Kapat
A+ A-

71. Locarno Festivali’nden notlar

Kızlar üzerindeki baskıdan, anneler de sorumlu…
Yayınlanma tarihi: 10 Ağustos 2018 Cuma, 17:39

[Haber görseli]
Çağla Zencirci ile Guillaume Giovanetti’nin filmi “Sibel”, Altın Leopar adayı olarak gösterildiği günden bu yana, festivalde sözü giderek daha çok edilen, ilgi uyandıran, son gösterimlerinde yer kalmayan bir film oldu. Doyurucu senaryosu, temelde kadın hakları konusuna getirdiği özgün bakış açısı, sağlam kamerası, ustalıklı mizanseni ve özellikle Damla Sönmez’in son derece incelikli tok yorumuyla, cumartesi gecesi yapılacak ödül töreninde söz sahibi olabilecek filmin yönetmenleriyle yaptığımız uzun sohbetlerden bir demet sunmadan önce, farklı bir noktayı vurgulamak istiyorum. Sinema dünyasında, Taviani’ler, Dardenne’ler, Coen’ler gibi hemen akla gelen birçok ünlü kardeş yönetmen vardır ama, yaşamlarını da sinemalarıyla birlikte sürdüren eş yönetmenler daha azdır. Joris Ivens/Marceline Loridan ikilisinden sonra örnek olabilecek Çağla Zencirci ile Guillaume Giovanetti, çok daha derinlikli bir uyum içinde çalışıyor izlenimi vermekteler. Birlikte olmadan sinema yapamayacaklarını sık sık vurgulayan yönetmenlerin dile getirdikleri düşünceleri de, verdikleri yanıtları da ortak sözleri olarak algılamak gerekiyor. Bu nedenle, söylediklerini tek bir ağızdan çıkmışçasına, ayırım yapmadan veriyorum; çünkü sürekli tartışan, ortak görüşler üreten, senaryolarını birlikte kaleme alan, birbirleriyle adeta osmoz içinde ilerlemeye özen gösteren iki sanatçıyla sohbet ediyoruz…

[Haber görseli]


* Pakistan ve Japonya’dan sonra nihayet Türkiye’de bir film gerçekleştirdiniz. Genellikle dışlanmış, çevresine ve topluma uyum sağlayamayan, farklılıklarını yaşamakta zorlanan ama mücadeleyi de inatla sürdüren insanların gerçek öykülerini anlatmayı seven sizler, farklılıkları nedeniyle ötekileştirilmiş çelişkili karakterlerin çok bol olduğu Türkiye’ye kameranızı çevirmek için neden bu kadar beklediniz ?

