Kapat
A+ A-

‘Hepimiz sahte kimliklerin ardında başka hayatlar yaşıyoruz'

Yekta Kopan yeni romanı 'Sıradan Bir Gün' ile okurla buluştu. Takma adla kişisel gelişim kitapları yazan bir yazarın romanını yazan Kopan 'Hepimiz sahte kimliklerin ardında başka hayatlar yaşıyoruz' diyor
Yayınlanma tarihi: 25 Kasım 2018 Pazar, 01:42

[Haber görseli]

Foto: Emre Yunusoğlu

Yekta Kopan aynı anda birçok farklı şey yapıyor. Yazıyor, seslendiriyor, sunuyor, soruyor... Aslında farklı kimliklere bürünüyor belki de her farklı ediminde. Can Yayınları etiketiyle çıkan yeni romanı "Sıradan Bir Gün"de ise ilginç bir kimlik inşasına ve bu yolla günümüz dünyasının eleştirel bir panoramasına soyunuyor Kopan ve bir türlü kendi sesini bulamamış, kendi cümleleri yerine başkasının cümlelerini yazmış bir yazar koyuyor önümüze. Armağan Gündoğdu ile tanışın: Kendisi ünlü bir kişisel gelişim kitapları yazarı olan Mert Güriz'in hayalet yazarı.

* Önceklikle şunu sormalıyım: Yekta Kopan, hiç takma bir adla kişisel gelişim kitapları yazdın mı?

Yazmadım.

* Yazmış olsan söyler miydin peki?

Söylerdim. Hele ki bu kitaptan sonra, çok net bir şekilde söylerdim, o oyunu itiraf ederdim. Bu bir oyun olurdu elbette ve o oyunu da itiraf ederdim. Hem dost olarak sana itiraf ederdim hem de senden öte herkese de söylerdim. Hatta şunu da söyleyeyim, açıkçası bu kitabın kafamda dolaştığı zaman dilimi içinde daha önce kişisel gelişim kitabı da okumamıştım. Burada şöyle bir şey var tabii, kişisel gelişim denilen alan aslında bir kitapçı rafı düzenlemesi başlığı. Kişisel gelişim kitapları tarihine bakınca elbette ki o tarihin içinde çok nitelikli akademik kitaplardan referans almış çalışmalar, bugüne kadar etkisi sürmüş bazı kitaplar da var. Ve fakat benim burada kitapta kurguladığım o kişisel gelişim fırtınasına , o rüzgâra binip o rüzgârdan faydalanmaya çaslışan bir sahte kimlik.

* Aslında bitmeyen ve kitapta da yazdığın gibi değişen, modası geçince farklı bir biçime bürünen bir şey kişisel gelişim furyası dediğimiz şey. Senin aklına ne zaman düştü bununla ilgili bir şey yazmak?

Aslında bu kitapta benim için önemli olan sahte kimlik ve o sahte kimlikle bu evrenin içinde, bu dünyanın, bu coğrafyanın içinde bir yolculuktu. O sahte kimliği neyle en iyi yansıtırım diye arama sürecinde bu fikir zihnime düştü. Yoksa ben, dur şu kişisel gelişim kitaplarıyla hesaplaşma yaşayacak bir karakter yaratayım demedim.

[Haber görseli]

* Kitabındaki Mert Güriz, daha doğrusu Armağan Gündoğdu, Platon'dan Schopenhauer'e birçok büyük filozofun sözlerini alıp biraz eğip bükerek kendi lafları gibi pazarlıyor. Bundan bir kaç ay önce, ilginç bir tesadüf, bir yazarın Anne Frank'ın sözlerini alıp kendi sözüymüş gibi kitabında kullandığna şahit olduk. Tam da bu roman çıkmadan önce bu skandal patlayınca ne düşündün?

