Kapat
A+ A-

‘En büyük tehlike Kanal İstanbul'

Yeni kitabı satışa çıkan kültür turizminin öncü isimlerinden Faruk Pekin, şehrin sorunlarını anlattı.
Yayınlanma tarihi: 06 Ağustos 2018 Pazartesi, 22:29
[Haber görseli]
1985 yılından bu yana Türkiye’de kültür turizminin öncülüğünü yapan Faruk Pekin ’in yeni kitabı “ İstanbul: Şehrin Sırları” Alfa etiketiyle satışını sürdürüyor. Yeni kitabında kültürel mirasın ışığında, ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel etmenleriyle, doğasıyla, tarihi dokusuyla, her sınıf ve tabakadan insanıyla, yaşayan bir İstanbul’u sergileyen duayen turizmciyle bir araya geldik.
 
İzmir doğumlu olan Pekin, İstanbul’a 1964’te gelmiş. “O yıldan beri İstanbul’un önce siyasal tarafından, daha sonra ekonomik ve diğer yönleriyle çok fazla ilgilendim” diyen Pekin, 1969’da mezun olduğu Robert Kolej Yüksek Okulu’nu Boğaziçi Üniversitesi’ne dönüştüren süreci başlatan Öğrenci Birliği’nin başkanlığını yapmış. Sonrasında uzun yıllar gazetecilik ve sendikacılık faaliyeti yürüten Pekin, rehberlik kariyerinin başlangıcını şöyle anlatıyor: “Ben 12 Mart sonrasında 2 yıl, 12 Eylül sonrasında 3 yıl hapis yattım. 12 Eylül sonrasındaki hapisliğim DİSK nedeniyleydi. Hapisten çıktıktan sonra kimse bana iş vermedi. O işsizlik döneminde bari gideyim rehber olayım dedim. Rehberlik sınavına girdim, onun 9 aylık bir kursu vardı, onu tamamladım. O arada işte 1985 yılında bazı arkadaşlarla beraber Fest Travel acentasını kurduk. Önce bazı işler yapmaya çalıştık. Ama tam 30 yıl önce 12 Kasım 1988 tarihinde “Adım Adım İstanbul Gezileri”ne başladık. O gün bugündür adım adım
 
"İstanbul’u gezdiriyorum.”
 
Fest Travel acentasıyla birlikte sadece İstanbul’da 200’e yakın güzergah yarattıklarını söyleyen Pekin, “Demek ki İstanbul bu kadar zengin, dünyanın hiçbir kenti için bu kadar fazla güzergah yaratamazsınız. İstanbul’un böyle bir büyüsü var” diye nitelendiriyor. 
Bu sözler üzerine ben de araya girip, “Hem de hem de şehre bu kadar hoyratça davranılmasına karşın” diyerek bunun sırrını soruyorum. Şu yanıtı veriyor Pekin: “Kitabın önsözünde bir cümle var, ‘İstanbul anka kuşu gibi, sürekli kendini yeniliyor. Hâlâ da dimdik ayakta’ diyoruz. Şöyle bir gerçek var: Bu kent zaman içerisinde kendi dinamizm çerçevesini yaratmış. Sürekli kendini yenileyebiliyor. Çünkü buradaki yaşam koşulları bir anlamda herhalde bunu zorluyor. Bu, Osmanlı döneminde de böyle olmuş. O dönemde de bazı tatsız adımlar var, ama buna karşılık bir takım korumacı konular da var. Bu böyle biraz görünmez bir el gibi diyelim, İstanbul’u kurguluyor. Ama bu işte İstanbul’un dinamizminden kaynaklanıyor. Dışarıdan gelen ve İstanbul’a hoyrat davrananları biraz sonra kendi içine alıyor, onları eğitiyor. Onlar da paşa paşa sahiplenmek zorunda kalıyorlar. Şimdi tabii İstanbul’da iki türlü yenilenme var; bir tanesi kalıcı kötü sonuçlar, bazıları da geçici kötü sonuçlar...
 
