Yazmak delirmemi engelleyen tek şey

Arzum Uzun'un yeni romanının ismi “Bitli Pileyboy”. Uzun romanın odağına şehirin kaosunu ve her şeyi tüketen mutsuz insanları koyuyor.
Yayınlanma tarihi: 12 Ağustos 2014 Salı, 11:37

[Haber görseli]Arzum Uzun “‘Aşkın 8 Kusuru’’, ‘’Süper Zeki Bir Kadının Über Salak Hikayesi’’, ‘’Nerdesin Aşkım’’ dan sonra yeni romanı “Bitli Pileyboy”u yayımladı. Uzun, kitabı Cihangir'de yaşadığı bir yıl içinde tamamladı. Kitap “erotik”, “melankolik” ve “komik” bir serüven olarak tanıtılsa da işin aslında derin bir trajedi ve dram yatıyor. Arzum Uzun'un “herkesin birbirinin eskisini giydiği dev bir yetimhaneydi Beyoğlu!” demesi de bundan.

-Yazmak olmasaydı nasıl yaşardınız? Ne de olsa marazlı bir iş yazmak ve sağlıklı bir ruh hali kalemin düşmanı. Sizin için yazmak zehir atmak mı şifa bulmak mı, yoksa bulaştırmak mı?
Bir akıl hastanesinde, muhtemelen Lape’de camın önünde oturup bütün gün sigara içen bir akıl hastası olurdum. Yazmak delirmemi engelleyen tek şey. Yazmak benim için hem bir iyileşme hem de iyileştirme yöntemi. Sağlıklı bir ruh halim yok zaten. Hiç olmadı. Akıl sağlığı yerinde biri olsaydım, sıradan bir iş yapar, daha az riskli bir hayat sürerdim. Ne bir ofiste sekiz saat çalışmak –ki bunu da denedim- ne de sistemin bir parçası olmak. Bütün sistemlere karşıyım! Ve malesef hepimiz, ne kadar karşı koymak istersek isteyelim bir süre sonra sistemin basit bir parçası olmaktan öteye geçemiyoruz. Edebiyat öyle bir şey değil. Edebiyat ruhun kurtuluşu. Bütün kalıpların yıkıldığı ve yerini düş gücünün, kelimelerin gücünün aldığı bir ülke. İstediğin an silip tekrar inşa edebileceğin.

- “Bitli Pileyboy”u Cihangir'de yazarak tamamlamışsınız. Cihangir pek çok bakımdan lanetli bir yer. Gecesi yaşıyor, gündüzü donuk. Belki de bir şeytan üçgeni... Ne ararsanız bulmanız mümkün. Bir yandan da ruhsal intiharı seçenler için iyi bir durak. Nedir sizin ilişkiniz?
Her zaman kullandığım bir betimleme var Cihangir için, “ölü toprağı serpilmiş” diye. Gecesi de gündüzü de yaşıyormuş gibi, nefes alıyormuş gibi görünen, ölü, yitik, kayıp bir yer. İnsanı içine çeken bir bataklık. Malzemesi bol, insan çeşitliliği geniş, yazarın beslenebilmesi için elverişli. Ancak asla bir ömrü Cihangir’de geçirmeyi düşünemiyorum. Biliyorum, bunu okuyan Cihangirliler bana kızacak. Ama kızmasınlar. Alışkanlıklarımız bizi muhitlere, mekanlara bağlıyor. Bitli Pileyboy’da dediğim gibi “Müdavimi olduğumuz mekanlar inimizdir. Duvarları hakkımızda çok şey bilir.” Yalnızlık duygusu ve korkusuyla küçük ghetto’lara sıkışıp kalıyoruz şehirde. Benim için de bir süre öncesine kadar Teşvikiye böyleydi. 2002’den beri Nişantaşı vatandaşıyım. Ötesinde bir köy düşünemiyordum. Oysa yaşadığım bir yıllık Cihangir deneyimi, bana insanın her yere alışabileceğini, bir süre sonra o yerin vatandaşı olabileceğini öğretti. Bir sonraki kitap için belki bambaşka bir lokasyon seçerim kendime.

- Kitaplarınızdaki insan hikayeleri, ruhsal çözümlemeler ve deşifrelerle geliyor. Peki, yazmak için yaşadığınızı düşündünüz mü hiç? Beslenmek için hayatı kulladığınızı düşündüğünüz...
Kesinlikle yazmak için yaşıyorum. Ve tabii ki beslenmek için hayatı kullanıyorum. Gerçek insanları gözlemleyerek, durum çözümlemeleri yaparak kurguya varıyorum. Hayatı ıskaladığım hissine kapılmıyorum ama. Başka bir hayat bilmiyorum çünkü. Hep böyleydim. Hep gözlemci koltuğundaydım. Bazen gözlemci koltuğunda oturup bu kadar acı çekmek yerine, gerçekten yaşamak istiyorum diye geçiyor içimden. Ama biliyorum, bu gerçek hayat. Benim hayatım. Varoluş biçimim.