Roman bitmişti o sırada. Hatta ben de roman bittiği sırada şöyle düşünüyordum; acaba Armağan Gündoğdu'nun Kirkegaard, Platon, Nietsche gibi filozoflardan aldığı ve evire çevire yeni bir form kazandırarak insanlara umut cümlesi olarak sunduğu bu cümleler biraz abartılı mı oldu, yoksa böyle bir şey yok ve ben bunu birazcık da vehm ederek mi yazıyorum dediğim anlar olmuştu. Bu sözünü ettiğin olay olduğunda da tabii ki güldüm, gülümsedim, kendi halime gülümsedim; bana o haliyle bile sert gelen şeyin çok daha sertinin, çok daha uçlardaki örneklerinin hali hazırda, bugün, tam da şimdi yaşanmakta olduğunu gördüm ve bayağ güldüm... Kişisel olarak oradaki değerlendirmem şudur: Bir eser yazıldıktan sonra bunu sorumluluğunun büyük bir bölümü, yani insanlara ulaştırılması, insanların artık buna para verip bunu alır hale gelmesindeki sorumluluk elbette yayıncısındadır. Yoksa yazar istediği gibi yazar ve verir. Buradaki ortak sorumluluk yayıncısındadır.

* Bu kitapta da belirgin bir şekilde yer alan kimlik meselesine gelelim. Senin sevdiğin temalardan biri. Bunu hiç düşündün mü, neden kimlik meselesi senin için önemli?

Kimlik meselesi bugün dünyada da çokça konuşulan bir şey. Her şey anonim çünkü. Bugün iletişim ağları, sosyal medya üzerinden gerçekleşen iletişimler, bu iletişimlerdeki bireylerin kim olduğunu bilmemiz-bilmememiz, hatta kimi zaman çok yakından tanıdığımız bireyi bile tanıyamayacak hale gelmemiz hepimizin tanık olduğu bir durum. Kimi zaman takma isimlerle bir takım sosyal medya hesaplarıyla iletişim kuruyoruz; kimi zaman çok yakından tanıdığımız bir ismin, örneğin gündelik hayatındaki fotoğraflarına baktığımızda ne kadar neşeli, görkemli, eğlenceli bir hayat yaşadığını görüyoruz oysa sabah evden çıkarken o kadar yakından tanıdığımız biri ki onun o olmadığını biliyoruz. O kendini öyle göstermek istiyor dünyaya. Bugün herkes kendini dünyaya nasıl göstermek istiyorsa gösterebiliyor. Bugün herkes dünyaya hangi cümleyi sarfetmek istiyorsa -kah adıyla kah takma bir adla- istediği anda, istediği şekilde ve hatta istediği kişiye ulaşarak bunu söyleyebiliyor. Bu evet, bir yandan çok demokratik bir durum ama bir yandan da gerçek kimliklerin konuşamadığı, tartışamadığı ve gerçek bir diyaloğun kurulamadığı bir durum. Tam da bunları çokça düşünmeye başladığım bir zamanda, bu sahte kimlikler, varolmayan bir kimliğin arkasına sığınmak, oradan kimi zaman ekonomik bir murad elde etmeye çalışmak, kimi zaman bir fikir sunmaya çalışmak dünyaya, kimi zaman o sahte kimliklerin arkasında, romandaki başka karakterlerde olduğu gibi, dünyayla başka bir hesaplaşma yaşarken kendi gerçeğinde başka bir şey yaşamak, diyelim ki hayat gailesi yaşamak benim çokça zihnimi kurcalayan bir meseleydi belki de son dört-beş yıldır, bütün bunlar üst üste binince böyle bir roman ortaya çıktı.

* Peki bu farklı gerçeklikler yaşama durumu birey üzerinde nasıl bir yıkıma yol açıyor sence?

Bu romanı yaşarken ben aslında kendi kimliğimle de yüzleştim. Gerçekten ben nerede duruyorum dünyanın bugününde? Dünyanın bugününde ne kadar klavye kahramanlığı yapıyorum, dünyanın bugününde ne kadar umut saçıyorum ama aslında kendim umutsuzum, her neyse…Bir süre sonra, biz bu kendi adımızla ya da takma bir adın arkasına saklanarak yarattığımız kimliğin gerçekliğine inanmaya başlıyoruz. Bu kimliğin yaptıklarıyla, örneğin bir hashtag’i hızlıca paylaştığımız zaman, her neyse o hashtag’in temelindeki sorun, o sorunun merkezine indiğimizi, o konunun üzerine düşündüğümüzü ve bir ailenin, büyük bir cemaatin parçası olduğumuza ve burada da çözümcü olduğumuza falan inanmaya başlıyoruz. Hepimiz, ben de. Bu sahte ya da farklı kimlikler meselesinde en temel sorun bizim bir süre sonra o halimize inanmaya başlamamız.