‘İMÇ ders gibi’
 
Faruk Pekin, İstanbul’a yapılan kötülüklerin son 30-40 yıl içerisinde gerçekleştiğini ifade ederek, “Halbuki biz 8-10 bin yıllık bir şehirden bahsediyoruz. O nedenle ben olumsuzluğu çok da fazla abartmıyorum” yorumunu yapıyor. “Güzel adımlar da var” diyen Pekin, İstanbul Manifaturacılar Çarşısı’nı (İMÇ) örnek gösteriyor ve anlatmaya başlıyor: “O binalar, üzerinde çok iyi düşünülmesi gereken hem de ders alınması gereken bir yaklaşımda. 1960’lı yılların ortasında tekstil dünyası, o zaman Tahtakale’de merkezileştirmiş, oraya sığamıyorlar. Kendilerine yeni mekân arıyorlar. Şehzadebaşı’yla Haliç arasındaki arazi bomboş. Süleymaniye’nin alt taraflarından bahsediyoruz. Belediyeye gidiyorlar, belediye ‘Peki’ diyor. Bakar mısın, İstanbul’da 65 yılında neresi boşmuş... Ve orada büyük bir ticari merkez tasarlansın istiyorlar, bunun için de yarışma açıyorlar, ne kadar güzel bir şey. Yarışmaya ciddi sayıda proje geliyor, bunlardan biri seçiliyor. Bu projelerin arasından kazanan Doğan Tekeli ile ben yıllar sonra görüştüm, o kendi anılarını da yazdı zaten. ‘İşimiz çok zordu’ diyor, ‘Bir tarafımızda Süleymaniye var, Osmanlı; öbür tarafta Bizans’ı temsilen Valens Su Kemeri var, arada bizim bunları aşmamamız gerekiyordu.’ Ne kadar güzel bir yaklaşım. Orada dikey mimari yerine yatay bir, iki yapıyı da aşmayan bir bina yapıyorlar.”
 
Şimdiki AVM’lerin hepsinin sanatsız olduğunu söyleyen Pekin, İMÇ’nin bir diğer özelliğini dile getiriyor: “O zaman İstanbul’un ilk büyük AVM’sinde, sanat eserleriyle donatılsın diye yarışma açıyorlar. İMÇ’de şu an 9 sanatçıdan 11 eser var. Bu çok önemli bir şey İstanbul için. Çok geç de bir tarih değil yarım asır öncesinden bahsediyoruz. Ben hâlâ İstanbul’daki olumsuz şeylerin, zaman içerisinde farklı yerlere taşınacağı umudunu yaşıyorum. Ama bazı şeyler var ki bunlar kalıcı. Yani yıkılan bir tarihi eserin yerine yenisini koyamazsın.” 
 
‘Metro köprüsünü önleyemedik’
 
Pekin, pozitif bakış açısını sürdürerek anlatmaya devam ediyor: “Biz çok uğraştık Haliç’te metro köprüsü yapılmasın diye, bunu önleyemedik. Tek becerdiğimiz şey 120 metre yüksekliğinde bir kule olacaktı, o işte 40 metreye falan düşürüldü. Ama bu köprü bile yarın öbür gün vazgeçilebilecek bir olay. O köprüyü indirirler yer altına, başka bir şey yapmak mümkün. Bu, İstanbul’un güzelliğini iki yönlü perdeleyecek dedik. Haliç’ten bakarken Topkapı tarafını perdeleyecekti, Süleymaniye’yi perdeleyecekti. Öbür taraftan, Galata’yı. Bütün dediklerimiz çıktı. Ama İstanbul’u sevenler 20 sene sonra ‘Bu olmamış’ deyip bu köprüyü de aşağıya indirebilirler. Bunun örnekleri var. İstanbul kendisini yeniden olumluya düzeltebilir derken bunları kastediyorum.”
 
Bir diğer tartışmalara neden olan Zeytinburnu’ndaki 16/9 binalarını örnek veriyorum, “Bundan geri dönmek mümkün. Yıkarlar, biter. Siyasal iktidarın başı bile çaresizliğini ifade etmişti o binalar için. Hâlâ da bekleniyor” yanıtını veriyor Pekin.
 