Biraz daha mesafeli olabilmek, bu arada sinema dilimizi de olgunlaştırmak için özellikle bekledik. Yaşayan gerçek karakterler üzerine yoğunlaşan bizler için, kültürünü, yaşam koşullarını, toplumsal gerçeklerini yakından tanıdığımız Türkiye’de belgesel yanı ağır basan bir film çekmek kolay değildi. Belki de bu nedenle hem bir süre bekledik, hem de yeni bir yaklaşım sergiledik. Senaryo yazmak için, genelde ilgimizi çeken, merakımızı dürten gerçek insanlardan yola çıkıyorduk. Filmlerimiz, herhangi bir coğrafyada yollarımızın bir an kesiştiği, yaşam kavgalarına ilgi duyduğumuz, bir süre birlikte yürümek istediğimiz insanlar üzerineydi. O insanların, farklılıklarının getirdiği sorunları aşabilmek için verdikleri savaşımları anlattık. Kamera önünde de kendilerini oynuyorlardı; profesyonel oyuncu kullanmıyorduk. Kaldı ki, önceki filmlerimizin gerçek kahramanlarıyla iletişimimiz sürüyor; düzenli haberleşiyoruz… Bu kez yola çıkış noktamız bir kitap oldu. On beş yıl önce, Fransız araştırmacıların yaşayan farklı diller konusunda yaptıkları çalışmaların ürünü kalın bir kitap ilgimizi çekmişti. Araştırma konusu dillerden biri de, Türkiye’de, Karadeniz bölgesinin dağlık bir yöresinde geliştiştirilmiş ıslık diliydi. Köylülerin, bir yamaçtan diğerine haberleşebilmek için kullandıkları, hece tabanlı, her sözcüğün ıslık sesiyle dile getirilebildiği özgün bir dil… Bir yolculuk sırasında, bu dilin kullanıldığı Kuşköy’ü bulduk. Kuşköy’lülerin bize gösterdiği misafirperverlik ve ilgi, köyün muhtarının bizi kendi evinde ağırlaması, dile ve köye olan merakımızı daha da arttırdı. Kahveye oturup çevreyi gözlemlemeye, başladık. Bir dizi film konusu önümüzden akıp gidiyordu… Bir ara, dilsiz olduğunu sandığımız bir genç kız geçti yoldan. “Sibel”in çıkış noktası oldu o kız. İki cümlelik senaryo taslağımız, üç yıl önce genç bir Fransız yapım şirketinin ilgisini çekince, Sibel karakterini yazmaya başladık ve doğal olarak bu kez profesyonel oyuncularla çalıştık. Sonuçtan çok mutluyuz. Damla Sönmez ıslık dili dersleri alarak hazırlandığı Sibel karakterinin kararlı, kavgacı özünü çok iyi canlandırdı. Ormanda karşısına çıkan Ali karakterinde Erkan Kolçak Köstendil’in incelikli, inandırıcı yorumundan da çok mutluyuz. Meral Çetinkaya, Emin Gürsoy, Elit İşcan ve Gülçin Kültür güçlü oyunculuklarıyla hem filme, hem de bize çok şey kattılar. Bu arada Kuşköy halkı da katıldı çekimlere. Örneğin, Sibel’in filmdeki evi, köyün gerçek muhtarının evidir. Filmi Türkiye’de herkesten önce Kuşköy halkına göstermek istiyoruz…

* Geleneksel yaşam biçimine karşı çıkan özgür bir genç kız olan Sibel’in maruz kaldığı mahalle baskısı daha çok köyün kadınlarından, kızlarından geliyor. Buna karşın muhtar baba ve Ali karakterleri çok daha yumuşak, hoşgörülü, anlayışlı karakterler. Kadın haklarını savunurken, neden kadınları da bu kadar sert bir dille eleştirmekten geri kalmadınız?

Evet, özellikle baba karakteri, Sibel’i hem takdir ediyor hem de dilsiz kızının girişimci, tuttuğunu koparan karakterinden gurur duyuyor, ona güveniyor. Genç yaşta dul kalan muhtar, temelde modern bir karakter, ancak tüm gücünü, heybetini Sibel’den alıyor. Sibel’de meydana gelen değişiklik, aralarında bugüne kadar süregelen sonsuz güvene dayalı sırdaş baba-kız ilişkisinin dengesini bozuyor. Kızına yönelik suçlayıcı tavırlarda somutlaşan mahalle baskısı, onu da, şiddete gidebilecek kadar sert tavırlara sürükleyebiliyor. Ormanda neden saklandığı tam olarak bilinmeyen Ali de yumuşak, anlayışlı genç bir erkek karakter… Buna karşın, kadınlar arasındaki dayanışma eksikliğinin altını özellikle çizmek istedik. Toplumsal baskının süregelmesinde sadece erkeklerin değil, kadınların da sorumlulukları var. Bu bağlamda, Sibel karakteri yeni bir yaklaşımı, değişimi temsil ediyor. Çağrıştırdığı farklı kavramlar ve içine yüklenen karmaşık anlamlar nedeniyle, feminist sözcüğünün bugün aşındığını düşünüyoruz. Başka bir deyim bulmak gerekiyor belki de… Dışlanmış, engelli Sibel karakteri, içgüdüsel olarak kadınlığını keşfediyor; dışardan gelen bir kişinin etkisiyle kendi kendini bularak, önce öz kimliğine, sonra da kızkardeşine sahip çıkıyor…


* Yeni projeniz nedir? Türkiye yine gündemde mi?

Tabii ki. "Sibel" her açıdan muhteşem bir deneyimdi,Türkiye’de tekrar çalışmayı çok istiyoruz, hatta yeni projemiz de hazır. Ancak, Güney Kore’nin de zengin bir kültüre sahip çok ilginç bir ülke olduğunu söyleyebiliriz, ortak yönlerimiz sanıldığından daha fazla...

Cumhuriyet İMECESİ