Medya eleştirisi

* Romanda bir de ciddi bir medya eleştirisi var. Armağan’ın yazmayı hayal ettiği romanın başkişisi Orhan Mercan medyada çalışan ve gittikçe şişmanlayan bir karakter. Sen de uzun bir süre anaakım diyebileceğimiz medyada bulundun ve Orhan Mercan gibilerini de yakından tanıdın.

Öncelikle dürüstçe bir şey söyleyeyim, Orhan Mercan benim gerçekten de bu süre içinde benim yazmayı düşündüğüm bir kitaptı. Yani Armağan’ın değil de benim Yekta Kopan olarak yazmayı düşündüğüm bir kitaptı aslında. Ama bir yerden sonra şöyle bir şey oldu, her gün biz yeni bir Orhan Mercan hadisesine uyanmaya başladık. Bir süre sonra dedim ki, ben bununla başa çıkamayacağım. Çünkü ben ne kadar hızlı yazarsam yazayım kitap güdemin gerisinde kalacak. Çok daha ağır bir Orhan Mercan vakasının altında eskiz gibi kalacak. Dolayısıyla da o yazamadığım kitap Armağan Gündoğdu’nun da bugün yine kimliklerle hesaplaşması için bana güzel bir yan öykü oldu. Şunu da söyleyeyim, biz gerçekten bir takım insanların sözlerine cümlelerine ve bu sözlerdeki sürekliliğe inanmak istiyoruz. Yani bir saat önce yazdığını bir saat sonra başka türlü yazacak insanlardan biraz uzaklaşıp, kendi dünya meşrebimiz her neyse -bunu herhangi bir cepheden söylemiyorum, bütün cephelerden söylüyorum- kendi dünya meşrebimizde, inancımızda bir cümle sürekliliğine inanmak istiyoruz ama bunu artık giderek kaybetmeye başladık. Çeşitli nedenlerle. Çeşitli nedenler derken medyanın içinde bulunduğu durumları okurlar çok iyi biliyor ve bu durumların insanları nerelere götürüp nasıl şişmanlattığını da çok iyi biliyorlar.

* Romanla ilgili son bir soru... Armağan, başaracak mı?

Bilmiyorum. Son soruya ucu açık cevabım olsun. Hiçbir zaman hikâye bitti ve son yazısı geldi şeklinde bir kurgu yapmayı düşünmedim hayatımda, hiçbir öykümde ve hiçbir romanımda. Tıpkı “Aile Çay Bahçesi”nde olduğu gibi “Çiğdem atlayacak mı?” sorusunun çok sorulduğu gibi burada da “Armağan başaracak mı? Evet, o konuşmayı yaptı karısıyla ama ertesi sabah ne olacak” sorusu var. Ertesi sabah, okurun zihnindeki gibi devam edecek hayatları.

* Roman yazarken, bir yandan öykü de yazıyor musun?

Yazıyorum. Şöyle bir şey, sıradan bir günün aklıma ilk düşen sahnesinde, bir kadının bir adam tarafından öldürülmesi ve iki kişinin de buna tanık olması sahnesi. Bu kitap zihnimdeki böyle bir fotoğrafla başladı. Bu kitapta oluşan karakter de Defne karakteridir. Kitabı okuyanlar da görücektir, Defne benim yazdığım bir kitabın kahramanın yazmayı düşündüğü bir kitabın olmayan bir karakterine yolda benzettiği bir kadındır... Bu kadar karmaşık bir cümle ama o kadında bana en gerçek gelen odur. Tanıyamıyoruz, çünkü sadece ölümüne tanık oluyoruz. Bu tanıklık beni çok ilgilendirmişti. O sahte kimliklerin kırıldığı bir an, çünkü hayatın tek gerçeğine tanık olduğumuz an, bir ölüm. Bir cinayet. Bu sahne, “Sakın Oraya Gitme”deki öyküleri tamamladığım sırada zihnime düşmüştü. Ama ben hiçbir zaman ayırarak çalışan bir insan değilim. “Sıradan Bir Gün”ün yazılması sürecinde de başka öyküler yazıyordum. Tamamlanmışlar var... Sadece defterlerim farklı.

* Ciddi bir kriz var, yayıncılığı da etkiliyor. Bu bir vadede kitap fiyatlarına da yansıyacak. Okurla yazarın arası açılacak. Daha az kitap satılacak. Böyle bir ortamda okurla yazarı buluşturacak alternatif yollar ne olabilir?