İstanbul’a kalıcı zarar verebilecek projeler söz konusu olduğunda akıllara ilk gelen Kanal İstanbul. Pekin, projeyi “İstanbul’u bekleyen en büyük tehlike” diye tanımlayarak şunları söylüyor: “Bugün siyasal iktidarın yaptığı bazı şeyler yarın öbür gün geriye alınabilir. Bunların büyük bir çoğunluğu geçici olabilir. Yani kuvvetler ayrılığını ortadan kaldırınca tekrar kuvvetler ayrılığına geri dönüş sağlayabilirsiniz. Fakat, kalıcı zararları önlemek mümkün değil. Şu an İstanbul’u bekleyen en büyük tehlike, kalıcı zararlar doğuracak olan Kanal İstanbul’dur. Henüz üzerinde yeterli inceleme yapılmamış olan bir projedir. Bunun getireceği tahribatın ne olacağı henüz daha hesaplanamamıştır. Daha kanalda ne yapılacağı bile belli değildir. Kaç metre derinlikten bahsediyoruz, bu bile belli değil. Daha hiçbir şey net değil. Bu her an değişebilir. Birisi çıkıp bu 120 değil, 300 metre olsun der ve öyle gider. Şu andaki teknoloji çok hızlı şekilde kanal açmalara falan müsait görünüyor. Ancak bütün bunların öncelikle jeolojik olarak ne getireceği daha hesaplanmış değil.” 
 
‘Akıl kârı değil’
 
Faruk Pekin, dalgaların defalarca yıktığı Karadeniz Sahil Yolu örneğini vererek, Kanal İstanbul hakkında da “Böylesine hızlı bir şekilde bu işe girişmek akıl kârı değil. Dilerim aklı selim hakim çıkar” şeklinde konuşuyor. Uzman isim sözlerine şöyle devam ediyor: “Jeolojik olarak gerek yok, maddi olarak gerek yok, inşaat sektörü canlandırılacaksa başka yerler var. Anadolu’da bir yığın bozkır var, oralarda yeni yeni kentler kurulabilir. Suni bazı değişimler illa gerekiyorsa Anadolu’nun bozkırında yepyeni kentleri orada kurabilirsiniz. Arap dünyasında gördük, suni vahalar yaratılıyor, bunlar Anadolu’da yapılabilir. Ama İstanbul’la oynanmamalı. İstanbul’u bekleyen bence en büyük kalıcı tehlike o. Kalıcı olanlar dışında İstanbul bir şekilde yolunu bulacaktır diye umut ediyorum.” 
 
‘Yarımada kaldırmayacak’
 
İstanbul: Şehrin Sırları” kitabına “Haliç ve Boğaziçi” bölümüyle başlamış Faruk Pekin. “Acaba Haliç günümüzde fazla değer görmüyor mu” diye sorduğumda Haliç’in öneminden bahsediyor: “Bana göre, İstanbul’un ilk yerleşimi Haliç’te gerçekleşmiştir. Hem Haliç çevresinde çıkan bazı kanıtlara bakarsak, hem de filolojik bazı bulgular bize bunu söylüyor. Ben Tarih Vakfı’nın çıkarmış olduğu İstanbul Ansiklopedisi’nde Bizans maddesini yazdım. Daha sonra Yenikapı’da çıkanlar da beni teyit etti.
 
Çünkü Haliç, o zaman en korunaklı yer. Özellikle iki tane nehrin, Kağıthane ve Alibeyköy nehirlerini aktığı bir yer. Ki zaten Haliç buzlar eriyip de sular yükselince oluşuyor. Şimdi böyle olunca, muhtemelen o iki nehrin Haliç’e ulaştığı yerde ilk yerleşimler kuruldu. Gerçekten yıllar önce yapılan yüzey araştırmalarında bayağı malzeme çıktı. Bunlar İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyor. Ama Haliç daha sonrasında çok hunharca kullanılmış. Sanmışlar ki sanayi orada kurulursa atıkları deniz götürecek, denizin öyle bir kabiliyeti yok. Evliya Çelebi’ye bakarsak, en güzel deniz ürünleri bir ara Haliç’teymiş. Oradan sanayi çekilince Haliç yavaş yavaş kendini toparlamaya başlıyor. Doğa, kendi haline bırakılınca kendi işini yapıyor. Haliç şu anda bambaşka bir yerde... Eski tersaneler terk edildi, dilerim oraya aşırı, Haliç’in kaldıramayacağı binalarla doldurmazlar. Çünkü bunun hesabı yok. İstanbul’un en büyük toplantı merkezlerinden biri oraya yapıldı. Bu yapılırken, oraya gelenlerin deniz yoluyla getirilebileceği falan düşünülseydi biraz daha farklı olurdu. O da düşünülmedi, parklar düşünülmedi.
 
