi, yerel değerlerle donatılmış, geliştirilmesi ve yerleşmesinin bugün çok şeyi değiştirebileceği eğitim fırsatını maalesef kaçırmıştır. Politik olarak hegemonik, karşı devrimci, devrimci, tek tipçi, Batılılaşmacı, aydınlanmacı, tepeden inme vb. kavramlarla övülsün veya yerilsin, ülkede ortak üretimin, tabanın yönetimde söz sahibi olmasının, özeleştirinin, toplumsallığın temellerini atabilirdi. Karaca’nın dedesi: “Her cumartesi günü tüm enstitülülerin katıldığı büyük bir toplantı yapılırdı. O toplantıda bizler söz alır, eleştirilerimizi yapardık.” (s. 74).

Yazar romanın sonunda Köy Enstitüleri’ndeki kolektiviteyi hikâyeye mikro bir örnekle taşıyor. Karaca ve arkadaşlarının ricasıyla, dedesinin ve ninesinin yardımıyla okullarındaki tek katlı ek yapıyı ortaklaşarak kütüphaneye çeviriyorlar (resimde iki katlı çizilmiş). Elleriyle üretiyorlar. “Görülmemiş bir heyecan yaşanıyordu. Kimi boyaları karıştırıyor, kimi yerleri siliyor, kimi duvardaki çatlakları sıvıyordu. İki usta eğitici Latife Nine ile Şükrü Dede de her an onların başındaydı. Herkes çalıştığı için bina çok kısa bir süre içinde tamamlandı.” (s. 84).

Romanda tartışılması gereken bir diğer unsur yoksulluğun nitelendirilmesindedir. Karaca’nın dedesi çok yoksul bir aileden gelmektedir, üstü başı yırtık, lastik pabuçlarla okula geldiğinde halinden utanmaktadır. Bir diğer utanma anı ise bayramlarda yatılı okuldan eve izne geldiğinde (artık şehirli aksanıyla konuşmaktadır) evini, köyünü beğenmemesi ve içten içe eleştirmesinde ortaya çıkar. “(…) enstitüdeki düzeni gördükçe köyümüzdeki eksikler ve yanlışlar da dikkatimi çekmeye başlamıştı. Her yer çamur içindeydi. Evler eski püskü, eğri büğrü, bakımsızdı. Gözüme her şey kötü görünüyordu. Evimizin içi bile.” (s. 54). “Kötü görünme” doğaldır, bu duygular yaşanmış da olabilir. Ancak Köy Enstitüleri bir şehirleşme projesi değildir. Bir yerel kalkınmadır evet ancak beraberinde yoksulluğun, köylü kimliğinin -kasıtsız da olsa- küçümsenmesine mahal verilmemelidir. Hele de köy diye bir şeyin kalmadığı günümüzde yazılan bir kurguysa. Yoksulluk bir tercih değil sonuçtur. Romanda tarif edilen köy hayatı bugün bilinçli tercih edilen tüketimden uzak, ekolojist bir yaşam biçimine benzemektedir; tarım, kerpiç evler, parasız alışveriş, takas, kendi başına onarma, inşa etme, az giysi vb. Bugün artık “yoksul” denilen kısıtlı ve sınırlı yaşam, Dünya’nın ömrü için gerekli bir hayat biçimidir.

Şükrü Dede’ye göre çocukluğunda köyünde tarlada ve hayvancılıkta çalıştırıldığında başkalarına, köy enstitüsünde inşaat yaparken ise kendisine çalışmaktadır. Bu iki çalışmayı “çocuk işçi” sorunsalından ayırmak gerekiyor. Çocukların gündelik hayata etkin katılması, sorumluluk alması, seferberlik nedeniyle devlet ile gönüllü işbirliği yapması, kapitalist sistemde sömürülmesinden farklıdır -dayatma yoksa, gönüllük varsa ve yetişkinler kadar uzun süreler almıyorsa elbette. Bana göre köyünde de (okuldan ve oyundan geri kalmıyorsa), okulunda da yine hem kendi için hem de yakın çevresi için çalışabilir, üretebilir, tabii gönüllülük esassa. Çocukların gündelik hayat sorumluluklarına katılmaları, yaparken öğrenmeleri, bir iş tutmaları, okulla yaşam arasında bağlar ve ilişkiler kurabilmeleri yeni ve modern eğitim sistemlerinin de tartıştığı ve araştırdığı meselelerdir. Köy Enstitüleri’nin eğitim felsefesi, tüm münazaralara rağmen güncelliğini ve örnekliğini hâlâ korumaktadır. Bununla beraber eleştiri sistemini işletmiş bir kurumu yeni nesle anlatırken eleştirinin olanaklarını kullanmamak, övgüye yoğunlaşmak bu kitap için tartışılmalıdır.

Karaca ve Mucizeler Köyü / Ömür Kurt / Resimleyen: Ümit Atalay / Editör: Keriman Güldiken / Doğan Egmont / 192 sayfa / 2019, 9 + yaş

i https://chipbruce.files.wordpress.com/2008/10/dewey_turkey.pdf

ii Dewey’in Children and Society ve School and Society adlı kitapları 1923’te dilimize çevrilmiştir. y.n.

iii Bknz: “The Influence Of An American Educator (John Dewey) On The Turkish Educational System”, Bahri Ata, 2000, http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/44/671/8547.pdf