Alternatif yollardan önce şunu söyleyeyim; yayıncılık sektörünün üzerindeki vergiler konusunda bir düzenleme yapılmalı. Bir an önce kitapların daha çok okura farklı kaynaklardan ulaşabilmesi için, daha butik kitapçı diye adlandırılan ama bir zincirin parçası olmayan kitapçılar desteklenmeli. Ekonomik desteklerden bahsediyorum. Şu anda biz alternatif kaynaklardan önce şu an elimizdeki dünyanın en eski ürünlerinden biri olan kitap ürününün daha çok kişiye ulaşması için yapılabilecek bütün düzenlemelerin gözden geçirilmesi lazım. Bu işin bir cephesi. Ekonomik krizlere kurban etmemek lazım okurla yazarın ilişkisini, daha da önemlisi okurla kitap ilişkisini. Yazarı da bir kenara bırakarak söylüyorum. İkincisi de şu an bir basılı gazete için röportaj yapıyoruz ama gazetelerin durumu ortada. Şu an da Türkiye’de kültür sanat yayıncılığı yapabilen ve bunu sürdürebilen fiziksel dergilerin durumu ortada, hatta neredeyse yok durumunda. Elbette bunun alternatifleri aranıyor, e-kitap daha işlevsel hale getirilmeleye çalışılıyor, sesli kitaplar yapılıyor, herkes bir şeyler yapmaya çalışıyor. Bunlar değerlidir, çoğalacaktır. Bunların bir kısmını öngörebiliriz, ama göremediklerimiz olacaktır. Birçok şey yapılacaktır zamanla, insanlar kitap içeriğine nereden istiyorlarsa ulaşabilmelidirler. Günün sonunda öncelikle, kitabın okura ulaşmasının üzerindeki bütün baskıların, özellikle ekonomik ve elbette ki bütün baskıların kaldırılması lazım.

* Uzunca bir süredir internet yayıncılığı da yapıyorsun. İnternet yayıncılığı nihayet Türkiye’de potansiyelini gerçekleştirebiliyor mu?

İnternet üstü yayıncılık, sesli, görüntülü yayıncılık Türkiye’de nihayet potansiyelini gerçekleştirmeye başladı. Güçlü bir potansiyel var burada. Türkiye’deki akıllı telefon, tablet kullanımına, Türkiye’deki “online” olma süresine, nüfusun yaş aralığına bakacak olursak, potansiyel olduğu gerçek. İlgilerin dijital yayıncılığa yayıldığını da görmek mümkün. Elbette burada üretim açısından değil, üretilen içeriğin katkısı açısından yolun başındayız. Üretmeye devam etmek gerekiyor. Bu konuda çok nitelikli, başarılı işler var. Girişimler var. Bazıları ticaridir, gönüllüdür, olabilir. Bütün bunlardan ortaya sonuçta olumlu bir tablo çıkacağını görüyor insan. Önümüzdeki yıllarda bu hareketin, ivmenin şimdiden daha fazla hızlanacağnı görmek mümkün.

[Haber görseli]

* İzleyiciyle interaksiyon açısından nasıl karşılıyorsun ikisini?

Elbette dijitalde daha hızlı ve anında. Ama o iletişimin de, nereden nasıl geldiği ve niteliği de şu an biraz karmaşık. Ama onda da yine bu çok kötü, böyle de olur mu demeye gerek yok. İyi içerik belki ağır, belki çok hızlı, belki daha zamana yayılmış bir şekilde karşılığını buluyor ya da bulduğunu umut etme ihtiyacı içindeyim ben. Dediğim gibi, farklı yaş gruplarından, farklı dünya bilgilerinden, farklı mahallelerden nitelikli içeriklerin üretildiğine tanık oluyorum internet yayıncılığında, bu da birkaç şeye yol açıyor, hem internet yayıncılığının potansiyeli görmesini sağlamasına hem de medyanın çokça tartışılan geleneksel kanadının, yani bildiğimiz televizyon yayıncılığının, gazete yayıncılığının kendisini gözden geçirmesine yol açıyor. Zaten sen de gayet iyi biliyorsun, bunlar birbirine geçmeye başladı. Burada şöyle bir şey var, bir tanesi teknolojinin gittiği yerle birlikte seni götüren bir yer, sonuçta dünyada bütün yayıncılık teknolojisi dijitale doğru gitmekte. Gittiği yönde, Türkiye’de iyi içerik üreticilerinin erken pozisyon olması, sevindirici. Bunun kısa sürede çok daha büyük boyutlarda olacağını da düşünüyorum.