Şu anda bu kent, büyük bir vizyonla, çok ileriye dönük planlarla yönetilmeli. Öyle günü kurtaracak şeylerden vazgeçilmeli. Yoksa bu kent bunu kaldırmayacak. Tarihi Yarımada bunu kaldırmayacak. Şimdi Tarihi Yarımada’nın bulunmaz bir mücevher gibi korunması gerekiyor.”
Her kazılan yerinden değerli kalıntıların çıktığı İstanbul’da bu kazıların nasıl yapılması gerektiğini soruyorum Pekin’e, “Arkeolojik zenginliğe hiçbir şekilde değer verilmiyor” diyor ve “Siyasi kadrolar kesinlikle İstanbul’a saygılı değil. Hem merkezden hem İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve yerel belediyelerden bahsediyorum. Öncelikle çok hızlı bir şekilde İstanbul’un birçok yerinde hızla yüzey araştırmaları yaptırmalılar. Çok farklı farklı yerlerde. Ardından bu araştırmaların bulgusuna göre de bazı yerlerde çok ciddi kazılar başlatılmalı. Şimdi rastgele oldu bu Yenikapı kazıları.” şeklinde konuşuyor.
 
‘Kalıntılar gizleniyor’
 
Beşiktaş’taki metro kazılarını da ekliyorum bu noktada, “O da rastgele oldu. Yahu rastgelelerde bunlar çıkıyorsa, kim bilir aşağıda neler var? Bugün gidip bakalım Sultanahmet Meydanı’na, orada ortada duran 3 tane anıt var, anıtların dibine baktığımızda onların dipleri çöküktür. Demek ki o çökük olan yerdeki zemin, hemen hemen Roma dönemindeki zemindir. Onun da aşağısı var aslında. Bugün biz duymuyoruz bile, birçok kaçak yapı yapılıyor Sultanahmet çevresinde oteller moteller... Hepsinin temel kazılarında tarihi kalıntılar çıkıyor, hemen gizliyorlar falan, bazen yakalanıyor, bir şey uyduruyorlar. Yani bir kere bu İstanbul’un Sultanahmet bölgesinin altı tarihi bakımdan son derece zengin. Sık sık sarnıçlardan bahsediyoruz. 
 
‘Yeraltından yürünecek’
 
Konu sarnıçlardan açılınca “Benim bir hayalim var, ben bunun olacağına da inanıyorum” diyen Pekin, “Bir gün insanlar Ayasofya’nın altına inecekler ve yürüyerek Anemas Zindanları’ndan (Ayvansaray) çıkacaklar. Bu olmaz diye bir olay yok. Ben bunu düşlüyorum. Zaten bazı yerler belirgin. Şu an Hipodrom’un altı olduğu gibi duruyor. Mesela İstanbul Erkek Lisesi’nin altı sarnıç, olduğu gibi duruyor. Bütün bunlar vakit geçirilmeden incelenmeli. Yani şu an İstanbul’un altı, üstüne göre hâlâ çok zengin. Böyle geriye bir Ayasofya, bir Aya İrini kaldı diye bir şey yok. Bu zenginlik hâlâ çıkarılabilir. Bunun dışında mesela Aydos’ta kazılar yapıldı, bir şeyler çıktı. Bunun gibi İstanbul’un bazı yerleri de sahiplenilmeli.” yorumunu yapıyor. 
 
Pekin, “Kitabın yarısı doğrudan doğruya geziye ilişkin, ama yarısı tamamen İstanbul’un biricikliği üzerine, hem jeolojik olarak hem de tarihi olarak” diyerek şöyle konuşuyor: “Hâlâ Haliç’in ve İstanbul Boğazı’nın jeolojik olarak nasıl oluştuğu konusunda çok net bir bilgiye sahip değiliz. Yenikapı bulguları gösterdi ki en azından oraya akan nehre göre konuştuğumuzda orada 9 metre bir yükselme var. Yani en azından eski zemine doğru bir gönderme var. Yani İstanbul’un her yönüyle yeniden gündeme getirilmesi gerekiyor. Ben de kitapta zaten bunları anlatmaya çalıştım.” 
 
