Kapat
A+ A-

Yaratıcılığın sonsuzluğunda...

75. Venedik Film Festivali'nde gösterilen, New York'lu ressam ve sinema yönetmeni Julian Schnabel'in Vincent Van Gogh'un yaratıcı ruhunu anlattığı "Sonsuzluğun Kapısında1 adlı filmi içimizi ısıttı.
Yayınlanma tarihi: 03 Eylül 2018 Pazartesi, 22:09

[Haber görseli]

Sonunda, aramaya geldiğimiz o yoğun sinemasal tadı bulduk. New York’lu ressam ve sinema yönetmeni Julian Schnabel (1951), Vincent Van Gogh’un (1853-1890) yaratıcı ruhunu anlattığı “At Eternity’s Gate” (Sonsuzluğun Kapısında) ile içimizi ısıttı; içtenlikle alkışlandı. Amerikan sinemasında da özgün yaratıcılığa yer olduğunu anımsattı...

Bir sanatçının, kendi alanındaki başka bir sanatçıyı konu almasının içerdiği genel tuzakların farkında olsak bile, Julian Schnabel’in 1996 yapımı “Basquiat” ile kendi kuşağından bir ressamı başarıyla perdeye taşıdığını bildiğimiz için, iyi bir film beklemiyor değildik ama, bu kadar yoğun ve derinlikli bir yapıt çok hoş bir sürpriz oldu. Sinemaya onlarca kez uyarlanmış, sadece yakın ressam dostları ve kardeşi Theo’yu değil, doktorlardan otel hizmetçilerine, postacısına dek kısa yaşamında yolları kesişen birçok karakterin malumumuz olduğu bu sinemasal bolluk içinde farklı ve yeni bir bakış açısı getirmeyi başarıyor Julian Schnabel. Başarısının temel sırrı, Van Gogh’un yaratıcılık sürecine odaklanması. Zaman zaman kendinden geçen, kulağını kesen, tımarhanelere kapatılan, sonunda da kimin tetiklediği açıklığa kavuşmayan bir kurşunla ölen Hollandalı ressamın ruhsal dalgalanmaları ve habire zihnini bulandıran karabasanlar, sadece yaratıcılık sürecinde bir rolleri varsa kullanılmış. Schnabel bir hikâye anlatmıyor. İtilip kakılan, horlanan, tablo satamayan bir ressamın yaratıcı ruhunun geleceğe (sonsuzluğa) yönelik inancını, akıl almaz bir berraklıkla duyumsadığı özgüvenin temelindeki taşları tek tek bulmaya çalışıyor... Yaratıcılık dediğimiz sürecin gizem perdesini yırtmak değil tabii ki hedefi. Bu perdenin sonsuz katmanlarına olabildiğince ışık tutmaya çalışmak. “Yaşamın bir anlamı olmalı mutlaka, olmaması düşünülemez” diyor, babası din adamı olan Vincent Van Gogh...

Resmettiği ayçiçekleri, ağaç kökleri, ayağından çıkardığı botları ya da insan portreleri, genelde sıcak acayip renkleri ve biçimleriyle çevresindekilerin gördüklerine benzemese de, kendi gördüğü gerçeğin önemine inanıyor Van Gogh ve geleceğe (sonsuzluğa) armağan etmek için resim yapıyor çılgınca; daha doğmamış insanlar için  resim yaptığına inanarak...

Paul Gauguin’in, sapsarı bir ışığa boğulan yalın perdede yankılanan sözleriyle noktalanıyor film. Ne sanal, ne de somut; her şeyin sarmaş dolaş olduğu, son derece yalın, bir o kadar da derin bir son(suzluk) bu ... Sadece, Van Gogh sarısının sıcak ışığı ve Gauguin’in günlüğünden bir alıntıyı okuyan yumuşak, tok ses... İki saat boyunca, her karesiyle tüm bedeninize, bilincinize ve ruhunuza seslenmeyi başaran bir yapıtın son doruk noktası. Kırmızı renge tutkun olduğu için Vincent’la arasındaki bitmez tükenmez sarı-kırmızı kavgaları anımsayan Gauguin, her sabah gözlerini açtığında, Vincent’ın ayçiçeklerinden odasına dolan yoğun sarının içini aydınlatıp ısıttığını söyledikten sonra ekliyor: Vincent’nın fırçasıyla ölümsüzleşen o ayçiçeklerinin kokusunu alıyorum...

Julian Schnabel, Van Gogh’la tek beden, tek ruh olmayı başaran Willem Dafoe’nun da katkısıyla, o farklı kokuyu izleyicisine duyumsatabiliyor...

Her gün bir Cumhuriyet gazetesi alın, aldırın…
Comment disclaimer