* Şu günlerde okurlara önermek isteyeceğin isimler var mı müzik dünyasından?

Çok var tabii. Bir tanesini unutarak devam edersem çok üzülürüm. Mümkün olduğunca hepsiyle “Noktalı Virgül” programında buluşmaya çalışıyorum. Ama gerçekten, hem üretimlerinde hem üretimlerini paylaşma biçimlerinde, bilgilerinde çok mahir, kendi sesini bulmuş çok sayıda insan var. İlla isim vermem gerekiyorsa Can Kazaz var, Sena Şener var, Gaye Su Akyol var... Jehan Barbur, Ceylan Ertem bir önceki kuşak, onları söylemiyorum, ustalar artık. Keşif olarak Burcu Tatlıses var, ondan sonra gruplar var. Çok farklı türlerden değerli içerik üreticileri var.

* Aslında öykücü olarak biliniyorsun daha çok. Daha önce roman yazdın, “İçimde Kim Var” ve “Aile Çay Bahçesi.” Şunu merak ediyorum; öykü temposuyla roman temposu seni nasıl değiştiriyor? Çünkü bambaşka şeyler.

Bir kere konsanstrasyon süreci insanı gerçekten etkiliyor. Öyküde de şöyle bir şey var, dürüstçe söyleyeyim; 5-6 senede tamamlayabildiğim öyküler de var. Ama öykü temposunda siz yazar olarak alanı çok daha derli toplu görebilirsiniz, zihninizde kurmuşsunuzdur. Bu çok uzun da sürmüş olabilir, dediğim gibi. Alanı, öykünün olay örgüsü alanını, karakterlerin haraket alanını çok daha derli toplu görebildiğiniz için yazma eyleminde bence romandan daha zorlu, daha ince işçilik gerektiren şeyler yapmak gerektiği için daha zorlu davranırsınız. Ama konsantrasyon süreciniz daha derli toplu olur. Romanda bu çok daha uzun bir zamana yayılıyor. Sıradan bir günde bu benim için neredeyse iki seneye yayıldı. İki sene boyunca zihninizde bu karakterlerle, onların durumlarıyla iç içesiniz. Üstelik güncel bir roman yazdığınızda, gündemden de etkilenmemeniz elde değil. Bu da yazma konsantrasyonunuzu etkiliyor. Sadece bu var ama ben yazma işçiliği olarak öykü yazarkenki işçiliğimle, roman yazarkenki işçiliğim arasında çok bir fark görmüyorum. O yüzden yazma eylemi sırasında çok bir fark yok. Ama zihin yolculuğu ve yorgunluğu açısından, evet farklılıklar var.


* Öyküye biraz üvey evlat muamelesi yapılıyor deriz yıllardır. Ama son zamanlarda çok fazla yeni öykücü çıkıyor. Kadın öykücüler çıkıyor çok fazla. Bu yeni öykücüleri gördükçe, okudukça ne düşünüyorsun?

Bazılarını gerçekten çok beğeniyorum. Bazılarının okuru olmaktan çok mutluyum. Bazılarını heyecanla okuyorum, anlamaya çalışıyorum. Bazılarıyla belki daha soğukkanlı bir ilişkim var. Ama bu kadar çok sayıda, özellikle büyük yayınevlerinin öykü kitabı basıyor olması, değer veriyor olması beni çok memnun ediyor. Çünkü öyküyü sevmenin ötesinde, öykü okurluğu, o öykülerin dünyasında farklı farklı meselelere bakabilmek, öykünün o daha merkeze alınmış duygularına girebilmek, genel olarak okurları, okurlar geliştikçe de toplumu daha geniş düşünce düzeyine götürecektir. Biz zaten genel olarak birbirine hikâye anlatmayı çok seven bir toplumuz. Masalları güzel olan, ayak üstünde yolda karşılaştığımızda bile yaşadığımız bir olayı hızlıca hikâye ederek anlatmayı çok seven bir toplumuz. Biz, toplum olarak birbirimize hikâyelerle dokunmayı severiz. Her şeyi hikâye eden, birbirine hikâyelerle evreni anlatmaya çalışan insanların öykü tarzıyla yeniden bu kadar sıkı bir ilişkiye girmesi beni çok mutlu ediyor.

Cumhuriyet İMECESİ