‘Taksim’in dönüşümü geçici’
 
Konu İstanbul olunca, söz ister istemez Taksim’e geliyor. Bugünkü dönüşümü soruyorum Pekin’e, “İstanbul bunu hak etmiyor” diyor ama yine pozitif tavrını sürdürüyor: “Ama bunun da ben geçici olacağını varsayıyorum. İstiklal Caddesi birkaç kez dönüşüm geçirdi. Bir ara insanlar Osmanbey ve Rumeli Caddesi’ne kaymış, İstiklal Caddesi kaybetmişti. Karşıda da Bağdat Caddesi öne çıkmıştı. Ama hatırlayalım, tekrar bir toparlanmıştı İstiklal Caddesi. Şimdi tekrar kaybediyor. Ben bu kaybı da geçici görüyorum. İlerde İstiklal Caddesi’nin kendi karakterini bulacağını varsayıyorum. Yeter ki yine bazı kalıcı, kötü işler olmasın. Zaten Beyoğlu, Beyoğlu olurken biraz kalıcı kayıpları oldu. Birinci katları alüminyum doğrama camlarla kapattılar. Ama en azından o eski binaların ikinci üçüncü katları görülebiliyor. İstiklal Caddesi’nde yürürken kafanızı biraz kaldırırsanız bunu hissedebiliyorsunuz.”
 
‘Batıcılık Osmanlı’da başladı’
 
Pekin “Şimdi İstanbul’a özgü bir kültür var. Bu kültürün çok iyi incelenmesi gerekiyor, yeniden elden geçirilmesi gerekiyor” derken, “1870-80’lerde Gülhane Hattı Hümayun’un ertesi, ondan sonra I. Meşrutiyet ve II. Meşrutiyet... Onların çok iyi incelenmesi gerekiyor” şeklinde konuşuyor.
Faruk Pekin, sözlerine çarpıcı bir şekilde devam ederek, “Osmanlı’nın tarihini yazanlar nedense bir şeyi göremiyorlar” diyor ve “Osmanlı Padişahları ki bugün yeni Osmanlıcıların çok eleştirdikleri Batıcılık, onlarla başlamıştır ve bu Osmanlı padişahları, Batıcılığı Topkapı Müzesi’nde gerçekleştiremeyeceklerini görünce Beşiktaş’a çekilmişlerdir. Beşiktaş, o nedenle çok önemli. Beşiktaş-Harbiye ekseni doğmuştur” değerlendirmesini yapıyor.
 
‘Böyle sahip çıkılmaz’
 
Deneyimli turizmci, İstanbul’un nasıl yönetilmesi gerektiğine de değiniyor: “İstanbul’da aslında yapılacak daha çok iş var. İstanbulluluk diyen bir adam var ise bunu namusluca bilimsel esaslar üzerinde sürdürmek zorundadır. Eğer bir yerel yönetici ‘Ben İstanbul’a sahip çıkıyorum’ diyorsa, ona ‘Bir dakika’ demek, onu bilimsel olmaya çağırmak gerekir. Yoksa kitsch binalarla, bir şeye benzemeyen restorasyonlarla, kalıcı zarar vermelerle İstanbul’a sahip çıkılamaz. İstanbul bunu da aşacak bence. Yani şimdi son 15-20 yılı dikkate alacak olursak, bu yıllar kentin tarihinde nedir ki? Denizde damla bile değil.” 
 
- İstanbul’da gezmediğiniz bir yer var mı?
 
Yok gibi... 6 ayda bir yeni kurulan semtlere gidiyorum. Ama İstanbul’da özellikle Anadolu Yakası’nda, Karadeniz’le Boğaz arasındaki yerlere yolum düştüğünde hâlâ şaşırıyorum. Ahşap evler korunuyor. Bazı yerler hâlâ hoş. Sarıyer’in arkaları, üstleri... 
 
- Gezmekten en çok zevk aldığınız yer neresi? 
 
Galata ile Eyüp arasında Haliç. Niye, çünkü çok renkli, çok dilli kültürü orada hâlâ hissedebiliyoruz. Sarayburnu’ndan çık, şöyle bir Yeni Cami, Süleymaniye altı derken Cibali, Ayvansaray, öyle git. Öbür taraftan yine Galata, Kasımpaşa, Hasköy’e git, o Haliç’in girişinin iki tarafı hâlâ beni çok heyecanlandırıyor. Ama yapı olarak tabii ki iki yapı heyecan verici. Birisi Ayasofya, öbürü Süleymaniye...
 
- Yapmaktan en çok keyif aldığınız aktivite?
 