- Roman aslında trajik, çünkü herkes birbirinden bir parça koparıyor ve yoluna devam ediyor. Bazen çürüdüğümüzün farkında olmadığımızı, üstümüzde leş kargaları ve akbabalar dolaştığında anlıyorum ben.
Ne kadar doğru, ne kadar güzel bir tasvir. Aynen öyle. Sevmeyi sevişmek sanıyoruz, birden fazla insanla. Bu şekilde varolacağımıza, mutluluğa ulaşacağımıza inanıyoruz. Kendimizi öldürdüğümüzden habersiz... Ahlakçı biri değilim. Asla olmadım. Toplumsal ahlaka da biat etmem. Ama özsaygıya ve vicdani ahlaka inanırım. İnsanın kendi değer yargıları olmalıdır. Bir şekilde sivrilmek, uyum sağlamak, sürüye aykırı davranmamak için kana susamış vampirler gibi saldırganlaşırsanız, varoluş amacınızı unutur, kaybolur, ölürsünüz. Çürüme böyle başlar.

- Aşkın tanımı flu. Sevişmek ise erkek için de kadın için de skor tabelasından ibaret gibi. Peki, bu maç ne zaman biter?
Hadi dünyanın en klişe cevabını vereyim, kendimizi sevmeyi ve ne aradığımızı öğrendiğimiz zaman. Kadınların skor peşinde koştuğunu düşünmüyorum. Ünlü biriyle bir gece geçirmek, herkesin ilgi gösterdiği biriyle sevişmek, onlar için diğer kadınlar karşısında övünecekleri bir değer halini aldı. Erkekler içinse, bir tür yaşama amacı ve erkeklik gücünün ispatı. Erkeklerde cinsel yetersizlik, çapkınlık ve açlığı doğurur. Ama her şeyin temelinde sevgisizlik var. Ve kendini değerli görmeme. Kendine değer veren bir erkeğin, her önüne gelen kadının önünde pantolonunu indireceğine inanmıyorum ben. Bitli Pileyboy’da bu avlanma süreci, avın avcıya dönüşme süreci son derece detaylı bir şekilde yer buluyor zaten. Birinin çıkıp sizi çok sevmesini beklerseniz, maç asla bitmez.

- “Özgürlükle huzurun bir arada yaşanamayacağını öğrenerek uçtum” diyorsunuz. Bu kabullenmesi zor, acı bir farkındalık hali. Çok farkında olarak yaşamak sancılı değil mi?
Bu kolay bir hayat mı? Hayır. Daha az farkında, daha çok sarışın olmayı isterdim. Bilirsiniz, sarışınlar daha çok eğlenir derler. Benim hayatımsa, yaşamaya devam etmek için bir bahane bulmaya çalışarak geçiyor. Bazı günler o kadar intihara meyilli uyanıyorum ki, hala yaşıyor olduğuma şaşıyorum. Hala anlatacağım hikayeler var demek. Henüz ölmemiş olma nedenim bu.

- Kitabın içinde seks ve cinsellik olunca işin edebiyat tarafı ve derinliği hep gözardı ediliyor. Spotlara manşetlere çekilenler iyice sığlaşan, belatlı vuran başlıklar. Buna ne diyorsunuz?
Türkiye’de yazar olmak diyorum. Hele ki kadınsanız! Üstüne bir de sarışınsanız... Bülent Arınç’ın kadın kahkaha atmasın demesine “Hüloooğ” diye baş kaldıran “entel”lerimiz ilk taşı atanınız oluyor. Çünkü kadın seksten bahsetmemeli, yazar sarışın olmamalı. Hele ki es kaza eli yüzü düzgünse, bir zahmet başka bir iş yapmalı. Bu faşizmin kadın üstünde yoğunlaşmış halidir. Kadın düşmanlığıdır. Edebiyata ilgisi kitap satışlarından belli olan, %70’i ömrü boyunca bir kitabı belki okumuş bir ülkenin çocuklarıyız. Edebi derinlik, kurgunun başarısı ya da yazarın kalitesi, okuyarak değerlendirdikleri şeyler değil haliyle. Atılan bir başlığı, yanlışlıkla yayınlanmış bir pozu canlarının istediği yere çekerek, yazarın egosunu alaşağı etmek, yeteneğini sorgulamak, ona hakaret etmek en büyük zevk. Kitabı okumadan! Tamamlanmamış hayallerin, düş kırıklıklarının, başarısızlığın ve yeteneksizliğin karşı tarafa yansıtılması. Sarı saçlarımdan ben suçluyum ama cahilce ön yargılarından da onlar suçlu.

A+ A-