Hâlâ balık ekmek yemek heyecan verici. Bazen öyle bir zaman geliyor ki sanki çok eski günler gibi. Hâlâ vapurla Kanlıca’ya geçip orada bir çayhanede oturmak bir iş. Hâlâ Emirgan’da çınar altında oturmak bir iş. Bütün bunlar “Bu kent devam ediyor” dedirtebiliyor. Böyle birçok şey var. İstanbul’dan keyif almanın sonu yok.

‘Yarımburgaz  korunmaya alınmalı’

Söyleşide Faruk Pekin’in en çok üzerinde durduğu konulardan biri Yarımburgaz Mağaraları oldu. Pekin, dünyanın en eski yerleşim yerlerinden biri olan ve 2001 yılında 1. Derece Arkeolojik-Doğal Sit Alanı statüsüne alınan mağara hakkında “Yüreğimi en çok yakan konu” diye konuşurken ve şöyle anlattı: “Yarımburgaz Mağaraları şu anda sahipsiz, orada bekliyor. Mesela meşhur bir dizi/film çekildi, zarar verildi. Yarımburgaz Mağaraları, en eski İstanbullunun yaşadığı yerdir. Orada 800 bin yıl öncesine ilişkin bazı şeylerin varlığı söz konusu oldu. Yani muhtemelen Homo Erectus denilen dikleşmiş insanımsı, (modern insanın atası) Afrika’dan yola çıkmış, Avrupa’ya giderken oradan geçmiş. Daha sonra Homo Sapiens Sapiens zamanında da bu Yarımburgaz muhtemelen kullanıldı.
300 bin yıl öncesine giden bazı parçalar çıktı. 
 
Ama aynı yerde Roma görüldü Yarımburgaz’da, kilise kalıntıları var... İstanbulluluk bilincini biraz daha tarihsel olarak netleştirebilemek için o Yarımburgaz Mağaraları hemen, tam anlamıyla muhafaza altına alınmalı. Çok iyi bilen insanlar tarafından kazılar yapılmalı ve Yarımburgaz Mağaraları bir yaşayan müze olarak orada korunmalıdır. Yıllar önce orada yerel yöneticiler önüne amfiler falan yapalım dediler, bunlara gerek yok. Şu an Yarımburgaz Mağarası korunmalıdır. 
Şimdi bir de yanlış yapılmamalı. Bu Beşiktaş kazılarında yuvarlak taşlar görününce kurgan denildi. Hemen o kurgandan “Vay, Türkler 3 bin yıl önce buradaymış” falan denildi. Bu tür milliyetçi havalara girmenin anlamı yok. Orada gayet güzel kazı devam ediyor, ama o bir rastlantıyla bulundu. Bilinçli İstanbul kazıları başlıyor olsa akıl almaz şeyler çıkacak. 
Yıllar önce Pendik’te, Kurbağalıdere’de yüzey araştırmaları yapıldı. Oradan çıkan parçalar şu anda müzede sergileniyor. Biz bunlara devam etseydik, kim bilir daha neler çıkacaktı.”
 
 
‘Kentlilerin direnişi’
 
Faruk Pekin’e İstiklal Caddesi’ndeki kültürel birikimin günümüzde büyük oranda Kadıköy’e taşındığı yorumunu yapıyorum. Şöyle yanıtlıyor: “Ben kitabımda buna çok fazla yer vermedim, vermem gerekirdi aslında. Kadıköy’e şu anda başka bir şey yansıyor. İstersen kentin yeni muhalifleri de, istersen kentin gerçek kültür düşünürleri diyelim oraya gidiyor. Çünkü orada biraz daha rahat ve özgür bir yaşam var. İçkisini içebiliyor, tartışmasını yapabiliyor. O yüzden ne görüyoruz; en çok kitabevi orada açılıyor. Yaşayanlar orada. Bu aslında bal gibi direniştir. Kentlilerin, kent yaşamını korumaları ve kendi kentli kültürlerini sürdürebilmeleri için bu bir direniştir aslında. Daha önce nasıl direnişler oldu, bunun içinde 1 Mayıs’lar da var Gezi Direnişi de var; onun gibi bir olay bu. Şu anda Kadıköy’de yansıyor. Yarın bir başka yerde de yansıyabilir. Tekrar İstiklal Caddesi’ne dönebilir. Bundan bahsediyorum. Bu kentin böylesine bir canlılığı var. Bu kent her şeye rağmen yaşıyor. Bugün çok sayıda yabancı gazeteciyi de etkileyen bu canlılık.”
Cumhuriyet İMECESİ